TÜRKİYE 2050

Almanlar geliyordu mütemadiyen. 

Türkiye, Suriye ve Afganistan en çok tercih edilen ülkeler olmuştu. Denizaşırı ülkelere gidenlerde vardı. Avustralya, Yeni Zelanda gibi.. Neredeyse bütün Avrupa, kıtanın dışına atıyordu kendini.

On yıllık ’gen’ döneminden sonra Avrupa’yı sarsan o zehirli günler ekonomilerini mahvetmiş en temel gıda ürünlerinde başta, dışarıya muhtaç hale gelmişlerdi. Ne yaptıysalar bir türlü durumu kurtaramadılar. Yurt dışından getirdikleri tohumlar, laboratuar ortamında bile mikrop kapıyordu. Etleri ise bırakın sağlıklı bir hayvan yetiştirmeyi ithal ettikleri balık etinden tutun tavuk etine kadar her türden etlerde hızla çürüyordu. Endüstri devrimi sonrası havaya suya karışan bakır-oksit ve demir talaş Avrupayı bir kangren gibi sarmıştı. Sağlıklı hiç bir şey yetişmiyordu. Mutfakta duran bir demlik, bir bilgisayar kasası yada bir çelik kapının üstünde demir tozları bir yosun bir küf gibi kendiliğinden oluşuyordu. Kaderin garip bir cilvesi yıllarca kendilerinin sömürüldüğünü düşünen Türkiye gibi ülkeler meyve ve sebzeyi ateş pahasına satmaya başlamışlardı ve bir Almanın aylığı ancak bir kaç kilo elma almaya yeter hale gelmişti. Araba ve beyaz eşya satarak eskisi gibi ucuza da meyve ve sebze ithal edemez olmuşlardı. İngiltere’de bir kilo üzüm için bir kilo elmas denilmeye başlanmıştı. Avrupa gazetelerinde artık her gün altın fiyatları yerine meyve-sebze fiyatları veriliyordu, Dax Almanya,Cac-40 Fransa ve Londra borsaları yok olup gitmiş yerine Türkler, Cezayirliler gibi yabancıların kontrolünde olan meseb (meyvesebze)borsaları gelmişti. Yapay tatlandırıcılar ile naylonumsu meyveler yapıp tatmin olmaya çalışıyordu Avrupa ve ekonomik krizle meyve sebze alamayan Avrupalı yurtdışına çalışmaya gidiyordu bu yüzden. Gurbet tersine dönmeye başlamıştı. Almanlar daha çok Türkiye’ye geliyordu çalışmaya. Disiplinli, çalışkan oldukları için en çok Almanlar tercih ediliyordu. Türkiye’ye uyumda hızlıydılar. Türkçeyi çalışacak kadar öğreniyorlardı. Devlet onlara özel Türkçe kursu açıyordu ve birde Kürtçe. Çünkü GAP bölgesi en çok tarımsal alanda istihdamın olduğu yerdi ve Kürtçe de öğreniyorlardı. Almanların kötü huyu Türk kanunlarına göre esrar kaçırmakla eşdeğerde olan bitki ve meyve tohumlarını Almanya’ya kaçırmaya çalışmalarıydı gerçi o topraklar tamamen bitmiş artık hiç bir şey yetiştirmiyordu ama ne olur ne olmaz ümidiyle hala çırpınıyorlardı.
Evet, Almanlar geliyordu mütemadiyen çalışmak için. İnşaat işinden tutun tarım işçiliğine kadar. Fakat Türkiye’de de durum hiç iç açıcı değildi. Şehirler kamplara bölünmüştü. Bölünmenin merkezi İstanbul’du ve sebebi yüzyıl önce herkesin Kürd-Türk bölünmesi diye beklediği şey değildi. Bu bölünmenin sebebi laik-anti laik çatışması da değildi bu bölünmenin tek bir sebebi vardı o da futbol. Evet sadece futboldu. Fener, Galata ve Beşiktaş şeklinde özetlenen bir bölünmeydi. Anadolu’daki illerin kendilerine ait takımları sadece kendi şehirlerinde kamplar kurabilmişlerdi. İstanbul’da durum çok kötüydü. İnsanlar bazı semtlere giderken dikkatli giyinmek zorundaydı. Ya çok renkli giyecektiniz ya da takım renkleriyle alakası olan tek bir renk. En rahat renk eğer BEŞİKTAŞ şişli istikametine gidilmeyecekse sarı idi. İstanbul’da birde Trabzonlular vardı. Kartal tarafında. Fakat onlar da varlıklarını pek belli edemiyorlardı. Aralarında gizli gizli toplandıkları ve eğer karşı takımlardan intikam alınacaksa gizlice intikam aldıkları ve olay yerinde bıraktıkları bayraklarla suçu başka takımların sırtına yıktıkları söyleniyordu. Mecidiyeköyle Beşiktaş arasında bir duvar örülmüştü. Çünkü gündüz gözüne Galatalılar ile Beşiktaşlılar arasında kanlı saldırılar önlenemez hale gelmişti. Galatalıların azılı rakip ve düşmanı olan Fenerlilerle aralarında Allaha şükür deniz vardı ve bu doğal engel aralarındaki bir çok kanlı çatışmayı azaltıyordu. Deniz dedik evet, 3.İstanbul depreminden sonra eski Boğaziçi yok olmuş Avrupa ile Asya arasında 8 km.lik bir deniz geçiti oluşmuştu. Depremdeki kayıplar bu takım fanatikliği sonucunda yaşanan olaylarda ölenlerden daha azdı. İstanbul’da ve Anadolu topraklarında bu öylesine bir durumdu ki herhangi bir takımdan olmadığınızı deklare etmezseniz vurulup öldürüldüğünüzde cesedinizi bile ortadan kaldıracak kişiler bulamıyordunuz tam tersi herhangi bir takımın taraftarı olduğunu belirtmeniz ise size bazı güvenceler ve avantajlar getirse de bir çatışma ortamında ya da hasbel kader rakip takım taraftarlarının yoğun olduğu bir yere düşerseniz yaşama şansınız yok anlamına geliyordu bu zamanda. Sadece amigoluk rütbelerinden birine sahipseniz eğer esir değişimiyle kurtulabiliyordunuz.
Evet esirler vardı ve özellikle takımların mağazalarına üretim yapan fabrikalarda sözde terbiye edilmeleri ama esir düşünler tarafından bakılırsa aslında işkenceden farksız bir uygulamayla ayak işlerinde çalıştırılıyordu. Sarışın ve yabancı dil bilenler bu kargaşa ortamından uzak durabiliyorlardı. Çünkü Almanlara, Avrupalılara kimse dokunmuyordu. Maçlar nasıl mı yapılıyordu? Sanal ortamda. Çin ve ya Japon Yüksek Hakemlik Komiserliğinden gelen iki görevli dijital ortamda denetçi olarak çalışıp gidiyorlardı. Bahisler ve tahmin oyunlarına yatırılan para ise Fransa ile İspanyanın bütçelerine denk geliyordu. Korkunç bir para dönüyordu ve bilgisayarda oyun becerisi olanlar yaşadıkları şehrin, semtin milli kahramanı ilan ediliyordu.
Ve bir sabah uyandığımda bu ülkeyi değiştirmeye karar vermiştim ama kahvaltı için yumurta almaya çıktığımda bir kaç fanatiğin saldırısına uğrayıp tartaklanınca vazgeçtim. Bana saldırmalarının sebebi de yumurtayı alırken “çift sarı mı?” diye yaptığım espriydi. Meğerse orada Beşiktaşlılar varmış. “Sarı merakı nerede geliyor beyfendi” diyerek yanaştılar ee sarı renkte onların can düşmanlarına ait renkler olunca yer misin yemez misin. Küt pat tabi hemen. Ne tatlıymış be şu can denilen şey. Bakkalın sayesinde zor kurtuldum ellerinden. Ha bu arada bakkal da insanlığından değil “Ulan beni bir müşterimden mi edeceksiniz” diye tezgah altından silahını çıkartınca toz olup gitmişlerdi. Halbuki daha dün akşam bu ülkeyi değiştirmeye Ömer Seyfettin diye bıyıklı, garip şapkalı bir adamın yazdığı Efruz Bey adlı hikayeyi okuduktan sonra karar vermiştim ama şimdi kuyruğu kıstırıp akan suya uyma zamanıydı.
Bugün Fenerbahçelilerin 11-0 Galatasaraylılara yenilgi günüydü ve sokağa çıkmak çok tehlikeliydi. Fenerliler bu maçta kendilerine çok büyük bir haksızlık yapıldığını hakemlerin satın alındığını iddia ederek sonucu iptal ettirmeye çalışmışlar ama sonuç iptal edilmeyince her yıl kanlı gösterilerle bu maçı protesto ediyorlardı. Nasıl mı? Kadıköyden Avrupa yakasına yolladıkları sarı lacivert top şeklindeki füzelere takılmış misket bombalarıyla. Bu bombalarla ölen birisi Galatasaraylılar tarafından aziz ilan ediliyordu hemen. Nereden atıldığı belli olmayan ve devletin kolluk kuvvetlerinin bir türlü bulamadığı bulsa da sadece fırlatma mekanizmalarının terkedildiği ıssız çatılarda elektronik düzenekler buluyorlardı. Suçu Trabzonluların üzerine atanlarda vardı. Fenerliler bir bomba yoluyorsa Trabzonlular da üç bomba yolluyormuş (Trabzonluların bu intikamı almalarının sebebi Galata ya da Fener stadına gittiklerinde kendilerine kurulan tuzaklarmış. Nasıl mı? Şöyle; Fener ya da Galatalılar kendi statlarında maça gelen Trabzonluları kandırmak için mahsustan stadın önünde Trabzon bayrakları ve formaları giyip bekliyorlarmış ve sonra aralarına neşe ile slogan atarak katılan Trabzonluları bir güzel benzetiyorlarmış. Hey Allahım ne günlere kaldık) Gerçi evde durmak ta bazen kurtulmanıza yetmiyordu çalan sirenlerle sığınaklara inmek en güvenli yoldu. Galatalılara ait Alisteki (Ali Sami yen bir elektronik savunma-hücum ve maç merkezi olmuştu) kurulu gözlem evi kalkanlarını kaldırmış teyakkuzda bekliyordu. Kadıköyden gelen füzeler elden geldiğince havada en yüksek noktada imha edilmeye çalışılıyordu fakat kazara sokaktaysanız parçalar üstünüze düşebilirdi. Mogazların(Mobilgazete) dediğine göre en acımasız saldırı Galatalıların fenerlilere yaptığı saldırılardı. Tüyler ürperticiydi. Boğazın sularında Sarkozylere canlı canlı yedirmeden tutun(Sarkozyler bir tür köpekbalığıydı ve süratle saldırıp avını parçalıyordu. Bu adın verilme sebebi de Fransa’nın başındaki VI.Sarkozy’nin Fransa’daki tarım kaynakları tükenince sömürgeleştirmek için saldırdığı Cezayir ve kıyılarında kullandıkları kimyasal bombalardı. Bu kimyasal bombalar daha saldırgan ve daha süratli yeni tür bir köpekbalığı çıkartmıştı ortaya ve birden türeyen bu canavarlara da Sarkozy denilmişti. Dişisine Brunei diyen çok bilmişler de vardı ama bu adı niye verdikleri pek bilinmiyordu) benzin içirip adam patlatmalar, stad tuvaletlerinin deliklerine kafalarını sıkıştırıp canlı canlı monte ederek sifon adlı insanın midesini ayağa kaldıran iğrenç bir oyun oynatmalar….ölümler…zulümler…Türkiye bu futbol fanatizmiyle bitmişti. Artık herkes bir mehdi bekliyordu. Mehdi mi? Ne alaka demeyin. Hem de nasıl. Şu an Türkiye’de çocuklara en çok verilen isim Mehdi’ydi. Bir ümit ışığı yanar diye.
Artık birileri bir şeyler yapmalıydı ama kim? Ucuz kahramanlıkların sökmediği günlerdi. Mehdi gelir miydi? Kimilerine göre gelmişti. Örneğin Fenerbahçe’ye şampiyonlar ligi kupasını kaldırtan efsane başkan Kemal Borazan mehdiydi. Galatalılara göre ise UEFA kupasını ikinci kez kazandıran Behçet Tarman. Beşiktaşlılara göre ise Dünyanın en ünlü futbolcusu olan kendi takımlarından yetişmiş Bombacı Nuri. Ampulcu Nuri de derler (Ceza sahasının dışından yaptığı vuruşlarla topu doksana ampul gibi taktığı için) Bir de Adnan Holat vardı ki galatalılara göre kâfir fenerlilere göre ise muhtedi ve galatalıların çirkin yüzünü gösterip her şeyi açığa çıkarttığı içinde mehdiydi. Çünkü bu adam takım değiştirip fenerlilere sığınınca onların gözünde bir aziz olmuştu. Galatalıların bütün sırlarını elde etmişler ve 15 maçlık bir periyotta ezip geçmişlerdi.
Gerçi din değiştirir gibi takım değiştiriliyordu. Yahudilerde olduğu gibi ilk önce bir havuzda suya girme ve sonra iki yıllık müşahade dönemi ve nihayetinde taraftar kimlik kartı. Bu arada havuza hangi takıma girilecekse o takımın renkleri de hafiften karıştırılıyordu. Denildiğine göre o kişinin kalbi bozuksa havuzun renginde tuttuğu takımın renkleri beliriyormuş. Şehir efsanesi diyende var çoluk çocuğu üzerine yemin billah edip gördüm diyen de var. Eğer suyun renginde hafif bir değişme olursa hemen oracıkta havuza elektrik verip haşlıyorlarmış yalancı mühtedileri. İşte hayat böyle devam edip gidiyordu. Fakat bugün farklı bir şey olacaktı. Hissediyordum. Memleketin makus talihini değiştirecek bir şey. Kıvılcımı yakacak bir olay. Anadolu’ya geçmeliydim. Mogazda Çaktırma isminde bir vapur gözüme ilişti, Mudanya-istanbul seferi yapıyormuş. “eğlencelik bir seyahat, hemen şimdi” başlığı altında fenerliler p.tesi beşiktaşlılar salı diye takımlara rezerve edilmiş günler ilanın en altında sıralanmıştı.
Evet, bu vapurla gidebilirdim.
Ne için?
Elbette memleketi kurtarmak için.
Ama hangi takımın forması altında?….
Derken…

 

birden….

uyanıyorum…

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

TÜRKİYE 2050” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 6

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız