TÜRK SİNEMASINDA SON DURUM-Birkaç Film Eleştirisi ve Memleket Meseleleri-

Türk sinemasıyla ilgili birkaç filmden bahsederek genel bir tablo çizmeye çalışmıştık.

Bu seferde bir kaç filmden yola çıkarak gidişat nereye sorusunu cevaplandırmaya çalışacağız.

Beni en çok etkileyen nihilist bir yapım ‘Çoğunluk’ tan bahsedeceğim. Kürt-Türk çekişmesine ve ötekileştirmeye sokaktan bakan film bir müteahhit aileyi merkeze alarak yaptığı karakter seçimi ile yaşam standartları açısından çoğunluğu yansıtmasa da zihniyeti yansıtmada gayet başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

ÇOĞUNLUK

Filmi ‘Yeni Sinemacılar’ yapmış. Hani ‘Gemi’de ve ‘Lalelide Bir Azize’ filmiyle yeni bir dalga mı geliyor sorusunu sordurtan ekip.

Filmin konusu kısaca şu; Mertkan’ın hayatı basittir: babasının inşaatlarının getir götür işlerine bakar, arkadaşlarla alışveriş merkezlerinde sağı solu keser, arabayla turlar.

Bu basitliğe bir anlam bulmak için pek de hevesli değildir. Ne zaman ki Gül ile tanışır, boşluğu ve basitliği değerlendirmek için bir fırsat çıkar karşısına. Ancak babası Gül’ün kökenleri konusunda şüphecidir.

Hayatta ayrımcılıkla karşılaştığı ilk anda ona teslim olan Mertkan, çoğunluğa uyar, babasının kendisi için çizdiği yolda hayatına bir anlam bulur.

Aslında bu filmin resmi sitesindeki sinopsis fakat filmi doğru özetlemişler.

‘Çoğunluk’un yönetmenine (Seren Yüce) sormayı düşündüğüm sorular olmadı değil hatta Ankara’da Çankaya belediyesince 12 Eylül hakkında yapılan toplu film gösterimi ve söyleşiler çerçevesinde yönetmenin adını söyleşi listesinde görünce gidip film üzerine kendisiyle konuşmayı bile düşünmüştüm ama nasip olmadı.

Merhamet ve şefkate daha çok ihtiyacımız var hele ki ‘hoşgörü ve anlayış’ bize oksijenden daha fazla lazım dedirten bir film. Bu yönüyle başarılı.

Aslında filmi, ana kitleyi yönlendiren AK partiyi eleştirmek için mi çekildi, hani bu partinin destekçisi sokak adamına eğilerek bizi ‘doğru’ düşünmeye mi davet edecekler diyerek izledim. Doğrusu bu filmdeki adamların AK partiye TRT ŞEŞ’den dolayı oy vermemesi gerekir fakat yapımcı ve yönetmenin hiçte böyle düşünmediği belli. Bu anlamda siyasi tahlillere uygun değil film.

Milliyetçi Türkiyede Kürtlere yüz vermekle suçlanan AK partiye dair sahici ve realist bir görüş yok burada ama partiler üstü bir zihniyete işaret var.

Kısaca sıradan seyirciye hitap edip etmediğini benimde merak ettiğim dikkat çekici bu film için yukardaki açıklamalarım eşliğinde rahatlıkla şunu söyleyebilirim; Düşünce yanlış uygulama doğru.

Çoğunluk denilince akla ilk gelen Türk toplumunun %50’lik AKP tablosunu iyi çözümleyemeyen ama iyi çekilmiş bir filmle karşı karşıyayız.


KOSMOS

Güzel bir film.

Tasavvuftan, Anadoludan, Karstan ve insan ruhunun meyyal olduğu güzellik, sevdiği bir şeye bağlanma, olağan hayatda olağanüstülüklerden medet umma gibi konuları güzel işlemiş yönetmen Reha ERDEM.

KOSMOS’un konusu kısaca şöyle; Filmin ana karakteri derbeder Kosmos, zaman dışı, sınır bir şehre her şeyden kaçıp yerleşmesinden sonra başından geçenleri anlatıyor.

Kosmos geldikten sonra bu şehirde aşk, mucize ve tuhaf soygunlar birbirini kovalamaya başlar. Zamanla talihsiz olaylar serisi herkesin Kosmos’tan uzaklaşmasına sebep olur.

Filmin akışı, olaylar, bizleri meraklandıran şehirdeki hırsız olayı gibi motiflerle sizi sıkmadan finale kadar götürebilen bir çalışma olmuş.

Bizde deliye yapılan evliya muamelesi üzerine pek kafa yorulmamışdır.

‘Delidir ne yapsa yeridir’ denilip geçilmiştir.

Yönetmen bu filmde vermek istediklerini aklı başında karakterlerle bu kadar canlı ve merak-aver bir şekilde veremeyeceği için deli karakterini seçmekte isabet etmiş.

Yönetmen daha üst perdeden laflar edebilirmiydi bilmiyorum ama aynı zamanda filmin senaryosunu da yazan yönetmenin kültürel kapasite ve islami birikimi ne kadardır bu birikimi, malumatı yani bilgi yığınını ilme çevirebilmiş midir meçhul?

Deli geldiği gibi gidiyor yani dünyanın hali böyledir geldiğimiz gibi gideriz mi demek istiyor?

Sevgide ve aşkta sınır yoktur bir cezbe halidir kusura bakılmaya mı diyor?

Bu toplum hayatta rasyonalist olamaz bizde asıl dinmidir diyor?

Diyorda diyor yönetmen.

Bu anlamda zihnindeki oturmamışlık ve kafa karışıklığı filme de yansımış.
Yönetmen İslamcı değil ama açık-saçık birkaç sahneyi çıkartsanız rahatlıkla İslamcıların yaptığı bir film diye izletebilirsiniz.
 

 

GÖLGELER VE SURETLER

Derviş ZAİM’İn son filmi.

Kendi memleketi olan Kıbrıs’ta geçiyor.

Barışalım kardeş olalım mesajı veren film aslında bana göre Rumları suçlayan tavrıyla ya da kendi bakış açımızdan dolayı öyle görmek istediğimiz için öyle hissettiğimiz KIBRIS iç harbini dürüstçe anlatmaya çalışmış.

Karagöz meseline gelince yukarıda bahsettiğimiz her iki filmde de bir sahnede bile olsa çok anlamlı olacak bu eski oyun filmin fonunda kullanılarak ‘Dünya fani gölgeler gibi geçiciyiz bunca zulüm ve kan niye döküyoruz?’ sorusunu seyirciye direkt soran bir film. Filme de adını veren bu tema şekilsel olarak bir orjinallik katmış. İçerik olarak ise oturmamış bence. Hani bertol Brecht’in bir sözü var ya ‘film içerik olarak gerici biçim olarak ilerici olabilir’ diye işte bu filmde bu sözdeki tanımlamaya çok uyuyor.

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

Şimdi ‘bizim büyük beceriksizliğimiz’ diye bahsetsem bu filmden yapımcı-yönetmeni kızar mı?

Ağır ve sıkıcı bir akışı var filmin.

Konusu kısaca şu filmin; Lise yıllarından beri sıkı dost olan Ender ve Çetin, uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra, Çetin’in Ankara’ya dönüşüyle tekrar biraraya gelmişler ve ilk gençlik hayallerini otuzlu yaşlarının sonunda gerçekleştirip, aynı evde yaşamaya başlamışlardır.

Günün birinde Almanya’da yaşayan yakın arkadaşları Fikret, Türkiye’de bir trafik kazası geçirir. Kazada Fikret’in Ankara’da yaşayan anne ve babası ölür, kendisi de yaralanır. Almanya’ya dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister.

Üçüncü birinin eve gelmiş olması ilk başlarda ikisini de rahatsız eder, ölümlerin travmasını atlatamayan Nihal de onlarla iletişim kurmak istemez, ama zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında ev merkezli üçlü bir yakınlık oluşur. Ender ve Çetin, birbirlerinden habersiz bir şekilde Nihal’e âşık olurlar.

Ana olay aşkın dostluk ilişkisine etkisi diyebiliriz.

İlk önce anlattığı hikaye benim çevremin yani ‘bizim’ hikayemiz değil.

Solun eski alışkanlığıdır bir çorap örer ya da çuval bunu toplumun başına geçirir sonra da ırzına geçmeye çalışır arsızca ‘A ha sen busun’ diye.

Sosyolojide , psikolojide kendilerine çalıştığı için toplumu tanımlayan olarak istediği gibi de manipüle edebileceğini düşünür.

Her neyse bu umumi hastalıktan filme geri dönelim.

Ankara fonda ağır ve kurşuni havasıyla verilmiş.

Sinematografik açıdan bir tek göl sahnesi akılda kalıcıydı.

Doğrusu bu filme ilgi duymamın sebebi Boğaziçinde okurken Seyfi Teoman’ı sinema kulübünden tanıyan Mehmet Durnalının bahsetmesi oldu.

Ankarada çekimleri devam ederken filmden bana bahsetmişti.

Yönetmenin bir önceki filmi ‘Tatil Kitabını’nı beğenmemiştim ve bu filmiyle de Berlin’de Altın Ayı için yarıştığını duyunca şaşırmıştım. Filmi izleyince neden ödül alamadığı açıktı.

Aslında film Çetin’in Ender’e Nihal’in hamile olduğunu söylediği sahne ile başlasa daha iyi olabilirdi çünkü Seyfi seyirciye bir makkufin sunmadan merak edilecek bir düğümü vermeden sıradan hayatları sıradışı bir şekilde anlatacak beceride götürememiş.

Sıkıyor izleyeni.

Bu tarzdan hoşlanan seyirci var mıdır bilmiyorum ama bizden söylemesi.

TÜRK SİNEMASININ GELDİĞİ NOKTADA SON DEĞERLENDİRME

Genel bir değerlendirme yapacak olursak bireysel dil Türk sinemasında öne çıkıyor.

Beylik bir laf olarak ortada gezen yeni filmlerin ya Zeki Demirkubuz nihilizmi ya da N. Bilge CEYLAN sinematografisine öykündüğünü kabul etmiyorum.

Filmler ortada.

Bu yeni dil ve farklılıklar özgün ve orijinal ürün koyma ümidimizi besliyor.

Türk sinemasının seyirci bazında bu yıl kan kaybettiği söyleniyor.

Popüler işler devam etsede Hababamlı, Vampirli tarzda filmler demek ki seyircinin artık ilgisini çekmiyor.

Sanatsal işler Türk seyircisinin ilgisini çekmez amenna ama ağlattığı ya da güldürdüğü kadar birde sahici ve yerli olabilseler.

Bardan, meyhaneden çıkamayan Türk sineması bu sarhoş kafayla nasıl önünü görebilecek merak ediyorum.

Bu sene gişede parlak iş yapan Sadık Kul;Barla, Anadolu Kartalları gibi filmler ya da bu filmleri üreten mekanizmalardan başka ümitle bakacağımız yeni bir ismi doğrusu Çoğunluk’un yönetmeni Seren Yüce‘den başkasını göremedim.

Derdi olanların yeri sinemadır.

Müslümanlara ya da İslamiyete, cemaatlere atıp tutacam diye düşmanlığını bambaşka alemleri överek yapanlar o özledikleri parlak dünyalarına her kulaçta daha fazla yaklaştıklarını hissedebilirler ama sonuçta kendi sahaları olan o sinema salonlarında reel hayatda olduğu gibi kaybolmaya mahkumdurlar.

Bizden söylemesi.

Düşmanlığın alemi yok.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız