Download Instagram Photos

TÜRK SİNEMASININ ‘KEMAL’İ

Kemal Sunal filmlerinin fikriyatı ve kalitesi sosyal medyada başlayan bir tartışmayla yeniden gündeme geldi. Tartışmayı başlatan taraf,

Kemal Sunal filmlerini, ‘zihinsel anlamda yapılmış büyük bir kötülük’ olarak tanımlarken gerek Kemal Sunal’ın ailesi gerekse sevenleri, ‘Kemal Sunal, sırtını halka dayamış harika bir insandır’ diyerek popülaritesinin, onun büyük bir sanatçı olduğunu gösterdiğini söylediler. Aslında tartışmayı başlatan eleştiri, eskiden beri Kemal Sunal’ın şahsından çok Türk sinemasının ayağa yere basmayan dram veya melodram anlayışına yönelik eleştirilerle aynı amacı taşıyordu. Kalite sorunu. Fakat burada ‘kaliteli film nedir?’, ‘ Kemal Sunal filmleri sinema tarihinde nereye tekabül etmektedir?’ gibi sorular yerine maalesef tartışmayı başlatan kişinin ideolojik duruşundan dolayı bambaşka mecralara çekilmeye çalışıldı.

Aslında bu tartışma bizce tüm dünyada devam edegelen popüler sinema-sanat sineması tartışmasının yerli versiyonunda başka bir şey değil. Sinema dünyasında ‘avant-garde’ sinemanın, gerçek sanatın, sanat filmlerinde tezahür ettiği söylenirken popüler sinema filmlerinin ‘avam’ın cebindeki parayı indirmek için kolay tüketilebilir işler olarak piyasaya sürüldüğü söylenir. Popüler sinemayı savunan cenah ise sanat filmlerine ‘evde kalmış kız’ muamelesi yaparak bir avuç elitistin kendisini tatminden öteye gitmeyen anlamsız işleri olarak değerlendirir.

Kendi Tezini Yazan Adam: 
Kemal Sunal

Kemal Sunal ve filmleri hakkında birçok sosyolojik inceleme ve akademik araştırma yapıldı. Bu araştırmalarda asıl amaç, Kemal Sunal filmlerinin neden bu kadar çok beğenildiği ve tuttuğu hakkındadır. Genelde bu başarı, geleneksel temaşa, anlatı ve güldürü sanatlarına ait Keloğlan, Nasreddin Hoca gibi figürlere benzediğinden yola çıkılarak açıklanmaya çalışıldığı gibi, filmlerin çekildiği dönemdeki sosyolojik gerçekliğe de bağlı olduğu belirtilmiştir. Tam adıyla Ali Kemal Sunal da bu işin sırrını çözmek üzere ‘Tv ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü’ başlıklı yüksek lisans tezini hazırlamıştır. “Kemal Sunal tezinde, tez hocası Doç. Dr. Şükran Esen’in deyişiyle ‘filmlerinin, yıllarca sorunlar içinde bunalmış, kızgın küçük insanı güldürerek, onların iktidara başkaldırmasını engellediği ve hâlâ da bu işlevlerini sürdürdüğü’ sonucuna” ulaşır.1 “Kemal Sunal filmleri, 1970’lerde yaşanan siyasi istikrarsızlık, 1980’lerde 12 Eylül darbesi, serbest piyasa ekonomisi ve enflasyondan olumsuz etkilenen geniş kitlelerin günlük sorunlarını geçici olarak da olsa unutturacak niteliktedir. Zamanla Sunal filmleri toplumsal sorunlara paralel sosyal bir içerik kazanmıştır. Halkın şikâyetçi olduğu sorunları, Kemal Sunal da filmlerinde kullanmıştır.”2

Aslında sol ve Marksist gelenek açısından halkı, bir türlü narkozlayan yapımlar olarak görülebilir. Kemal Sunal ise hazırladığı tezinde bu tehlikeli iddiayı çürütecek görüşlere de yer verir.

“Kemal Sunal klasikleri, bütün itilmeleri arkasındaki sosyal çelişkileri, bu itilmenin bahanesi düzleminde tutarak (örneğin, bu düzen böyle olmasaydı ben şimdi köyümde mutlu mutlu yaşıyordum tezlerine hiç kapı aralamayarak) karakteristik özelliklerinin vazgeçilmez bir öğesini ayağa dikerler. Çünkü Şaban, içine istemeden yollandığı düzene, yer yer Şarlovari bir terörle karşılık verir; yer yer ve asıl Marx Kardeşler örneği, anarşiyi bu düzene egemen kılar. Onun anarşisi, kurumları, hele Yeşilçam tabularının sarsılmazlığında güvenlerini bulan kurumları alt üst eder. Türk sinemasında ilk ‘korkak’ askerdir o. Bu korkaklığı, öteki beceriksizlikleri içinde örtse de sinemamız açısından bu tür ‘paradigma dönüşmesi’ bile sayılabilir bu kırılma. Şaban filmlerinde onun anarşisinden nasibini almamış tek bir kurum ya da kurum uzantısı bulamazsınız. Paşalığı, hizmetkârlığı, gangsterliği, şarkıcılığı, travestiliği, aklınıza gelecek her türlü sistemi, yıkıcı bir anarşinin hedefine çevirir o. Bunun yapabilmesinin önkoşulu: O, bu düzen içinde kendine tutunacak bir yer aramaz. Bulsa da oraya da kısa süre sonra anarşiyi egemen kılacaktır gene. Tutunma gibi bir kaygıyı apriori dışlamış olması, onun anarşisinin keyfini çıkarabilmesini sağlar. Seyircinin de elbette.”3 Şüphesiz Kemal Sunal filmografisi, toptan aşağılanmayı hak etmeyecek derecede iyi yapımlara da sahiptir. Aziz Nesin’in Zübük gibi sağlam metinlere, romanlara dayanan filmlerinde de oynamıştır. Ayrıca çok tutmuş Amerikan yapımlarının -özellikle Charlie Chaplin filmleri- aynen alınıp çekildiği Kemal Sunal filmleri de vardır ama bunlar Türk sinemasında görmeye alışık olduğumuz türden aparmalardır ve Kemal Sunal’ın şahsıyla da alakası yoktur zaten.

Sinema Asla Sadece Sinema Değildir

Kemal Sunal filmleri etrafında başlayan tartışmada asıl püf noktasına gelecek olursak burada, dindar kesim tarafından zaten ara sıra dile getirilen bir eleştirinin tekrar edildiğini söyleyebiliriz. Sunal’ın oyunculuğundan ve filmlerinin dramatik yapısından çok zihni arka planın eleştirisi ya da övgüsü, yeni bir değerlendirme değil. Dindarlara göre Türk sinemasının, dine ve dindara bakışı problemlidir ve bu bakış açısını oluşturan filmlerden bir kısmını da Kemal Sunal filmleri oluşturmaktadır. Kemal Sunal filmlerinde bolca gösterilen sahtekâr dindar tiplemeleri, özellikle aşağılanan din adamı imajı, sadece Sunal filmlerine ait değil o dönemde Türk sinemasının genel yapısında görülen bir tavırdır. Bu konuda şu saptamalara katılmamak mümkün değil:

“Sinema, din adamı sınıfına bir portre çizdiği gibi, dindar insan tanımlamasında ve dini isimlerde de etkileyici bir güç olmuştur. Türkiye’de sinemanın bu etkileyici gücüne ait şu istatistik çok ilginçtir:

Dindarlara yönelik sinemanın bir diğer saldırısı ise dini referanslı isimlerin alaya alınmaları ve sosyo-ekonomik yönden düşük, alay edilen karakterlere verilmeleridir. Bu saldırıdan en çok mustarip olan isim ise Şaban’dır. Nüfus müdürlüğü verilerine göre ülkemizde 1923 yılında 658, 1960 yılında 3365 bebeğe Şaban ismi verilmişken bundan sonra sayı sürekli azalmakta ve 2009 yılında 113’e düşmektedir. Ayrıca özel televizyonların açıldığı ve Şaban adıyla alay edilen filmlerin ekranlarda sürekli döndüğü 1990’lı yıllardan itibaren her yıl yaklaşık 100 kişi mahkemeye giderek Şaban olan adını değiştirmiştir.

Buradaki Şaban ismi, Kemal Sunal’ın şahsında birçok filmde yer alan saf, köylü karakterin adıdır. Bu istatistiği veren yazar, bu tipte isimlerin seçiminin hiçte masum olmadığını ve bilerek verildiğini düşünmektedir. Aynı şekilde Recep ismi de medenileşememiş, kaba ve köylü insanlara uygun bir isimdir imajını verecek şekilde gişe rekortmeni Recep İvedik filmlerinde kullanılmaktadır. Recep, Şaban ve Ramazan. Bu üç mübarek aydan geriye kalan bir tek Ramazan ismi, bu olumsuz imajinasyondan biraz da başrollerinde Kadir İnanır’ın oynadığı ‘Tatar Ramazan’ serileriyle kurtulmuşa benziyor.”4

Kemal Sunal, filmlerinin senaristi kendisi olmadığı için özellikle onun senaryolarını yazan isimlerin ideolojik bağlamda tarafsız olmadıkları konusunda İhsan Yüce örneği çok anlamlıdır:

“Görüyoruz ki sanatçının senaryosunu yazdığı filmlerden en çok bilinenler, komedi filmleri. Ancak Yüce, bu filmlerde politik göndermelere sıkça yer verir. Gericiliğe, sömürü düzenine karşı tutarlı ve etkili bir duruş ortaya koyar. ‘Kibar Feyzo’da Maho Ağa’nın (Şener Şen) Feyzo’ya (Kemal Sunal) sorduğu ‘Faşo ne demek la?’ sorusu ve cevabı, efsaneler arasına girmiş bir repliktir. Yine aynı filmdeki Maho Ağa’nın ‘Ula şurda 141-142 başsınız, valla sataram ha köyü!’ sözü, TCK’nın ‘Komünizmle Mücadele’ kapsamındaki 141. ve 142. maddelerine ustalıklı bir göndermedir. Yine Kemal Sunal’ın başrolde olduğu sayılı dram filminden olan ‘Öğretmen’de ise büyük şehirde yaşayan bir öğretmenin ekonomik olarak ayakta kalmasının imkânsızlığı, ulaşım, beslenme, barınma gibi sıkıntılar o kadar açık anlatılır ki Yüce’nin aldığı ekonomi eğitiminin etkisi net olarak görülebilir. Emekçi insanların yaşadığı geçim sıkıntılarını, yine onların yaşam pratikleriyle ve mizah diliyle anlatması bakımından Charlie Chaplin’den etkilendiği de göz ardı edilemez.”5

Her Kemalin Bir Zevali Vardır

Sinemada kalite ve estetik arayışında bulunanlar için bu tip tartışmaların fazla bir anlamı olmadığını belirtelim. Kemal Sunal’ın oynadığı filmlerle aynı mantaliteyi taşıyan ‘Yeşilçam Sineması’nın bir halk sineması olduğu ve halkın beğenilerine göre şekillendiği belirtilir. Orada icra edilen ‘sanat’ değil ‘zanaat’tır ve elbette Kemal Sunal’ın az da olsa sanatsal filmleri olduğu gibi, kahir ekseriyetle filmleri ticari sinemanın boyunduruğu altındadır.

Bugün Türk sineması üzerinde yazan ve düşünen önemli kalemlerin çoğu, Kemal Sunal’dan Cüneyt Arkın’a kadar uzanan çizgide gösterime girdikleri dönemde gişesi bol şu an bile TV’lerde halkın bıkıp usanmadan izlediği filmlere saygı duyulması gereken ‘popüler işler’ olarak bakarken Metin Erksan, Halit Refiğ, Ö. Lütfi Akad (Suriye kökenli olan Akad’ın dünyaca ünlü Çağrı gibi filmlerin yönetmenliğini yapmış olan Suriyeli Mustafa Akad’la uzaktan akraba olduğu söylenir6 ve ismini zikredemediğimiz birçok değerli yönetmenin bıraktığı eserlerin Türk sinemasını temsil eden asıl ana damar olduğu vurgulanır.

Bizde Kemal Sunal özelinde başlayan sinemada kalite sorununu aşmamızı sağlayacak formül elbette Sunal filmlerini tahkir ederek yapılacak bir iş değil. Recep İvedikvari filmlerin sinemada gişe yaptığı eleştirmenlerin ise çok iyi film diye nitelendirdiği filmlerin nal topladığı günümüz dünyasında elmalarla armutları birbirine karıştırmadan, doğru açıdan, sağlıklı, garazsız, samimi değerlendirmeler yapmak zorundayız.

Sadece ülkemizde değil tüm dünyada bazen tatsızlaşan popüler sinema-sanat sineması tartışması artık öyle bir noktaya geldi ki Oscar’da bile bundan sonra ‘Popüler Film Ödülü’ başlıklı ayrı bir dal açılacağı söylendi. Aslında Batı, bu kadim tartışmayı böylece çözdü. Yani olması gerekenin olduğu yerde ve değerlendirilmesi gerekenin uygun kulvarda yarıştırılmasının gerektiği resmen kabul edilmiş oldu.

Kemal Sunal, halkın beğenileri açısından Türk sinemasının ‘kemal’ noktasını oluşturan yapımlardır. Fakat her kemalin de bir zevali vardır. Bu yüzden Türk güldürüsünün temel öğelerini ustaca yeni bir teknik dile yani sinemaya taşıyan Sunal’ın filmleri hem ideolojik hem de maddi kaygılarla elinden geldiğince kendi zekâsını ve marifetini oraya koymuştur. Bu filmleri özellikle sadece Kemal Sunal’a da mal etmek doğru değildir çünkü arkasında yönetmeni, senaristi, set çalışanı gibi birçok unsurları da barındırdığı unutulmamalıdır. Sunal’ın 82 filminin çoğu, sinemanın iyi örnekleri ve has sinema dediğimiz ustaların işiyle yarıştırılmayacak ayrı bir kulvardadır. Bu yüzden “İslam’a en büyük zararı Kemal Sunal verdi”7 gibi başlıklar nasıl abartılıysa onun filmlerini Türk sineması adına zirve kabul etmek de sinemaya ve sinemamıza yapılan bir haksızlıktır.

1 http://www.radikal.com.tr/kultur/kemal-sunal-oyuncu-kemal-sunal-i-anlatiyor-616882/
2 http://www.radikal.com.tr/kultur/kemal-sunal-oyuncu-kemal-sunal-i-anlatiyor-616882/
3 TV ve SİNEMADA KEMAL SUNAL GÜLDÜRÜSÜ, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon-Sinema Ana Bilim Dalı, Ali Kemal SUNAL, Danışman: Doç. Dr. Şükran Esen, İstanbul 1998, s. 25-26
4 Diyanet-Sen tarafından yayınlanan ‘Kadın ve Toplum’ dergisinde yayınlanan alıntı yaptığımız yazıya şu linkten ulaşılabilir: http://www.tercumaniahval.com/turk-sinemasinda-din-adami-imaji-1/ Bu konuda Ali Murat Güven’in de yazılarını tavsiye ederiz.
5 http://www.zorunlusahne.com/bir-yesilcam-emektari-ihsan-yuce/
6 “Sinemamızın babası Lütfi Akad’ın gerçek adı, Ömer Lütfi Akad değil, Lütfi Ömer Akad’dır. Yıllardır süren bu karışıklık yüzünden usta yönetmen, anılarını kaleme aldığı 700 küsur sayfalık ‘Işıkla Karanlık Arasında’ adlı kitabını Lütfi Akad adıyla yayınlamıştır. Ayrıca Akad, Suriye kökenli olup, The Message (Çağrı/İslamiyet’in Doğuşu) adlı filmin yönetmeni Moustapha Akkad ile uzaktan bir akrabalık bağı taşımaktadır.” https://ucuncuadam.wordpress.com/bunlari-biliyor-muydunuz/
7 https://www.yeniakit.com.tr/haber/islama-en-buyuk-zarari-kemal-sunal-verdi-191144.html Habere konu olan blog yazarının cümleleri, muhafazakâr dindar camianın bir kesiminin, Türk sinemasına ve Kemal Sunal filmlerine bakışını da ortaya koymaktadır: “Söz konusu filmlerin senaristlerinin, senaryoların kaynağı olan kitapların yazarlarının ve yönetmenlerinin, bu milletin değerlerine uzaklaşmış, sırt çevirmiş ve hatta düşmanlaşmış tedrisattan geçmiş olmaları, İslamiyet’in tam bir ‘öcü’ olarak resmedildiği yılların tohumu olmaları (müzik sahasındaki çabaları da unutmayalım), bu karakter canlandırmalarındaki en önemli faktördür. Toplumda, binde bir görülebilecek bir tipin (hatta bu senarist ve yapımcıların yaşadığı dönemlerde örnekleme yapabilecek derecede dahi kalmayan), neredeyse her yapımda zikredilen kötü vasıflarla mücehhez olarak gösterilmesi, ‘yabancılaşmış aydınlar’ın, üstlendikleri ‘toplum mühendisliği’ rolü ile toplumu, kafalarındaki çerçeveye hapsetme maksadının tezahürü değil midir? Şimdi akla şu sual geliyor: Bu yapımlarda rol alan aktör ve aktrisler bu durumdan bihaber mi? Eğer bihaberse kötü, eğer haberdarsa daha da kötü! ‘Muhafazakâr’ diye geçinen televizyon kanallarının, bu filmleri gece gündüz yayınlamasına ne demeli, onu bilemiyorum?!” Kaynak: http://denizbalaban.blogspot.com.tr/2014/02/kemal-sunal-filmleri-ozelinde-eski-turk.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 1

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız