TÜRK SİNEMASINDA DİN ADAMI İMAJI-1

Din hayatın en önemli alanlarını kapsar. Doğumdan ölüme dini ritüeller ve inanış biçimleri hem toplumsal hem kişisel hayatımızda en önemli gündem maddesi olmayı sürdürür.

Sinema ise hayata içsel ve dışsal bakış açılarıyla ayna olmaya çalışan ve bunu etkileyici bir dille yaptığı içinde insanların ve toplumların ilgisini çeken bir dinlence,eğlence ve rehabilite edici unsur olarak modern dünyanın vazgeçilmezleri arasındadır. Özellikle toplumların dönüştürülmesinde propogandatif özelliğiyle hem ideolojilerin hemde dini inancını yaymak isteyen müesseselerin dikkatini çekmiştir.

Öyle ki Vatikan bile kendi TV kanalı dışında dünyanın en önde gelen film festivali olan Cannes’de Kiliseler Birliği Özel ödülü gibi ödüllerle sinema dünyasında kendi dininin olumlu propagandasını yapmak isterken Türkiye gibi Müslüman bir ülkede tam tersine sinemanın 2000’li yıllara kadar din ve din adamına yaklaşımının sorunlu olduğu görülecektir.

Türk sinemasının din adamına bakışını bu yüzden iki devrede ele alabiliriz
-1923-2000’li yıllara kadar ki dönem
-2000’den sonraki dönem
Türkiye’de sinemanın 2000’li yıllara kadar din adamına bakışının problemli olduğu sonrasında ise daha hakkaniyetli bir bakış açısının yerleşmeye başladığını söyleyebiliriz.

1923-2000’li Yıllara Kadar Neler Oldu

Türk sinema tarihini açıp inceleyenlerin ilk göreceği filmler tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’un 1922-1929 yılları arasında çekmiş olduğu 13 filmdir ve bu filmlerin 6 tanesi karşımıza kötü karakter olarak olumsuz din adamlarını koyar. Bu filmler Nur Baba (Boğaziçi Esrarı,1922) Ateşten Gömlek (1923), Ankara Postası (1929), Bir Millet Uyanıyor (1932), Ayranoz Kadısı (1928) ve Bir Kavuk Devrildi (1939) filmleridir.

Ankara Postası filmindeki imam karakteri için “irticanın timsali, düşmanların adamı” denilirken aynı şekilde Kurtuluş Savaşı konulu ‘Bir Millet Uyanıyor’ filmi de vatan haini olarak temsil edilen Said Molla ve yandaşlarına karşı Kuvayi Milliyeci bir yüzbaşıyla emir erinin kahramanlık öyküsü üzerine kurulmuştur. İşgalci güçlerle işbirliği yapan hain din adamı Molla Said karakterinin ismi de büyük ihtimal o dönemde despotça sürdürülen ulusal kimlik inşasına karşı itiraz eden Şeyh Said ya da Said Nursi gibi isimlerden dolayı verilmiş olma ihtimali yüksektir.

Türk sinemasının bir çok yapımında olumsuz olarak lanse ettiği din adamı sınıfını başta komedi filmleri olmak üzere sadece başrollerde değil yan rollerde de rahat bıraktığı söylenemez. Örneğin Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı senaryosunu Umur Bugay’ın yönetmenliğini Memduh Ün’ün yaptığı Postacı(1984) filmde müezzin karakteri ailenin içine girmiş menfaatçi bir tiptir. Kızlarını evlendirecek o devrin ‘alamancı’ yani paralı ailenin abisi müezzine bakarak ‘Bize imanlı dürüst bir damat lazım’ derken müezzinin sinsice masum rolü yaparak iştahla çatalı ağzına götürüp yemek yediği sahne laikçi sinemanın din ve din adamlarına bakışını yansıtan zirve sahnelerden birisidir.

Peki 2000’li yıllara kadar din adamına genellikle çarpık bakan Türk sineması hiç dini temalı filmler çekmemiş midir? Çekmiştir ama namaz kılma sahnelerini bile beceremeyen adeta bu tip filmlerin komediye dönüştürüldüğü örnekler çoktur.

Örneğin Haz­re­ti Ömer filminde Hz.Ömer ro­lün­de­ki oyun­cu önün­de dur­du­ğu evin ka­pısı­nı ça­lar. Ev sa­hi­bi “Kim o?” di­ye so­rar. Hz.Ömer ce­vap ve­rir: “Ben
Haz­re­ti Ömer ra­di­yal­la­hu anh.” (1)

Bu tip ticari ve kötü filmlerde sahnelenen sözde dini kişilikleri yüceltmek üzere sergilenen oyunculuğun ve dramatizasyon anlayışının bile dini anlamda ne kadar sorunlu olduğu görülebilir. Örneğin Yunus Emreyle ilgili çekilmiş filmlerdeki Yunus Emre karakterini canlandıran oyuncular bile bu anlayışı bizlere çok rahat gösterir. Bu tip filmlerde ‘kutsal kişilikler’ dünyevi hiçbir endişesi olmayan ‘uzaylılar’ gibi resmedilerek hayatın içinden, yaşanmış gerçek kişiler olmaktan çıkartıp ancak birer masal ve menkıbe nesnesi olarak resmedilmeleri o dönem sinemacılarının dini, adeta realiteden uzak hayatın içinde olmayacak kadar hayal mahsulü bir unsur gibi görmelerinden kaynaklanmaktadır. Hatta bir film setinde yaşanan şu örnek bırakın dinin felsefesini ve hikmet yönünü şekilsel olarak bile ne kadar cahilane yaklaşıldığını gösteriyor;
Türk sinemasının en kıdemli set fotoğrafçısı olarak kabul edilen Güngör Özsoy, bir gazeteye verdiği mülâkatta (9 Ağustos 2009), “Aynı Yolun Yolcusu” adlı filmin çekimleri sırasında, imam rolünü üstlenen iki aktöre yönetmen tarafından bol bol rakı içirtilmesi karşısında duruma müdahele etme ihtiyacı hissettiğini, “Amerikalı rahipler açısından bu durum normal olabilir, fakat Müslüman din adamları asla alkollü içki kullanmazlar, böyle sahneler halkın tepkisini toplar” şeklindeki uyarısı üzerine de “Sen bizim işimize karışma” denilerek setten kovulduğunu anlatır. (2)

Türk sinemasının dramatize anlayışında yatan genel bir hastalık dindar karakterlere de yansıtılmıştır. Türk filmlerinin karakterlerinde keskin bir siyah-beyaz ayrımı vardır ve bu yüzden kötü adam sadece kötü iyi adam da sadece iyidir. Bu hayatın realitesine ters melodramatik bir anlayıştır.Din adamları da her karakter gibi ya tamamen kötü yada iyi olarak verilmiştir. İlerleyen yıllarda din adamlarına dürüstçe yaklaşan ‘Onlarda insandır sevebilir,üzülebilir’temalı filmler çekilecektir. Halit Refiğ’in yönettiği 1987 yapımı ‘Kurtar Beni’ filmi bir hayat kadınının kurtuluşuna vesile olan imamın dramatik hikayesini anlatır.

Türk sinemasının 2000’li yıllara kadar din adamına bakışında adeta resmi tezi niteliği sağlayan film ise cumhuriyet tarihi boyunca üç defa çekilen ‘Vurun Kahpeye’ filmidir.

Halide Edip Adıvar’ın (1884-1964) 1923 yılında yazdığı “Vurun Kahpeye” romanı ilk önce 1949’da Lütfi Akad yönetiminde sinemaya aktarılmıştır. İstanbullu idealist bir kadın öğretmenin Orta Anadolu’da görevli olarak geldiği bir kasabada, Kuvayı Milliye hareketi ve temsil ettiği yenilikçi düşüncelere ölesiye düşman Hacı Fettah adlı bir imamın kışkırtmasıyla halk tarafından linç edilişini anlatan bu filmin ikincisi ise Orhan Aksoy yönetiminde 1963 yılında çekilmiştir.

Halit Refiğ yönetiminde çekilen 1973 yapımı 3. versiyonunda ise filme iyi bir dindar karakter konularak din ve din adamı aleyhtarı hava yumuşatılmaya çalışılsa da hikayenin ruhu bu iyi niyeti sonuç olarak seyirciye yansıtmamıştır.

Bu dönemde dine ve din adamı karakterlerine elbette olumlu yaklaşan yapımlar olmuştur. Başta Milli Sinema akımı çerçevesinde değerlendirilen yapımlar olmak üzere. Bu akımın en önemli ismi olan Yücel Çakmak’lıdır. Çakmaklı yukarıda da Muhsin Ertuğrul filmlerinden yola çıkarak bol bol örneklerini verdiğimiz Türk sinemasının ilk günlerinden itibaren dindarların ve din adamlarının bunlar padişahçı ve Kurtuluş savaşına karşı çıkmışlardır algısını yok etmek için ‘Küçük Ağa’ (1983) ve ‘Sahibini Arayan Madalya’ (1989) gibi filmlerle cevap vermiştir. Elbette onun sinematografisinde sonradan çektiği bu filmler pahalı prodüksiyonlar olduğu için sinemaya başladığı ilk dönemde yapamadığı işlerdir. Sinemaya başladığı ilk dönemde ise sinemasal görüşünü dinden aldığı ilhamla temellendirerek İslamın ruhuna uygun bir şekilde yepyeni hikayeler anlatmıştır. Birleşen Yollar(1970), Zehra(1972), Çile(1972), Oğlum Osman(1973), Ben Doğarken Ölmüşüm (1973), Memleketim(1974), Kızım Ayşe(1974), Diriliş(1974), Bir Adam Yaratmak(1977) gibi filmleri halk tarafından da büyük ilgi görmüştür. O dönemde bu filmler dini hassasiyeti olan seyirciyi herhalde çölde bir vahayla karşılaşmış gibi sevindirmiş olmalıdır.

Sinema din adamı sınıfına bir portre çizdiği gibi dindar insan tanımlamasında ve dini isimlerde de etkileyici bir güç olmuştur. Türkiyede sinemanın bu etkileyici gücüne ait şu istatistik çok ilginçtir;
“Dindarlara yönelik sinemanın bir diğer saldırısı ise dini referanslı isimlerin alaya alınmaları ve sosyo-ekonomik yönden düşük, alay edilen karakterlere verilmeleridir. Bu saldırıdan en çok mustarip olan isim ise Şaban’dır. Nüfus müdürlüğü verilerine göre ülkemizde 1923 yılında 658, 1960 yılında 3365 bebeğe Şaban ismi verilmişken bundan sonra sayı sürekli azalmakta ve 2009 yılında 113’e düşmektedir. Ayrıca özel televizyonların açıldığı ve Şaban adıyla alay edilen filmlerin ekranlarda sürekli döndüğü 1990’lı yıllardan itibaren her yıl yaklaşık 100 kişi mahkemeye giderek Şaban olan adını değiştirmiştir.”(4)

Buradaki Şaban ismi Kemal Sunal’ın şahsında bir çok filmde yer alan saf,köylü karakterin adıdır.Bu istatistiği veren yazar bu tipte isimlerin seçiminin hiçte masum olmadığını ve bilerek verildiğini düşünmektedir.

Aynı şekilde Recep ismi de medenileşememiş,kaba ve köylü insanlara uygun bir isimdir imajını verecek şekilde gişe rekortmeni Recep İvedik filmlerinde kullanılmaktadır.

Recep,Şaban ve Ramazan. Bu üç mübarek aydan geriye kalan bir tek Ramazan ismi bu olumsuz imajinasyondan birazda başrollerinde Kadir İnanır’ın oynadığı ‘Tatar Ramazan’ serileriyle kurtulmuşa benziyor.

TV yapımlarında başta TRT’nin tek kanal olduğu dönemlerde ‘Hanımın Çiftliği’ gibi dizilerde olumsuz din adamı karakterleri büyük tepki çekmiştir ama dindar insanların sinemadan uzak durması bu tip yapımlara karşı alternatif filmler üretmelerine engel olmuş bir elin parmağını geçmeyecek sayıda yönetmenlerin çile dolu üretim süreçlerinden sonra dine olumlu bakan bazı yapımlar ortaya konulabilmiştir.

Bu anlamda dini hassasiyetlere uygun milli ve manevi değerlere önem veren filmleri kategorize etmek için kullanılmış olan Beyaz Sinema ya da Milli Sinema diye adlandırılan akımın 2000’lere kadar en önde gelen yönetmenleri Mesut Uçakan, Salih Diriklik, İsmail Güneş gibi isimler olmuşlardır. Yücel Çakmaklı’nın iki bölümlük “Minyeli Abdullah(1989 ve 1990)”ı ve “Sahibini Arayan Madalya”(1989)sı; Mesut Uçakan’ın şapka inkilabında asılmış olan bir din adamı olan İskilip Atıf Hocayı anlattığı ‘İskilipli Atıf Hoca’ yada diğer adıyla ‘Kelebekler Sonsuza Uçar’ı(1993), o dönemde okullarda başörtüsü yasağını anlattığı “Yalnız Değilsiniz” (1990) filmleri; Metin Çamurcu’nun “Bize Nasıl Kıydınız?”(1994), İsmail Güneş’in “Beşinci Boyut”(1993), ve Nurettin Özel’in “Garip Bir Koleksiyoncu”(1994) gibi yapımları öne çıkan çalışmalar olmuştur.Özellikle Salih Diriklik bir TV yapımı olan ‘Danimarkalı Gelin’(1993) dizisiyle islami hassasiyet taşıyan filmlerin vazgeçilmezi olan derin hüzünden uzak daha dinamik ve o dönemde dindarların toplumsal hayatta çokca rastladığı durumları gerçekçi ve başarılı bir dramatizasyonla aktardığını görüyoruz.

Türk sinemasında birkaç iyi örnek dışında olumsuz din adamları tipolojisi 2000’li yıllara gelindiğinde biraz da siyasi iktidarın oluşturduğu atmosferle durma noktasına gelecektir.

(2.ve son bölümle bitecek)

1- Sinema ve Din: Türk Sineması Örneği Yalçın Lüleci, www.bisav.org.tr/userFiles/yayinlar/makaleler/Sinema%20ve%20Din.doc (Linke Ulaşma tarihi 30.03.2014)
2- ‘Türk sinemasında din adamı’ dosyamız bu ayki ‘Din ve Hayat’ta, Ali Murat Güven, http://yenisafak.com.tr/sinema/?i=217563, (Linke Ulaşma tarihi 30.03.2014)
4-Mehmet Akif Enderun, Beyaz Perdenin Din Algısı, Işık Yayınları, İstanbul 2011, s. 132-134

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız