VERA, EDWARD, BİRAZ DA BEN…

“Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik, kardeşçe yaşamayı öğrenemedik.”
Martin Luther King

Gençlik Ahdi (Testament of Youth) 2014 İngiltere yapımı filmin yönetmeni İngiliz James Kent. Juliette Towhidi, 1933’te yayınlanan Vera Brittain’ın aynı adlı otobiyografi kitabından senaryoya uyarladı. Filmin müziğini Max Richter besteledi.

Vera’nın yaşamında derin izler bırakan gençlik, aşk, kardeşlik ve savaş konulu anılarının yer aldığı bu kitap döneminde kısa zamanda çok satanlar listesinde yer alır. Kitap 1.Dünya Savaşı yıllarına tanklık etmemizi sağlarken kendinden sonra gelenlere de nasihat niteliğinde bir miras bırakmış oluyor. “ Hiçbir savaş yoktur ki kazananı olsun…”

Senaryo, mekânlar, kostümler, doğa manzaraları tam bir dönem filmi özelliği olmasının hakkını veriyor, bizi büyülüyor adeta. Dram ve romantizm ilginizi çekiyorsa drama eşlik eden romantizm sizleri ekrana bağlayacaktır.
Filmde konu edinilen zaman dilimi Victoria Dönemi, Britanya Sanayi Devriminin yükselişi ve Britanya İmparatorluğu’nun zirvesi kabul edildiği büyük değişimlere tanıklık edilen yıllardır. Buna rağmen filme hâkim olan konu muhafazakârlık ve değerleridir. Film ilk girişte Vera, feminizm ve modernizm rüzgârı estiren cümlelerle başlayınca acaba mı derken bu yeni ideolojiler henüz içselleştirilememiş olacak ki bu etki çabuk kırılıyor. Kadınların eğitim görmeleri, çalışmaları, kadın erkek ilişkileri hâlâ geleneksel anlayışın etkisinde olduğunu film boyunca görmekteyiz.

Filmi sanki iki bölümden oluşan bir dizi gibi izliyoruz. Filmin ilk bölümü kadınların yaşam tarzı, savaşın yaklaşması, Vera (Alicia Vikander) ve Roland’ın (Kit Harington) ilişkisine odaklanırken, ikinci bölümünde savaşın arka planına, çekilen acılara, yaşanan kayıplara yakın plan çekim yapılıyor. Filmin ikinci bölümü diyebileceğimiz kısmında dram arttıkça tempo yükselmesi gerekirken ters orantılı olarak düşüyor. Savaş sahneleri daha fazla eklenerek ve duygusal sahnelerin yoğunluğu artırılarak birinci bölümün temposu korunabilirdi. İkinci bölümde Vera ve Roland arasında kısa süreli bir çatışma haricinde neredeyse hiç çatışma göremiyoruz. Temponun düşmesine bir neden de bu olsa gerek.

Filmde yoğunlaşacağım konu bulmakta zorlandım çünkü her biri ayrı değerli konular filme sanki boca edilmiş gibiydi. Her biri ayrı dram olan bu konulardan en az üç film çıkabilirdi. Bazen elinizdeki malzemeler orijinal, özel ve değerlidir. O malzemelerle mükemmel bir yemek çıkarabilecekken siz tutar karışık soslu makarna yaparsınız.
Filmin bir savaş filmi olması nedeniyle seyircide savaş sahneleriyle ilgili beklentiye neden olsa da filmde savaş sahnesinden çok cephenin arkasında sevdikleriyle vedalaşmak zorunda kalan insanların dramını izliyoruz. Cephede savaşanların geride bıraktıkları dünyayı, Vera’nın gözünden damağımızda şiirsel roman tadı bırakan sahnelere şahit oluyoruz. Filmde olayları tek kişinin gözünden gördüğümüz için doğal olarak filmi de Vera karakteri sırtlamış. Başarılı da buldum doğrusu.

Ana karakterimiz Vera, Oxford Üniversitesinde eğitim görme hakkı kazanınca hayallerini süsleyen yazarlık düşüne bir adım daha yaklaşmıştır. Lakin o dönemde bir kadının bırakın yazmayı, okuması bile lüks sayılabilecek bir durumdur. Baba karakteri Mr. Brittain, (Dominic West) aldığı piyanoya şiddetle karşı çıkan Vera’ya hitaben “Okuyunca seni alacak bir koca bulamayacaksın.” diye isyan ediyor. Eğitimli kadınla evlenmek konusu muhafazakâr kesimin imtina ettiği tutumlar arasında olup hâlâ taze bir yaradır. Vera’nın eğitim çığlıklarında bir an kendi sesimi buluyorum. Böyle bir durumla karşılaştığımda 10 yaşında eğitim için ailesinden ayrılmayı göze alan küçük kız çocuğu gelir bir an gözlerimin önüne.

1. Dünya Savaşı her dünya vatandaşı gibi Vera’nın da hayal dünyasını ve planlarını alt üst eder. Vera da hedeflerini öteler. Hem ailesi hem devleti için fedakârlık yaparak eğitimini yarıda bırakır. Kendini savaşın en kanlı sahnelerine şahit olacağı bir ortamda hemşire olarak bulur. Planları ötelenen sadece o mu? Savaşın kısa süreceği düşüncesi nişanlısı Roland, kardeşi Edward (Taron Egerton) ve Vera’yı seven Victor’ın (Colin Morgan) yaşamlarına mâl olacaktır.

Film aşk hikâyesi işlenmiş izlenimi verse de ben çok güzel bir kardeşlik hikâyesi izledim. Her zaman zihnimde kurguladığım bir ağabey portresi vardı Edward’da. Edward karakteri, gerçekte Vera’nın hayatında var olduysa seni çok kıskandım bilesin Vera. Edward’ın özverili, fedakâr, anlayışlı, sevecen tavırları filmi izleyen birçok genç kızın duygusal ihtiyacını karşılayacak nitelikteydi. Benim böyle bir okuma yapmam belki de herkes kendi eksik parçasını arıyor olmasındadır.

Vera kardeşinin bulunduğu cepheye yakın olma isteğiyle Almanların bulunduğu cephe gerisindeki barakalarda hemşirelik yapmaktadır. Vera nezdinde bizler de Alman yaralı askerlerin yaşadıklarına şahit olunca ırkın değil insan olmanın önemini Vera ile birlikte tekrar hatırlıyoruz. Ülkeleri için canını ortaya koyan yaralı askerlerin değerinin sadece sıra sayıları ile birinci, ikinci, üçüncü olarak ifade edildiğini görünce en zorunlu savaşın gerekliliği bile tartışılır duruma geliyor. İstatistik rakamından öteye gidemeyen bu canlar, aslında hepimizin bir parçasıdır.

Bazen hayat sizi alır öyle bir yere koyar ki siz de inanamazsınız; kardeşinizin cephede öldürmeye çalıştığı bir askeri, size tedavi etme görevi verir. Ve sizin bu duruma şaşırmaya bile vaktiniz olmaz. Vera, filmin başında kardeşi Edward’ın savaşa gitmesine onay vermesi konusunda babasını ikna ederken, yaşadıkları onu filmin sonunda savaş karşıtı yapmaya yetecek ve artacaktır.

Gelelim Roland’a… Senin için yazılacak ne çok şey var. Vera’nın yazar olma isteğini ilk öğrenen, yazma konusunda ilk destekleyen Roland, Vera’nın kalbini çalmakta zorlanmıyor. Vera zayıf noktasından vurulmuştur, güçlü kişilikler için ilk görüşte aşk yoktur her zaman mantık vardır. Bu nedenle Roland’ın ilgisi Vera’da bir karşılık bulur. Roland, Vera ile mutlu olur muydu bilemiyoruz.

Roland’ın yetiştirilme tarzı kişiliğinin gelişmesine engel olmuştur. Bu durum onun sonunu hazırlayacaktı belki de. Roland’ın askere gitme, hatta sürekli ön saflarda yer alma isteğini güçlü bir anne profilinin gölgesi altında kalan bir erkek çocuğunun o ruhsal enkazdan çıkma isteği olarak yorumlayabiliriz. Roland bu enkazdan çıkamayarak tüm burukluğu ile diğer yaşama geçer. Ardından kalan birkaç parça eşyasını kefen benzeri beyaz bir bez ile evin bahçesine ailece gömerlerken Heredot’a atfedilen bir cümle zihnimde yankılanır.”Barışta oğullar babalarını, savaşta ise babalar oğullarını gömer.” Vera’ da tüm hayallerini Roland’ın eşyaları ile o toprağa bırakır. Saati hariç, onu artık kolunda taşıyacaktır.

Duygusal bir kişilik sergileyen Roland’ın mor menekşeler eşliğinde Vera’ya yazdığı şiiri göndermeye hiç cesareti olmayacaktır. Sanki olacakları hissetmiş Vera’yı daha fazla ümitlendirmek istememiştir. Ancak savaştan dönen eşyaları arasından çıkacak olan bu şiir, Vera eşliğinde yaşamında bir kez olsun seven herkesin yüreğini dağlayacaktır.

“Plug Street Wood’dan menekşeler,
Tatlım, seni denizaşırı bir yere gönderdim.
Mavi, kırmızı kanına bulandıkları halde mavi olmaları tuhaf.
Kafasının etrafında yetiştikleri halde mavi olmaları tuhaf.
Plug Street Wood’daki menekşeler…
Bana ifade ettiklerini düşün.
Hayat ve umut ve aşk & sen.
Ezilmiş bedeninin yattığı yerde büyürken onları görmedin.
Korkuyu günden saklamak en tatlısı, böylesi çok daha iyiydi.
Denizaşırı bir yerden menekşeler, Sana, uzağa, unutulan kıyılara…
Bunlar anılarımdan yolladıklarım, Biliyorum ki anlayacaksın.”

Roland, seni mutlu bir sonla görmek isterdim.
Edward, dünyada senden daha fazla sayıda olmasını dilerim.
Vera, sen hayallerini geç de olsa elde ettiğinden ve elde edeceğine olan inancımdan dolayı bize seni sadece tebrik etmek düşüyor.
İzlenesi bir filmdi herkese tavsiye ederim.

Sümeyye Özer Doğan
Eğitimci Yazar

FACEBOOK HESABIMIZ