ÜÇ KİTAP 1

Sait Okumuş’un 15 ve 16. Yüzyıl nesirlerini kısa notlarla verdiği araştırma insanı adeta o günlere taşıyor. Bir tarih sayfası olarak değil adeta yaşanan bir gerçeklik olarak.

Kısa notlarla tanıttığı kitapların adeta her biri sizi alıp bir yerlere götürüyor. Çünkü hepsinin bir hikayesi var aslında, kimse durduk yere kitap yazmaz. O sebepler.. Bir halet bir haleti ruhiye. Ve o bir yekuna ulaştığı zaman gerçeklik zihninizde canlanmaya başlıyor.

Ve bu anlamda üç kitabı özellikle tanıtmak istiyorum. Tarihin gerçekliği ve bugünün tarihliği diyebiliriz sanırım bu üç kitaba totalde. Amacımız da zaten bu perspektifi ortaya koyabilmek. Bu arada son belirteceğimiz kitap bahis konusu araştırmadan değil, o da bir köprü gibi bizi bugüne getirecek.

İlk belirteceğimiz kitap Muhyi-i Gülşeni tarafından yazılan Baleybelen

Sait Okumuş kitapla ilgili bunun “ilk yapay dilin icadı” olduğu üzerinde durmuş haklı olarak. İlk yapay dilin Yahudi kökenli bir Polonyalı, Lejzer Ludwik Zamenhof’un uydurduğu diyelim Esperanto dili olduğu sanılıyormuş. Hayır ikiyüzyıl önce Muhyi yapmış bu işi, burası önemli.  

Ve dilin ortaya çıkışı. Film gibi değil resmen film. Diikat..

Bâleybelen oryantalislerin gündemine nasıl girdi? 1800’lerin başında Fransız araştırmacı Rousseau, Halep’te tanımadığı dilde bir esere rastlar. Sorup soruşturur, sonuç alamaz. Eserin giriş sayfasının kopyasını İstanbul’da Alman Elçiliği’nde ateşe olan tarihçi Hammer’e gönderir. Esrarengiz sayfanın şifresini Hammer de çözemez, işi doğubilimci Sacy’e havale eder. Sylvestre Sacy, Paris’teki ‘Oryantal Diller Okulu’nun piridir. 8 yıl kadar sonra Sacy, sözkonusu kitabın başka nüshasını İmparatorluk Kütüphanesi’ndeki doğu yazmaları koleksiyonunda bulur. Sacy’e göre, Baleybelen ya kaybolmuş bir millete ait veya Doğu kabalistlerinin kullandığı bir gizli dil. Ünlü Doğubilimci Alessandro Bausani de Baleybelen’i ele alır. Bausani, hangi yüzyıla ait olduğunu bilemediği Baleybelen’i Hurufilik kategorisinde ‘ilk yapma dil’ olarak tasnif eder. Yazarının Muhyi olduğu 150 yıl sonra anlaşılır.

Ve Mustafa Koç konuyla ilgilenmeye başlar. Fransa, Mısır, Türkiye üçgeninde beş yıl süren araştırmaları sonucunda bu dili çözer. Ve 2006’da Baleybelen adlı bir kitap yayınlar.

Peki niye böyle bir şey yaptı Muhyi. İşin bence en enteresan kısmı bu. Neden?.. Bu konuda anladığım kadarıyla birden çok sebep var gibi. Ama yine de biri öne çıkıyor.

1-Muhyi yaşadığı imparatorluğun hemen tüm bölgelerini çok iyi biliyor. Nasıl bir karışımın içerisinde var olduğunu da görüyor. Farklı din ve dilleri tanıyor. Bu yabancı dili konuşan grupların ortak bir dil kullanması gerektiği inancına kapılıyor. Hatta imparatorluk toprakları içerisindeki tüm insanların bir gün anadillerini bırakıp, Baleybelen’le okuyup yazacaklarını hayal ettiğini kendi metinlerinde de belirtiyor.

Bir tür İslam ortak dili yani, bu muydu amacı. Aslında mantıklı gibi.. Arapça Farsça ve Türkçe.. Edebiyat ilim ve günlük hayat. Müthiş bir kitap ve insan trafiği.. Biraz fazla karmaşık olsa gerek. Ortak dil ilk bakışta mantıklı gibi. Ama bu bir devlet politikası falan olmalı değil mi, bir kişi böyle bir şeyi bu kadar sahiplenebilir mi?..

Açıkçası unutulup gittiğine göre ya da hiç devamı gelmediğine göre bu son derece kişisel bir şey gibi görünüyor tam tersi.

Yoksa yine sebepler arasında sayılan Babil öncesi kusursuz dil arayışı mı?.. Mustafa Koç’un eserinin tanıtımında bu öne çıkarılmakta.

2-Bütün dillere kaynaklık eden ana dili, Tanrı’nın Adem’e öğrettiği ve Babil felaketine kadar kullanıldığı kabul edilen bu kusursuz dili keşfetme yolunda birçok çalışma meydana getirildi. Lingua sacra olarak adlandırılan bu ilk dili arama çalışmalarına bilimsel dil ve evrensel dil çalışmaları da katıldı. Sözgelimi Dante, Tanrı’nın Adem’e öğrettiği evrensel dil ilkelerine halk dillerinden hareketle erişilebileceğine inanır.

Tabii böyleyse kişisel bir amaç olabilir. Bir keşif hani.. Ama açıkçası bu da çok fantezi bir şey. Arapça, Farsça ve Türkçeden yola çıkarak bir dil geliştirmiş Muhyi, bütün insanlığı muhatap almadığı belli. Buna yönelik bir hedefi olmalı somut bir hedef. O zamanki İslam toplumuna dair.

Ve geliyoruz son sebebe..

Muhyi-i Gülşeni, tam adı Mehmed bin Fethullah Ebu Talip. Muhyi lakabı olsa gerek. Gülşeni ise bir tarikat adı. Ve enteresan olan şu ki, tam bu eserin yazıldığı sıralar Gülşeni tarikatı diken üstündedir. Çeşitli ithamlarla karşı karşıyadır.

Hatta eserin yazımından çeyrek asır kadar önce Gülşeni şeyhi Şeyh Karamani zındıklık sebebiyle idam edilmiştir. Muhyi’nin Karamani’nin idamını haksız gören tesbitleri vardır bir başka eserinde. Ayrıntılar için bknz.  III. ŞEYH MUHYİDDİN KARAMANİ (ö.957/1550)

Ebussuud Efendidir, fıkıhtır, tasavvuftur, acaip, başlı başına roman konusu olabilecek iddialar, durumlar. Ama açık ki bir tehdit var bariz olarak.

Yapma dilin öncelikli sebebi yoksa gizliliğin sağlanması mı? Öyle her şeyi herkesin anlayamaması. İşte bu ciddi bir motivasyon.

3- Bir sufi olan Gülşeni’nin bu çalışmasında gayesi ise, Hakikatin batıni ilmini avamın nazarına vermeden konuşabilmeye imkan verecek bir “şifre dil” oluşturmak.

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 8

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız