Download Instagram Photos

Ve Nihayet Gökhan ÖZCAN’dan Beklenen Kitap Geldi SERÇE PARMAĞI -SON-

Gökhan ÖZCAN’ın son kitabı ‘Serçe Parmağı’nı değerlendirmeye devam ediyoruz.

Sh.65’deki Safra Kesesi adlı anlatısı da güzel. Metin soluk soluğa koşturur sizi. Çağrışımlar yabancı değildir. Kelimeler, cümleler hayat gibi hızla akıp geçer ve en sonunda kime kızacağını daha doğrusu belaların kaynağı olan dünyaya işaret eder; “Alkışlardan ürkerek uçup fizana gitsin dünya sandıkları bu yamuk yumuk şişko zeplin!”

ADA başlıklı hikayenin başlık altı yazısı da güzeldi.Hoş bir ironiydi yalnızlık üzerine;

“Bir gün bir gemi batmış ve ıssız bir adam kalabalık bir adaya düşmüş”

Yalnızlık’tan devam edecek olursak ‘Binyıllık Yalnızlık’ adlı hikayesinde şöyle der;

Sadece görmemekle kalmıyor ki duymuyor, bilmiyor ve fark etmiyor insanlar yakınındakileri. İspat mı istiyorsun? Tamam, dinle o zaman! Bir adam tanıyorum, yaşlı bir adam. Dinlediği istasyon, yayınına son vereli tam üç yıl oldu ama o hala radyoyu kapatması gerektiğini düşünemiyor. (Sh.99)

Kitaba adını veren Serçe Parmağı ise komple güzel bir hikaye.

‘Ayar’a gelince, Sh. 127’ deki bu hikaye memur hayatı yaşayanlar için bir tahkirname, ‘aman etliye sütlüye karışmim, neme lazım’ diyenler için bir ayarname. Kitapta ki en beğendiğim bölümlerden birisi. ‘Hayatın ayarlarıyla oynamayınız, adam gibi yerinizde oturunuz’ emrini güzel ve seri bir dille anlatır;

“Zinhar artmayınız. Zerre çoğalmayınız. Dışınızın yoksulluğu sırıtmasın diye, içinizi de varsıl etmeyiniz. Kamuya açık bir pencereden bakınız hayata daima…İnsanlığı abartmayınız. Düz yaşayınız. Dümdüz yaşayınız. İki nokta arasında dümdüz yaşayınız. Doğunuz. Ölünüz.” (Sh.126)

Kelebek Sıtması’da çok güzel bir anlatı. Özellikle Özcan, soluk soluğa götürdüğü finallerini çok güzel vurucu bir şekilde bitiriyor. Bu hikaye de öyle bitiyor.

“Allahım, ne güzel uçuyor bu kelebek böyle!
Allahım, bitiyor kelimeler!”

“Yağmursun…” hikayesi de kelime işçiliğinde ki ustalığını, alışılagelmiş cümle diziminin boyunduruğundan kurtulmuş kalemini çok iyi konuşturan usta bir yazarla karşı karşıya olduğunuzu gösteriyor;

“hiç pervası olmayan bir pervanesin. küçüksün. bir yağmur damlası gibi…öbür adın çelişki senin. yangın kuşu,öbür adın yanılgı senin. güz yaprağı, öbür adın yenilgi senin. el yordamı, öbür adın bahane senin. çakıl taşı…dört duvar…” Sh.144

Ve gelelim kitabın en sonuna, en sonda adeta can alıcı bir final gibi konuşlandırılmış olan hikayeye. “Canınla süpür cananın kapısını” alt başlığına sahip ‘CANAN’a. Aşka pek dokunmayan yazar öyle bir dokunuyor ki alın size Zeki Demirkubuz’un Kader filminin finalindeki o meşhur sahnenin daha terbiyeli daha edepli daha melek sima kahramanını mı desem yoksa James Mangold’u dünya sinemasına armağan eden Heavy(Şişman) filminde annesiyle işlettikleri lokantaya aldıkları garson kıza aşık olan şişman kahramanının hikayesinin özetlenmiş halimi desem bilmiyorum.

Doğrusu kitabın en mükemmel parçasını hatta komple mükemmel sıfatını hak eden belki de tek parçası niye en sona konulmuş anlamadım.Sonuna kadar gelene sabır mükafatı mı?.Yoksa kimi yerleri sıkıcı bulan bizim gibi okuyucuya ‘Dur bakalım sana kitabın sonunda öyle bir tokat atacağım ki unutamayacaksın’ taktiği mi? Taktikse bende tuttu ama kitabın satışı için ters orantılı bir netice verme ihtimali de kesin bence.

‘Canan’ anlatımı ve kurgusuyla insana hemen bunun kısa filmi çekilmeli böylece bu güzellikten herkes nasiplenmeli dedirten bir hikaye. Gökhan Özcan ‘Canan’la Türk hikâyeciliğinde, öykücülüğünde unutulmayacak bir metin koymuş ortaya. Yakında internete, mail gruplarına v.s ‘Sabırla sonuna kadar okuyun’ ibareleriyle düşer. Aman ha sakın ‘dur şunun finaline bir bakayım’ cingözlüğüyle hikayenin size yaşatacağı bu eşsiz deneyimi boşa çıkartmayın.

Sadece girişinden bir bukle vereceğiz. Cümle diyemeyeceğim çünkü zaten tek cümlede yazılmış bu hikayenin girişinden birkaç satırla şimdilik nefsinizi körletmenizi rica edeceğim;

“Merhaba Canan, rahatsız etmediğimi ümit ediyorum, yanına geldim çünkü söyleyeceklerim var sana, bugün senelerdir bir türlü bitiremediğim bir meseleyi burada nihayet başlatmaya geldim, lafı uzatmayacağım,…” Sh. 147

Evet ‘Serçe Parmağı’nın bizde bıraktığı intibaları sizlerle paylaşmak istedik.Son olarak şunları söylemek isterim. Sadık Yalsızuçanlar’ın Bediüzzaman’ın hayatını anlatan ‘Dem’ kitabıyla ilgili risalehaberde yaptığımız değerlendirme de artık değerlendirdiğimiz, okuduğumuz veya izlediğimiz bir eserin artık bizler için ‘biz kabre indirildikten sonra bize faydasının olup olmayacağının, ahiretimize ne katacağının önemli olduğunu’ söylemiştik.

Aynı ölçüyle bu kitabı mihenge vurursak bu manada dersini almasını bilen için fena değil ama kamil manada yeterli mi diye soracak olursanız cevabımız olumsuz olacaktır maalesef.

Yeni hikayelere, maneviyatın merkezinden konulara eğileceğini ümit ettiğimiz(İstanbulda düzenlenen bir söyleşide bunun ipuçlarını vermişti) Gökhan Özcan kitabiyografyasında bir geçiş kitabı ya da konularıyla bir tarzın sonu olacak gibi duruyor ‘Serçe Parmağı’ .

Bundan sonra asıl hayat olan ahiret hayatına doğru yaklaştıkça yaşanmışlıktan gelen tecrübenin de verdiği geçmişten ders alıp geleceği daha net görme kabiliyetiyle,
bizlere bir türlü kurtulamadığımız dünya hayatının meselelerinden ustaca sıyırıp asıl hayat olan ahiret hayatının meseleleriyle daha yakın temas kurmaya vesile olacak metinler, kitaplar bekliyoruz yazardan.

Fakat hemen ‘Serçe Parmağı’ deyip geçmeyelim. Onun da yokluğu bir derttir.

Not:Bu arada ‘Serçe’ demişken kitabın muadili olmasa da farklı bir kulvardan İran sinemasından bir eseri ‘Serçelerin Şarkısı’nı hatırlatmak isterim. Ne de olsa Gökhan Özcan’da sinemayla uğraşmış ve TV alanında çalışmış ve fotograf işinde de profesyonelce işler çıkartan bir isim. Bu yüzden kitabından bahsederken böyle bir telmihte bulunma ihtiyacı hissettim.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 9

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız