ÜSTAD ve ÖLÜM

1.

Bunca yıl beraberlikten sonra onu daha çok anlamalı değil miydim?
Artık anlayamıyorum. Anladığımı sandığımda yanıldığımı fark ediyorum.
Peki ya O?
Beni anlamaması imkânsızdı.
Kalbimin en ayrıcalıklı yerinde ona duyduğum sevgi hiç eksik olmadı.
Anlayamadıklarımla seviyorum.

2.

Buraya taşınalı beri mahpus hayatı yaşıyorduk sanki. Siyaset işlerine aklım fazla ermez ama bir müdahale de insan hayatını bu kadar mı etkiler? Eve kapanıp kaldı. Hiç olmazsa apartmanın hemen önü sayılacak parka çıksa kötü mü olur? Taze çimen kokusu, çam, ıhlamur ve bütün dalları pembe beyaz çiçekleriyle baharı çıldırmış erguvan, erik, kayısı ağaçları arasında gezinse. Bir kestane ağacının altında bir banka otursa kendisi için de iyi olur. Orada kitabını okusun, yeni arkadaşlar edinsin. Biraz açılsın. “Ben hayatımdan memnunum” Peki ya biz? Taa baştan ne demiştik? Bundan böyle iki kişilik duyacağız, iki kişilik düşüneceğiz. Üstelik kendisi demişti bunları. Şimdi aklımda olmayan başka güzel sözler de söylemişti. Hepsini anlayamıyordum ama o ne tumturaklı lâflardı tanrım. Galiba biraz da o lâflara ikna oldum.

Yıllar geçince değişti. Gerçi her şey değişti. İşin tuhafı değişmesinin mahiyetini de anlayamıyorum. Sonunda rahmetli babam haklı mı çıkacak bilemiyorum. “Oğlum” der dururdu adamcağız. “Tamam, oku, yaz ama bu kadarı da fazla olmuyor mu? Her şeyin aşırısı zarardır. Bak hem bu işlerden gelirin de yok. Sonra her olur olmaz davalarda kabak senin başına patlıyor. Mezarda uyanmamalısın evladım.” “İşte bak bu sözünü tuttum. Bir tek kelime ilave etmek yanlış ve fazlalık olur. İnsanlar uyanışlarını ölüm anına bırakmamalı” Arada Selim’de lafa karışır. Amcaoğlu. Bir poliklinikte psikiyatrist. “Aslına bakarsan” diye başlar, “Necip eniştemin birikimine hayranım” O’na göre kocam bu birikimi akıllı kullanabilse bu yolla epey para bile kazanabilirmiş. Hani nerede? Tam adamına söylüyor. Başkaları bu işi nasıl kıvırıyor anlamıyorum. Bizimkine akıl vermeye de gelmez. Yok efendim ben sipariş üzerine düşünce üreten şakacıktan aydın değilim. Yok efendim düşünmek benim için varoluş meselesi, yazmak toplum ve tarih içinde sorumluluğumun gereği… Daha neler neler… Kimi inandırabildin, kaç kişiyi buldun yanında? İşte kapandığın bu oda ile geldiğin nokta kasvetli yalnızlıktan başkası değil. Bir akşam yürüyüşünü bile çok görüyorsun bize. Oysa hava ne kadar güzel. “Başka zaman. Şimdilik gerek duymuyorum. Hem şu şiiri bitirmem gerekecek” “Senin şiirlerin mi biter Necip” Meselâ işte tam da bu nekreli esnada “Biliyor musun” diye başlar “çok önemli bir şey söyledin” Denk gelmişse Selim ilgiyle kulak kesilmiştir. İlgisi sanatçı psikolojisine dair önemli bulgular ele geçirmenin peşinde. “Aslında şiir bitmemiş sözdür. O bakımdan mükemmeli kimse söyleyemez. Yayınladıklarım bile hep yarımdı, yarımdır.” “Üstad gerçekten sizi anlamaya çalışıyorum. Doğrusunu isterseniz sözlerinizi eleştirecek durumda değilim. Ne yalan söyleyeyim birkaç kez çözümlemeye çalıştım yazdıklarınızı, başaramadım. Kusura bakma ama çok çetrefilli, karmakarışık metinler gibi geldi bana. Bunu benim eksikliğime sayalım ama yarım, eksik olduğunu bile bile bir metni nasıl yayınlarsın bunu anlayamadım. Ama okurlar onu tamamlanmış yazılar olarak okuyorlar değil mi?” O bu sözleri memnun, kendinden emin bir sükûnetle ama fazla da önemsemiyor gibi dinledi. “Düz bir mantıkla okuru aldattığımı mı ima ediyorsun Selim? Tut ki öyle olsun. Zaten ben de hep aldanışlarımı, aldanışlarımızı ortaya koymaktan başkasını yapmıyorum. Söyler misin aldandığımızı dürüstçe söylemek nevrotik sapmanın mı belirtisi sevgili doktor? Bilim tarihine bak; baştan sona yanlışlama. Demek ki bilim bir anlamda yanlışların doğrulanması serüveni. Anlam sonsuzdur Selimciğim” der. “Varlık ve sonsuzluk! Hiç olmazsa bu noktaları göz ardı etmeyerek davranışları çözümlemeye çalış. Neyse bu konuları seninle önceden de konuşmuştuk. Bu metinler tamdır. Ama kendi eksikliğimin tamlığı. Her okur onu kendince tamamlar” Anlaşıldı üstadım tamam. Sen burada kal. Benim biraz dışarı çıkmam lâzım. Şimdi ben de mis gibi havanın eksikliğini duyuyorum. Sense bu daracık odada o bizim hiç mi hiç anlayamadığımız geniş dünyanda gönlünce gezin. Şaka sanmayın “tam da öyle” diyor. Halinden gayet memnun. Bu adam nasıl dayanıyor böyle? Bir odaya sıkışmış, sıkıştırılmış bir ömür. Artık hep böyle mi yaşayacağız? Git git yaşam çekilmez oluyor. Tüm zorluklara rağmen evliliğimizin ilk dönemlerinde böyle değildi. Böyle değildik. O ilk öğretmenlik zamanlarında tüm aykırılıklarına rağmen hayatın yaşanmaya değer ne hoş yanları vardı. Doğrusu arada bana da okuduğu pek açık anlamlar çıkaramadığım yazılarında yine de beni onurlandıran bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Elle tutulur gözle görülür sonuçlarını göremesen de bir ayrıcalığı yaşamak hoşuma gitmiyor değildi. Necip Bey’in hanımı olmak bahtiyarlıktı. İlgi odağıydım. Üstad Necip Bey!… Bilinmezliğin fikir ustası. En müphemi belirgin kılan münevver. Çözümsüz sıkıntıların sırrını derin bir kavrayışla açığa çıkaran maneviyat mimarı. O’nu aynen bu cümlelerle takdim ettikleri bir konferansında salon çılgın bir tezahüratla yıkılırken, içim derin kamaşmayla kuş gibi havalanmıştı. Oracıkta ezberlemiştim bu sözleri. Zaman zaman benzer telmihlerime tevazuu elden bırakmaksızın övünmüyor değildi. Ama hayat arzularınız, beklentileriniz doğrultusunda gelişmiyor ne çare ki. Devir değişti, Muhtıralar, ardından sorgular, mahpusluklar. Gel bakalım Necip Bey. Şunu niye böyle yazdın, bu şiirde ne demek istiyordun, maksadınız nedir? Bir sürü manasız şeyler işte. Olan bize oluyor tabii. Son hareketten bu yana tavrı eskisi gibi olmadı. Daha farklı davranıyor. O’da değişti. Amcaoğluna gittim. Bu tür sıkıntılarda ilk O aklıma geliyor. İyi ki varsın Selim, yoksa bu meseleleri kiminle konuşursun? En yakının bile garipser vallahi. “Selim” dedim, “sana yine bizim Necip için geldim.” Ne engin, serin yürekli adam. Memnuniyetle beni dinledi. Her şeyi uzun uzun anlattım. Daha doğrusu sır paylaştım. İyi kötü emekli maaşımıza ilaveten nur içinde yatsın rahmetliden de oturduğumuz daire kalmamış olsaydı açtık vallahi. Aradan neredeyse bir çeyrek yüz yıl geçti. Artık yaşlandık. Hayatın kimi gerçeklerini geç de olsa görmemiz gerekmez mi? Hayır yine de daha kötüsünü düşünüp şükrediyorum. Elde neler var neler.. Ama onlardan bize ne canım. İnsan ölmeden uyanmalı diyen kendisi değil miydi? İnsan ayaklarını biraz yere basmalı. Hayatın gerçeklerini görmeli. “Yok abla” diyor Selim“Eniştem çok farklı bir insan. Bu tür insanlar hep böyledir. Onlar da farklılıklarıyla ayrıcalıklı olur ya da öyle hissederler. Herkes gibi olmaktan sıkılır, başkaları ayrımına varmasa da ne yapar eder bir farklılık yaratır ve onları içselleştirirler. Bu yanlarının kabul görmesi onlara ayrıca haz verir. Çare yok O’nu da kendi kişiliğiyle kabulleneceğiz. Çok değer verdiği iç dünyasını esas alırken dış dünyayı önemsizleştiriyor. Zekice bir düzenek. O gerçeklikleri kendi iç dünyasına göre değiştiriyor. ‘Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek’ diyen bir adama hayatın realitelerini kendi yorumunla izah edemezsin. Bu tip insanlar, mevcut tüm tanım ve değerleri değiştirerek sıra dışı algılara yol açan yeni bir akıl ve bilinç hattı inşa ederler. Bu hatta var olmak çok zordur. Dâhiyane bir çizgi. Ama aynı zamanda bir adım ötesi çok tehlikelidir. Eğer bu kavramsal yer değiştirmeler sonuna kadar başarıyla götürülemezse yani duvar yıkılırsa, sonrasını düşünmek bile ürkütüyor beni. Müthiş bir savunma mekanizması kurmuş Eniştem. Bunu niçin yapıyor, durup dururken kendini niçin sıkıntıya sokuyor, felsefesini ben de anlayabilmiş değilim. Bu gibi insanlarda melankoliyle karışık mazoşist eğilimler sıklıkla görülür. Reel dünyadan kaynaklı sıkıntılara dayanmayı dervişçe bir hazza dönüştürebilirler. İlginç bir şekilde o haz onlara inatla dayanma gücü ve ilham verir. Hatta biz bunlara sanatçı hastalığı da diyebiliriz.” Selim bu defa sen de karışık kuruşuk konuştun. Hiçbir şey anlamadım. Tamam, peki eve hatta içine kapansın. Tutalım ki orada, bu darlıkta, bu sıkıntılarla mutlu oluyor. Canı sağ olsun. İyi de dağınıklığına ne demeli peki? Her gün kitaplık değişiyor. Kitapların dergilerin her biri bir yerde. Odayı öyle görünce içim karışıyor. Birkaç kez bu yüzden bozuşmuştuk. O zaman hâlâ hocalık yapıyordu. Tayini çıkmamıştı. Yine böyle her yere gelişi güzel saçtığı yayıntısını; kitaplarını, notlarını, kartlarını, gözlüğünü, kalemlerini derleyip toparladığım günün akşamında eve geldiğinde kıyamet koptu. Vay efendim ben onları niye kaldırmışım, niçin toparlamışım. İyi de komşular geldi. Ne yapsaydım, öyle mi bıraksaydım? Sonra ne derler insana? Dağınıklıktan da zevk duyulur muymuş? Gel de anlat. Güya ben toparlamakla onun kafasında, kurgusunda dağınıklık meydana getirmişim. Hiç olacak iş mi? Anasına çekmiş olmalı. Kayınvalidem de böyleydi.

3.

Kitaplığı, masası ve çokluk perdeleri çekilmiş penceresiyle loş odası. Perdeyi azdan aralamış, dışarının alacakaranlığına bakıyor. Hep böyle yapar. Perdenin bir ucunu hafiften aralayıp pencerenin kenarından sokağı gözler dakikalarca. Birini bekler, birini gözler gibidir. Kimi gözler, niçin bakar pek anlaşılmaz. Yaklaşır ben de bakarım. Çevredeki okulların dağılan öğrencileri ardından, mahallenin emekçi sakinleri evlerine çekilince sokak akşamın sessizliğini giyiniyor gecikmeden. İşte bu sokağın, bu vakitler günün tatlı yorgun telaşını geride bırakarak sarı sıcak ışıklarıyla evlerde dinlenceye özel vakit tanıyan sessizliğini çok seviyorum. Sokak boydan boya sükûnet. Aynı şeyi mi görüyoruz? Usul usul karanlığa saklanan sokağı mı, yoksa sokağı yalnızlığına kıstıran karanlığı mı dikizler bilinmez. Geçenlerde biraz daha geç bir vakitte yine böyle dışarıyı izlerken hemen yanındaydım.

“Gelenler var” dedi derinden ve sessiz bir tonla. İçinden, ruhundan konuşuyordu. Ses olarak değil de kalp atışlarını işitir gibi, tecessüm etmiş kesif bir his olarak duydum sanki. Sokağa baktım. Kimsecikler yoktu. Ciddi manada kaygılandım.

“Kimler geliyor?” diye sordum.
“Geceyi ışıklarıyla delerek/ Gelenler var biliyorum”
“Nereden geliyorlar?”
“Yaklaşıyor gölgeler/Hayaller anılar ve sesler/ Büyük aydınlıklarla birlikte geliyorlar/ Gittikçe beliriyorlar”
Gölgeler, hayaller, anılar, sesler!… Kaygılarım beni çığırından çıkmak üzere olan bir telaşla dehşet bir hüzne iterken, kendiliğinden Selim düştü aklıma. “Duvar yıkılırsa sonrasını düşünmek bile ürkütür beni.” Olan şeyleri görmemesi veya olmayan sesleri duyması gibi durumlar oluyor mu diye sormuştu. İşte, işte Selim gel de gör. Sadece bir farklılık mı, güçlü bir mekanizma mı yoksa duvar yıkılıyor mu gel de kendi gözlerinle gör, ben bilemiyorum. Bilinmezliğin ustası seni nasıl bileyim. Amanallahım. Bu da mı başıma gelecekti. Yoksa olacağı bu muydu? Umarım Selim haklı çıkmaz. Off, zaten yıllardır hırpalanmış içim burkuldukça burkuluyor. Bu haline de razıyım Necip Bey. Tamam, bildiğin gibi yaşa. Selim’in dediği gibi, seni olduğun gibi kabul ederim. Ama seni başka türlü hayal bile edemiyorum. Umarım korktuğumuz başımıza gelmez. Kendimi çarçabuk teselli ettim. Sakin ol. Sakin. Karanlığı, bana yansıdığı kadarıyla muazzam bir iç aydınlığıyla seyrediyordu.

“Aydan sütunlar taşıyorlar/ Gün ışığından kemerler/ Çerçeveler yerleştiriyorlar dört yana”

Bir dışarıya bir yüzüne baktım. Nereye bakıyor böyle? Perde perde inen koyu lacivert karanlığa inat perde perde açılmışçasına ufuklara, ufukların da ötesine bakıyordu sanki. Bakmıyordu da ruhu oralarda geziniyor gibiydi. Bütün gücümle kendimi onun bulunduğu kata çıkmaya zorladım. Ne olacaksak birlikte olalım. Takatim yetmedi, yapamadım. Gözlerim doldu. İçimden ağlamaya başlamıştım bile.

“Necip” dedim titrek, ürkek bir sesle. Şimdi, o bir zamanlar içimden coşkuya kanat vuran güvercinin kanadı kırılmış gibi, üşümüş gibi. O güvercin benmişim gibi.
“Necip iyi misin?”

Gözlerini ufuktan ayırmadan beni omzumdan sardı. Sımsıkı kendine çekti.

“Nasıl iyi olmam” dedi. Gözümden yanaklarıma süzülen yaşları hissetti. Parmak uçlarıyla sildi.
“Seni seviyorum kocacığım. Hep iyi olalım” dedim. Sustum.
“Çalınmış miraslarının içinden/ Geliyorlar ustalar çıraklar/ Şafak işçileri”
“Evet geliyorlar” dedim, ne dediğimi, niçin dediğimi bilmeyerek. O’nu memnun etmeye dönük bir çeşit aldatma duygusunun mahcupluğuyla.

İçimdeki saklı duyguları sezmiş gibi yumuşak bir tebessüm belirdi yüzünde.

“Kahve ister misin?”
“Kahveye hayır denir mi?”

Perdeyi saldı.

“Henüz erken. Kahvemizi içine kadar beklemeli” diye mırıldanıp oturdu masasına. Bu sözlerle niçin yaptığını anlayamasam da ne yapmak istediğini anlıyordum. Masa yine karmakarışık. Artık ilişmiyorum.

Son zamanlarda kuşkum daha bir arttı. Selim Bey’le zamanında görüşmüşüz. Aslında çok da sever Necip’i. Hele Necip beyin nükteli imalarına bayılır. Her şeyi sordu. En ince ayrıntısına varıncaya kadar anlattım. Severek evlendiğimizi, ufak tefek maddi problemler dışında pek sıkıntımızın olmadığını, dengesiz yemek düzenimize kadar her şeyi zaten biliyor. En çok da bütün gün okuyup, sonra da sabahlara kadar yazdığı kâğıtları pencereden dışarıya, karanlık boşluğa bırakması ilgisini çekti.

“Çok ilginç” dedi. “Bu davranış şuuraltında gizli bir öç alma duygusunu yansıtıyor olabilir mi acaba?”

“İşte kahvelerimiz” deyip girdim.

O her zamanki anlaşılmaz vurdumduymazlığıyla masasına kadar sokuluşumu fark etmemişti bile. Kâğıdına eğilmiş, ne eğilmesi abanmış satır satır kayıp giden kalemiyle kim bilir hangi düşün peşine takılmıştı. Noktayı koydu. Kalemini bıraktı. Kâğıdını uzak, derin bir manzarayı seyrediyor gibi süzdü. Yüzünde huzur vardı. Rahat, yumuşak bir sesle:

“Sağ ol ” deyip tepsiden fincanını aldı.

Kahvesini özellikle bu fincanda getiririm. Nedense bu fincandan içmeyi çok seviyor. Değişik bir arkopel. Yine o her zamanki tebessümüyle teslim alan sözünü yineledi. “Bana güzel bir kahve sun. Güzel bir fincanda, güzel bir sunuyla, güzel bir söyleyişle..” Hemen araya girdim

“Buyurunuz kahveniz” diyerek
Bakıştık. Gülüştük.
Kaç yüzüncü kez hiç değişmez bu seremoni.
Vertigodan kurtulduk galiba.

Bütün olup bitenleri, kendisi hakkındaki kaygılarımı, hatta kendisiyle ilgili olarak Selim Bey’le konuştuğumu biliyormuş ama hiç umursamıyormuş gibi bir hava hissettiriyor. Ya da ben mi öyle hissediyorum, tam bilemiyorum.

“Ben memnunum. Kimse mutluluğumu bozamaz hanım. Ben kim olduğumu ne yaptığımı, niçin yaptığımı biliyorum meraklanma sen.”

Beni tam içimden tuttu. Ne diyeceğimi bilemedim. Yirmi yıldır hep böyleyiz. Tanıdım dediğim an tanıyamamanın şaşkınlığı, karanlık bir mağaradayken ansızın, sel gibi bir ışık huzmesine tutulmuşçasına duyduğum heyecan.

“Bak” dedi, “az önce yazdım” Sessizce okudu.
/gözlerin mahzun mevsimsiz melâl
gecenin son sancısını sarınır hayal
bu ne hal?
gündüzleri koynunda emziren gece
hece hece fecre göçüyor gece
mah ile mehtap ile bir başka nihal/

“Güzel” dedim. Sadece. Başka ne diyebilirim?
“Öylesine yazdım, daha çok ham. Kim bilir kaç kez yazılacak.

Sadece benim için değil, çokları için farklı şeyler olmalıydı bunlar. Farklı şiirler. Bu dizeler ne anlatır, anlayamasam da farklı şeyler. O kadarını hissediyorum. Bir şiir üzerinde, günler, haftalar hatta yıllar çalıştığı olur. Ondaki sükûnet ve rahatlamayı görünce benim de sıkıntılarım, beklentilerim artar mı desem karışır mı desem bilemiyorum.

“İyi de Necip, sonu ne olacak bu işin?”
“Ne sonu, hangi son?”
“Yaz yaz yaz… Yıllardır yazıyorsun. İnsan bunca emeğin karşılığını hiç mi görmek istemez? Hiç olmazsa bunları yayıncıya versen, bir miktar gelirimiz olsa kötü mü olur?”
“Ah hanım ah. Bırak parayı şu karanlık bitsin, şu toz duman dağılsın razıyım. Sana, sizlere sıkıntı verdiğimi biliyorum. Hâlbuki ‘Güzel Düşünceler Panayırı’na gidip kendime bir tezgâhtarlık bulsam değil mi? Buyurunuz efendim size nasıl bir düşünce versek mutlu olursunuz? Bizde müşteri memnuniyeti esastır. İşte o zaman bu işten bol para da kazanabilirim. Tam benim yapacağım bir iş!… Hah hah ha… Gülerim ağlanacak halimize. Memleketin şu haline bak Allah aşkına.”

“İyi ama” dedim, emek verilmiş onca çalışmaya hayıflanarak, “Bunca uğraşıyorsun. Ne için yazıyorsun öyleyse? Belki yüz defa sormuşumdur, kim için?”
“Hiç kimse için. Kendim için. İçimde bir yolculuk benimkisi. Orada kendimi arıyorum.”
“Yirmi yıldır bulamadın”
“Bulunmaz. Bulduğun an yitirirsin. Tekrar başlarsın aramaya. Sonu yoktur bu yolun. Önce yürümenin ve aramanın hazzına varacaksın. Hiç durmadan. Bu yolda yürüyenler kalır, duranlar düşer. Peki doğru diyeceksin? Benim için sonuçlanmış saf doğru da yoktur. Doğru gidiş vardır. Yol ve gidiş. Yolcu ve bekleyiş. Bekleyiş bir düş. Düş yarın. Yarın içimde sessiz bir yankı. Yankı ve yolcu. Yarın, yolcu ve beklenen.. Bu bağlaşık süreç sürer gider ve gidersin”

İçimden “Git bakalım” dedim, boş fincanları alıp çıktım.
Seninkisi masal. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik.
Bu eve taşındıktan sonra daha bir tuhaflaştı. O son sorgudan sonra bir akşam vakti apar topar buraya, bu üçüncü kata taşınalı ne perdesini açıyor, ne balkona çıkıyor. Ne zile, ne posta kutusuna adını yazdırdı. Hatta 118’den adını sildirdi. Telefon benim ismime kayıtlı. Ne kapı ne telefon çalsın istiyor. Balkona, sadece bir sigara içimi o da geceleri, gece yarıları çıkıyor o kadar. Hiç değilse perdelerini aç be mübarek adam. Hiç mi daralmıyorsun? “Tutuklanma fobisi” diyor doktor!… İyi ama tutuklanacak ne var ortada? Kim tanır, kim bilir bizi bu çevrede? Odasından çıkmayan adamın kime ne zararı olur? Bak yine üzüldüm onun için. Hep evham ediyor. Ona sorsan böyle bir şey söz konusu değil. Ama düpedüz evham işte. Sen tut vebadan kaçar gibi apar topar çık gel buraya, kimseyi tanımayız, bilmeyiz. “Böylesi daha iyi” imiş. Sıkıntıdan patlıyorum. İnsan hiç olmazsa konu komşusunu bilmeli değil mi? Burası da bir acayip yer doğrusu. Sessizlik paylaşılan en iyi şey! Kimse kimseyi tanımıyor. Tanışmaya da yanaşmıyor.

Hava çoktan karardı.
Hafif bir rüzgâr çıktı.
Bir iki yağmur damlası camda pıtırdadı.

Işığını kapadı. Odasında salondan vuran ışığın loşluğu vardı. Pencerenin önündeydi. Pencere kanadını açtı. Rüzgârın etkisiyle tül perde havalandı. Elindeki kâğıda tarifsiz bir iç rahatlığıyla baktığını hissederdiniz. Bir kâğıda bir dışarıya baktı. Karanlığı dinledi. Bir iki ayak sesinden ve sokağın açıldığı caddeden kayıp giden otomobillerin senfonisinden başkası duyulmuyordu.

Kâğıdı dışarı uzattı. Bana sadece bakmak düşüyordu. İki parmağının ucuyla tuttu. Kâğıt rüzgârın üflemesiyle bir iki titredi. Sarkan kâğıttan geceye dökülen dizeleri seyrediyordu sanki. Sonunda kâğıdı bıraktı. Ardından bir kâğıt daha. Bir daha. Üç dört beş.. Kâğıtlar vals yaparak zamanın karanlık boşluğuna hece hece kelime kelime savrularak yitip gittiler. Bir süre yakınlarını uzak yolculuklara uğurlayan bir dost gibi daha şimdiden içinde hasretler biriktirerek geriden bakakaldı. Dolu, aydınlık gözlerle boşluğu süzdü. Yüzündeki gölgelere ayrılık acısından ziyade buluşmanın, kavuşmanın sakin sevinci ilişmişti. Sessizce pencereyi kapattı. Perdeyi çekti.

Odasının ışığını ben yaktım.
“Gene attın değil mi?”
İç rahatlığıyla “Evet” dedi.
“Zamana adanmış şiirler onlar. Zamanın kalbine söylenmiş sözler”
“İyi ama rüzgâr alıp götürdü. Gerçekten anlayamıyorum Necip. Kim bilir az sonra hangi çamura belenecekler.”
“Ya da hangi ateşi tutuşturacaklar” diye cevapladı. “Onlar benden çıktı artık. Kim alır, kime ulaşır, kim okur o harfleri kelimeleri rüzgâr nereye götürür, nereye savurur, zaman onları nasıl değiştirir veya onlar zamanı nasıl değiştirir bilemem.”

/üşüyen kuşlar gibi bir yanıyla gözlerin ürkek
bir yanıyla kıyısız mavi
sonsuz ve denizsiz çalkalanıyor
sen gülünce korlar içime karlar gibi yağıyor
sen gittin kalbim bir harı bir baharı kanıyor./

4.

Necip Bey vefat etti.
Aradan on uzun yıl geçti.

Evde, dışarıda, her yerde onun geride bıraktığı doldurulmaz boşlukta ve o boşluktan sıyrılamayarak yaşayıp durdum. Varlığımı o boşlukta eriterek sürdürüyordum. Gölge gibi, hayal gibiyim. Hiç kimseden hiçbir şeyden anlamaz, tat almaz oldum. Hayatın rengi, sesi, müziği değişti. Meğer ne kadar alışmışım, ne kadar mecburmuşum. Demek ki insan bir değeri yitirmeden fark edemiyor. “Aşktır aşkın bir akışla ruhunu işleyen nakış” demişti bir gün. “Aşk nedir peki?” diye sormuştum. “Hüzün alıp sevda sattığım pazar” diye cevapladı. Sensizlik bir asır kadar uzadı. Kalbim hüzün oyalanıyor. Şimdi anladım buldum dediğin an yitirilen, yitirdim dediğin an bulunan şeyin ne olduğunu. Acaba anladım mı? Şimdi olsaydın, bu kez de sıklıkla benim perdelerini açık tutmadığım odamızda bana uzun uzun anlatsaydın. “Dünyaya kapalı Allaha açık” derdin. Orası senin hayallerinle aydınlanıyor. Dışarısı kapalıdır. Rahmetle yıkanmış kendi göğümüz duru sonsuzluk. Sonsuz, öte, uzak. Uzaklardasın. Erişilmez uzaklıktasın. Buradayken yaşadığın oradasın. Dünden gittiğin yarınlardasın. Bütün mevsim sonbahar. Senden hatırladıklarım şairliği bana da bulaştırdı kıyısından görüyorsun. Vakitsiz gittin Necip. İçimde buluşmasız ayrılığın acısı. Buluşmasız ayrılıkların acısı içindeyim.

Bir gün kapı çaldı.
O’nun hiç unutamadığım hayallerinin, anılarının, seslerinin arasından geçerek kapıyı açtım.
İyi giyimli, kâmil üç adamı karşımda görür görmez bütün benliğimi istila eden bir heyecan fırtınasına tutuldum. Ruhumun telaşından az kalsın bayılacaktım. Konuğumuz Kültür Bakanımız ve danışmanı ile birlikte Başbakanımızdan başkası değildi!… Allah’ım bu ne şans. Elim ayağım birbirine dolandı. Tutuldum. Aptallaştım. Bir an ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sayın Başbakanımızın özellikle iftar zamanları çat kapı ziyaretlerini biliyordum ama bir gün de bu bahtiyarlığa erme şansının bana geleceği aklımın ucundan bile geçmemiştir. İçten bir selâmdan sonra üstadı sordular.

Üzüntüyle üstadın öldüğünü söylediğimde teessürle şaşakaldılar.
“Yanlış mı geldik. Burası büyük şair Üstad Necip Bey’in evi değil mi?”
“Doğrudur efendim. Keşke zat-ı muhteremlerinizi onunla birlikte ağırlamak mümkün olsaydı. Ama on yıl önce mukadderat tecelli etti Sayın Başbakanım. Sizi ağırlamak bizim için erişilmez bahtiyarlık. İçeriye buyurmaz mıydınız efendim?”
“Nasıl olur. Her zaman günü gününe onun şiirlerini, yazılarını okuyoruz.”
“Bilemiyorum. Bu hakikatin yanılgı olmasını en çok ben isterdim.” dedim.
“Hatta özellikle son yazdıklarından dolayı Üstadı yılın fikir adamı seçtik. Bu kitaplar onun değil mi?”

Baktım, evet kitaptaki resim kocama aitti. Mum ışığının keskin hatlarla çizgi çizgi aydınlattığı bu barok silueti ne çok severdi rahmetli. Şimdi dalgın bir sükûnetin sarmalında normalleşiyordum. Kitaba, içine tarifsiz duygularla göz gezdirdim. Ah, evet bu şiirler onundu. Yazıp yazıp pencereden dışarıya rüzgâra bıraktığı kimi dizeler gözüme ilişti.

/gündüzleri koynunda emziren gece
hece hece fecre çözülür gece
… /
“Evet, ama o zor bir dönemde yaşadı. Hem sonra bu metinler nasıl kitaplaştı, nasıl elinize ulaştı?”
“Zamana söylenmiş sözler, zamanı geldiğinde ilgilisine ulaşır. Biz onun yazılarıyla büyüdük. Ondan feyiz ve ilham alıyoruz”
Onları nasıl inandırabilirdim.
“İsterseniz buyurun birlikte bakalım. Anısına odasını olduğu gibi muhafaza ediyorum.”
İçeri girdiler. Odayı gösterdim.
Derin bir saygıyla kapıyı açtılar.
Gördüklerim karşısında donup kaldım.
Bu ancak bir mucize olmalıydı.
Bu kez perdeler sonuna kadar açıktı.
İçerisi aydınlıktı. Çeşit çeşit çiçek kokularıyla rengârenk, pırıl pırıl bir baharın tadını çıkaran parktan yumuşak bir rüzgâr esiyordu pencereden içeriye. Üstad yine o dağınık masasında kitapların ve kâğıtların arasında zamanları aşan, derin bir çalışma halindeydi. Yazıyordu.
“Selâmünaleyküm Üstad” dediler, elini öptüler.
İpek yumuşaklığındaki sesinde tarihi bir memnuniyet vardı.
“Aleykümselâm çocuklar. Demek geldiniz. Sizi çok düşündüm, çok bekledim. Bir gün geleceğinizi biliyordum.”
Sevinçten kalbim yerinden fırlayacak sandım.
Karmaşık duygular içindeyim.

Necmettin Evci
Edebiyatçı-Ressam


Bu yazı Hikaye kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
= 4 + 6