TATİL OLUR BİZ DENİZE GİDERİZ -SON

Geri geldiğinde Serkan, yüzünden düşen bin parça. Bize haram mı yoksa bu güzellikler?
-Baba 100 Avroymuş günlüğü…

Kafamda bi hesap yaptım. Üç dört gün kalabiliriz, bu otelde.
-Hepimize mi?
-Yok baba! Kişi başı.
Beş kişiyiz. 500 Avro. Odayı mı satacaklar bize. Bu Ruslar nerden buluyor parayı? Hayret.
-Onlara 20 Avroymuş.
-Niye?
-Ben de sordum. Kampanya ile geldikleri içinmiş.
Vatan haini bu otelciler. Millet düşmanı. Soyguncular. Kendi ülkemizde soymaya çalışıyorlar bizi. Bu yaşıma geldim, benim görmediğim güzelliklerin tadını yabancılar çıkarıyor. Moskoflar bile Sibirya’dan gelip buluyorlar, Türkiye’de yaşanacak yerleri. Bize hepten yasak bu güzel yöreler.

Birden çirkin göründüler gözüme. Sanki erkek gibi kardeşim Rus kadınları. Güzel değiller, çekici. O da dükkanda ne varsa vitrine yığdıkları için. Katerina hepsi bunların. Bizim de Baltacı soyumuz.
Söylene söylene çıktık otelden. Erkân’la Gülkan da acıktık diye sızlanıyorlar. Öfkeyle döndüm arka koltuklara. Eşşek kadar çocuklarsınız. Sabredin biraz. Oyuna dönün siz. Yanlarında anneleri de dizlerine dürttü. Kızdırmayın, şu zalimi. Durun bakalım. Kalacak yer bulalım da bakarız çaresine.

Türkiye Mayorka olmuş arkadaş. Hangi otele sorsak 100 avrodan, 150 Dolardan aşağı yer yok. Gün dönmeye başladı. Biz hala otel derdindeyiz. Artık arabadan inmeden otelin şatafatına bakarak, bunu geçelim kazıktır, diyoruz. Bu bize uygun değil, geç. Onu geç, bunu geç. Akşam vakti girdi. Bizim ilçedeki Huzur Oteli gibi bir otel bulmak ne mümkün. Ulusta on liraya bile kalabileceğin oteller var. Orası başkent, burası dağ başı. Haydutlar. Dört tarafı denizle çevrili ülkemize değil de Paris’e, Şanzelize’ye geldik sanki. Monako Prensliğine. Halk gelmesin diye mahsus yükseltiyorlar fiyatları. Elin gâvuruna sunulan bizden esirgeniyor.

Yol boyu yavaş yavaş gidiyoruz. Çevrede uygun bir yer bakınarak. Gez gez bir yere kadar. Karardım kaldım. İsmimle müsemma oldum yani. Zakkum çiçekleri de olmasa kapkara bir gün olacak.

Küçük bir köyden geçiyorduk. Kaldırımda yürüyen birini gördüm.
-Dur, dedim Serkan’a, çek arabayı sağa. Hızır, olsa olsa yörük donunda (kılığında) görünür insanlara. Hesabı olmadan akıl verecek varsa o da bir yörüktür.
Mübarek insanla konuşup döndüm arabaya. Herkes merakla ağzımın içine bakıyor. Benden bir açıklama yok. Yol tarifini unutmamak için konuşmuyorum. Sadece sağa dön. Sola dön. Burada bir tabelası olacakmış! Filan.

Nihayet bulduk, Yörük kardeşimin söylediği oteli. Siz halktan insanlarsınız. İslami otele gidin, sizin için en iyisi, demişti. Burası diğer otellerden de ihtişamlı. Her bir milletin bayrağı dalgalanıyor, nazlı nazlı. Bina Titanik gibi devasa bir gemi şeklinde. Serkan, batmasın sonra baba, diye dalga geçti. Lan, o denizdeydi. Bu kenarında, diye azarladım. Zaten kafam ağrıyor, ateşim kolumdan bütün vücuduma yayılmış. Aldılar da bizi, otel beğenmiyoruz!

Arabayı parkedip lobiye girdik, hep birlikte. Allah’ım, karşımızda krallara layık bir saray. Salon bizim köyün arazisinden geniş. Ortada çay-kahve ikram yeri. Her köşede koltuk takımlarına kümelenmiş, saray erkânı. Aralarında kefiyeli maşlahlı Araplar bile var. Suudlu ise gördüğümüz adamlar, sülalenin bütün mallarını satsak kalamayız biz burada. Adamlar, altın klozet istiyormuş. Allah Allah, gazetede okuyup geçmiştim kaç sene önce. Bak şimdi o haber hafızadan çıkıp geliyor.

Bahriye ve çocukları lobideki koltuk takımından birine götürüp, siz burada oturun, dedim. Çekinerek oturdular, emanet gibi ucuna ilişerek. Kalbim tıp tıp atıyor. Bir ezan sesi çınladı. Yatsı olmalı. Allah’ım dedim, mübarek beldelerdeyim herhalde, ezan hürmetine bir kapı aç.

Serkan’ı yanıma alıp resepsiyona dayandım. Anan aşağı baban yukarı, kişi başı elli avroya yer bulduk. Hepimiz tek odada kalacağız. Çocuklara ek yatak çıkaracaklar. Hemen ödedim, sağlam olsun neme lazım. Paramız iki güne yetti. Buna da şükür. Hevesimizi alıp döneriz ne yapalım? En iyisi, geç de olsa akşam yemeği verecekler.

Sevinçle havalara zıpladı çocuklar. Burada aqua parkı, çocuk havuzu, kadın erkek ayrı havuzlar varmış. Yemekler açık büfe. Ne çabuk, kimden öğrendilerse. Soğumadan yemeğe geçin, dediler. Birkaç çeşit yemek vardı. Yol yorgunu, gecenin o saati, ne yesek, tadına doyamadık. Sonra bir ‘bellboy’ derlermiş, önümüze düştü. Odamıza doğru yola çıktık. Beş kişi nasıl bir arada kalırız? Köyde bile çocuklar ayrıydı.

Aman Allah’ım, odaya bir girdik, bizim evin salonunu ikiye katlar. Ebeveyn yatağı kamyon kasası kadar geniş. Bahriyeyle buluşmak Âdem’le Havva’nın buluşmasından uzun sürer. Sakat kolla, üç gardiyanla akla bile gelmez. Yatağın büyüklüğünü anlatmak derdim. Yoksa başka meramım olduğundan değil. İki de açılır kapanır yatak getirdiler. Benim aklıma bile gelmedi. Bahriye bir yirmilik verdi çocuğa. Yok bellboya. Sonunda bir sığınak bulduk. Şükrettim Allah’ıma. Bugün ilk defa rahat bir nefes aldım. Yatar yatmaz da uykuya teslim oldum. Deliksiz uyumuşum.

Sabah uyandım, yalnızım. Nerede bunlar? Tek elimle yarım saatte ancak giyinebildim. Dün sıcağı ile telaş arasında aldırış etmemişim. Bugün sızı dayanılmaz. Tek başına giyinebildiğime şükredip lobiye indim. Lobide karşılaştık, Bahriye de beni uyandırmaya geliyormuş. ‘Çocuklar kahvaltı masasında. Biz de gidelim, dedi. Yüzünde güller açıyor. Ne şanslıyım diye düşündüm. Ben nerede bulurum, Bahriye gibisini. Ne güzel. Düğünümüzde böyle gülerken görmüştüm bir defa Bahriye’yi. Ogün bugün hayat gailesi, gün görmemiş demek ki.

Yemek salonuna bir girdim, ana-baba günü. Her bir yanda upuzun tezgâhlar. Ben diyeyim beş yüz siz deyin bin çeşit yiyecek. Tabaklara tepeleme dolduran masalara geçiyor. Bahriye beni çocukların masasına götürdü. Vay hayvanlar vay. Ne varsa masaya yığmışlar. Afrika’da olsa bir kasabayı doyuracak yiyecek, sadece bizim masada. Ne bu lan, aç gözlüler, dedim. Daha fazlasını, otel ücreti içinde aldılar, diye bağrıştılar bilmiş bilmiş.

Terzi kendi söküğünü dikemez, derler, doğruymuş. Pırtıcı olacağım bir de. Ne şort getirmişiz, ne bikini. Otelin marketi var oradan alalım dedi çocuklar. Şort elli lira. Ben iki oğlan etti mi, 150 lira. Kıza bikini 150 lira. Bu ne kardeşim dedim. Ulusta biz şortu 5 liraya bikiniyi 10 liraya satıyoruz. Bunlar nano teknoloji su tutmaz, diye ukalalık yaptı satıcı. Bahriye’ye bikini al dedim, 150yi göze alıp. Nasıl olsa kadın erkek ayrı burada. Haşema diye tutturdu. 500 liraymış. Müslümanlık niye pahalı kardeşim. Mazbut otel işletiyorsunuz bir de. Ben otelden ayrı kiracıyım, diye savundu kendini. Meğer Bahriye o ihtişamlı bedeni ile bikiniye girmek istememiş. Ne de olsa namus timsali. İnsan kendini çıplak nasıl gösterir insanlara, hemcinsi bile olsa, diye hicap ediyor. Peki, paraya kıyıp ona da haşema aldık. Giyince Macar salamına benzer herhalde, diye içimden gülerek atlattım alışveriş şokunu.

İki günün beyliği beylik diye düşündüm. Çocukların otelde aqua kaydırakları başta kullanmadıkları hizmet kalmadı. Sanki denizde doğdular. Anlattıklarına bakarsan, kelebek, kulaç, kurbağalama yarışmadıkları alan kalmamış. Otelin kadın hocası varmış. Bahriye, yüzme öğreniyor. Zaten zeki, çalışkan kadın. Bir şeyi görmesin, hemen kapar.

Birden çevrem boşaldı. Çocuklar sabah kalkıyor, yatana kadar göremiyorum. Bahriyeyi de yemekten yemeğe. Yiyin için israf etmeyin yazıyor her duvarda. Dinleyen kim? Müslümanlar cenneti bu dünyaya taşımış, haberimiz yok. Ben sanki bizim mutfaktan yer gibi canımın çektiği, bitireceğim kadar alıyorum tabağa.

Bahriye her bir yemeği, tatlıyı öğrenmiş. Bu krem patisiyer, bu karides, istiridye ve kalamar. Yanında humus, muhammara, kırmızıbiber ve kabak çiçeği dolması, vişneli yaprak sarma, akdeniz baharatları ile marine edilmiş rezene yatağında yeşil sebzeli ’risotto’, siyah havuç ve kuşkonmaz, ayva yatağında, fesleğen sos ile lime sorbe, bıldırcın dolması, krep kanepe, parmesanlı kabak, tavuklu volovan diye getiriyor. İnsanevladı Ademden bugüne yiyecek diye ne üretmişse, hepsi otelde elimizin altında. Tatil boyunca sol elle döke saça yememe müsaade etmedi. Kaşıkla bebek gibi besliyor beni. Evin şımarık büyük çocuğuyum adeta. Bu zamana kadar böyle özen, ilgi, sevgi görmemişim.

Bahriye’nin namı, şu kara çirkin adamı elleriyle besleyen güzel kadın. Böylece şöhret oldu otelde. ‘Allah herkesin karısını böyle vefakâr eylesin’ duaları geliyor çevreden. Herkes gıpta ile bakınca daha da şımarıyorum. Sanki büyük ikramiye bana çıkmış.

Denize getirdim ya. Yüzme de öğrendi ya. Mutfağa girmeden, bulaşık yıkamadan bin bir çeşit kahvaltı yapıyor, yemek yiyor ya, minnettarlığını böyle gösteriyor, güzelim. Harbi kadın sonuçta. Yoksa benim kahrımı kim çeker? Cimriliği mi? Zalimliğimi?
Otel, o güne kadar bilmediğim bir pencere açmış bana. Kardeşim bizim hayat da matah değilmiş. Yaşayanlar yaşıyormuş işte. Bize de iki gün olsun nasip etti Yaratan. Hamdolsun. İsraf da olmasa iyi olur. Yüreğimin yağı eriyor, çöpe dökülenleri gördükçe. Zenginlik nimete nankörlük mü olmalı? Azap yine benimle yani. Ye iç eğlensene. Yok, ille düşünecek, dert edecek bir yön bulmalıyım.

İki gün rüya gibi gelip geçti. Ben yavaş yavaş toparlanıyorum. Kahvaltıdan bu yana odadayım. Eşyaları valize tıkıyorum tek kolla. Saat on iki olsun çıkarız, kararındayım. Çocuklar hiç oralı değil. Onlarınki normal, ardı önü genç nihayetinde. Fatura ödemek akıllarına gelmez. Ya Bahriye, ona n’oluyor? Tedbirli, tutumlu kadındır. Şimdiye kadar yola hazır ederdi her şeyi. O da mı rüyadan uyanmak istemiyor yoksa? Para olsa, hadi kalalım biraz daha diyeceğim. Güneş gören kar gibi eridi meret. En iyisi edebimizle Ankara’ya dönmek. Bunun iki günü de bir iki ayı da. Nefsi körelttik, nasibimizde olanı yaşadık. Kadrini bilene yeter de artar bile.

Saat iki, sonra üç oldu. Bizi kapı önüne koymaları lazımdı. Düşünmekten başıma ağrılar girdi. Revirdeki hemşirenin değerli bir insan gibi koluma taktığı askılığa doldurduğum buzlar eriyor, ateşimden. Ne oldu acaba? Otel yetkilileri bize kıyak mı geçiyor yoksa? Olur mu Esvet diyorum, kendi kendime. Hiçbir şey karşılıksız olmaz. Sonra parasını isterler rezil oluruz. Hafakanlar geçiriyorum, oturduğum lobide. Onlar kovmadan edebimizle gidelim diye danışmaya koştum. Süresi bitenler kaçta çıkar otelden? Saat 12’ye odaları boşaltması lazım. Ter bastı beni. Biz çıkış istemeyince, demek ki kalacaklar diyecek, sonra parasını isteyecekler. Resepsiyona nasıl vardım bilemedim o telaşla. Zehir olacak bu tatil bana.

-Kardeşim bizim çıkışımız gecikti, bugün ayrılacağız.
– Oda numaranız kaç beyefendi? Söyledim. Bilgisayara baktı. Sizin odanın önümüzdeki yedi gün ücreti ödenmiş. Kim ödemiş? Orasını bilemiyorum. Nakit ödenmiş.
Allah Allah! Aldı beni bir düşünce. Kim ödedi? Yemek salonunda sağ kolum askıda, yemek yedirirken Bahriye’yi gören bir hayır sahibi mi? Burada hayır yapmayı düşünecek birilerini göremiyorum. Onlar dünyanın cennetine gelmiş artık. Muradına kavuşan niye sevap işlesin ki? Cennetin tadını almak varken, hayır akla gelir mi artık?

Harıl harıl Bahriye’yi arıyorum. Bahriyeyi ara ki bulasın. Havuzda stajını tamamlamış, araziye, denize yüzmeye gitmiş. Bu kadın korkuyu, utanmayı, tedbiri, tasarrufu hepten bıraktı diye öfkelendim. Aramaktan başım döndü. Kadınlar bölümü dikenli tellerle çevrili. Erkeklere yasak. Onu bulmaktan umudu kestim.
Çocukları arıyorum çaresiz. Aqua parkında yüz metre yüksekten bırakıyor kendini Serkanla Erkan. Çığlık ata ata iniyorlar aşağı. Yetişeyim diye koşuyorum, bir bakmışsın yine tepedeler. Düştükleri havuza dayandım. Elimden kaçamazlar. Bu sefer beni görmezlikten gelip öbür taraftan dolanıyor, yine kaçıyorlar. Sesleniyorum duymuyorlar.

Var bende bir uğursuzluk. Görünmez mi oldum yoksa? Onlardan da umudu kestim. Kızımı arıyorum, göz aydınlığımı. O da kadınlar bölümünde çocuk havuzunda. Kapıda bir görevli yakaladım. Gülkan içeride, babası çağırıyor. Alıp gelir misin diye yalvardım. Aile şerefimiz söz konusu, bile dedim. Ciddiyetine inandırmak için. Sağ olsun, getirdi. Sütbeyaz kızım olmuş zenci güzeli.
-Kızım size n’oluyor, anneni bul gel, diye kükredim.
Hınzır bir gülüşle yaklaştı bana, elimi tuttu. Öfkem silindi gitti. Dayanamam bu kıza. Zaten evdekiler olmayacak şeyleri ona söyletirler. Herkese direnirim aslanlar gibi. Hele aksiliğim tutunca. Yine de bu kıza dayanamam.
Baba bir şey söyleyeceğim, kızmazsan. Kızmam kızım söyle sen! Yemin et. Neye yemin edeceğim? Sesimi yükselttim. Sahte bir öfke pozu takındım.

Böyle yaparsan söylemem bak. Meraklandım doğrusu. Var bir bildikleri. Çocuk bile her şeyi biliyor, bir ben habersizim. Annem burma bileziğini bozdurdu. Yedi günlük ücreti ödedi. Serkan abim Alanya’da paraya çevirmiş. Kolumda bileziğin ne faydası var, çocuklarım gün görsün. Ne zaman nasip olur bilemeyiz. Bi daha mı geleceğim dünyaya, diye. En çok da biz ısrar ettik baba. Kızma n’olur?
Gülkan’ın masum gözlerine, gözlerinde uçuşan mutlu kelebeklere baktım. Ben bu kelebeği nasıl ezerim? Hadi sen havuza git o zaman, dedim.

Dönüp yürüdüm. Gözyaşlarımı görmesin diye. Rezil olacağımıza bilezik gitsin. Odama çıktım koşarak. Bahriye. Okyanus gönüllü kadın. Bileziği ona almıştım zaten. İstediği gibi harcar. Kızmak bir yana oynayacağım neredeyse. Oynamak yerine sessizce ağladım, içlenerek. Bir baba ne için yaşar? Çocukları, karısı için. Onlar mutluysa gerisi boş.

Bilezik boşa gitmedi. Yüzmeyi tastamam öğrendi Bahriye. Kadınlar arasında yüz metre balina yarışında birinci bile gelmiş. O kadar pişirmiş işi. Çocukların şahadeti böyle. Analarına dair. Bana göre hava hoş. Mutlu olsun da. Geldiğimize değsin de.

Rahatladım ya otelin her katını geziyorum artık. Ben de keşfe çıktım, anasını satayım. Denize girmem mümkün değil. Bari görgüm artsın. İşte burası SPA imiş; Türk hamamı, sauna, buhar odası, tuz odası. Şurası mescit. Spor salonu. Alttan yukarı geziyorum oteli. Titaniğin güvertesi de varmış. Çıktım ki oraya, önümde derya deniz. Masmavi. Yerle gök buluşmuş, dünyanın dudakları gibi. Esnaf dünyasının dar koridorlarından, sonsuzluğa açılan kapı önümde. Kanat çırpsam uçacağım.

Güvertenin yan tarafına geçince ne göreyim? Bitişik otelde güzeller geçit yapıyor. Ceylanlar gibi sekerek. Havluya sarınan kuğular gibi denize gidiyor. Denizden gelenler, yunus balıkları gibi oynak, kıpır kıpır.
Yüksekten bakınca gördüğüm, iki oteli tel örgülü duvarlar ayırıyor. Sahilde duvar yok. İndim kaptan köşkünden doğru sahile. Komşu otel güzelleri, dünyanın yaşanılır bir yer olduğunu ihtar edip duruyor. Bizim hanımlar celal sıfatı taşıyorsa bunlar cemal. Coşkun sel oldu içimdeki insan sevgisi.

Sahilde şezlonglar var. Oturdum birine. Dalgaların sesini dinliyorum. Bahriye, çocuklar kendi âleminde. Ben de teselli fırsatı buldum işte. Kafamı dinleyeyim. Tefekkür edeyim. Dünya cehennem değil. Müslümanlar bile ahirete kadar sabretmeyip yeryüzü cenneti kurmuşlar. Ben de o bahtiyarlar arasındayım. Bizim otel cennet ama çok mazbut. Bitişik otel, cennetin harem kısmı. Hurilerin kaldığı. Kaçamak bakışlar atıyorum. Sinemada televizyonda seyirlik güzeller, burada dünya gözüyle görecek kadar yakınımda. Elimde kâğıt kalem olsa her birinden imza isterdim. Islak imza!

Sahilde de keşfedilecek şeyler varmış. Banana, ringo, paraşüt ve sörf yazıyor bir kulübede. Asıl büyük ilgi jet-skilere. Deniz motoru yani, jet ski dedikleri. Jet ski’ye bineceğim ama korkuyorum. Binenleri gördükçe. Yüzme bilmiyorum bir yandan. Bir kolum sakat, öte yandan. Ben hakkından gelemem bunun.
Yarım saate yüz lira istiyor, görevli. Ne bu dedim, pahalı bularak. Bunlar deniz harley-davidson’u diyor, başka bir şey demiyor.
-Evladım, dedim, sen sür beni de arkana al, bir tur at. Elli lira vereyim. Kabul etmedi önce. Muhabbeti ilerlettim. Deniz komandosu imiş askerde. İki gün sürekli ısrar edince tamam dedi nihayet. İyi insanlar tükenmemiş dünyada. Allah başını göğe erdirsin.

Can yeleği giydirdi bana. Çalıştırdı jet skiyi. Arkasına atladım. Tek elle ne kadar sarılabilirsem tutunacağım. Denizde bir tur atıp geleceğiz. O nasıl bir canavarmış. Zaptedilmiyor. Genç profesyonel, iyi de sürüyor. Önce temkinliydi hızımız. Sahilde durduğu gibi hantal değil jet ski. Denizde o su fışkırtarak uçan sarsıntının verdiği zevk insanda ne tedbir ne akıl bırakıyor. Kaptırdı gidiyoruz. Kapılan biziz aslında. Sanki suda değil bulutların üstünde uçuyorum. Sarhoş ediyor insanı. Zevkten bayılacağım.

Dönüş için keskin bir spin atırdı jet ski’ye. Ben orada koptum sarıldığım bedenden. Önce havada uçtum, kanatlarım var sanki. Sonunda o zalim yerçekimi, denize çarptı bütün hızıyla. Can yeleği var ama nasıl çırpındıysam batıyorum. Tuz, yanık kolumu kerpetenle söküyor. Çığlık atıyorum. Tuzlu sular boğazımdan aşağı bendini yıkan sular gibi akıyor. Duba gibi şiştiğimi hissettim. Bahriye’ye damacana dersen sen de deniz dubası olursun. Bir batıp bir çıkarak. Son hatırladığım bu. Sonra bilincimi kaybettim.

Hiçbir şey hissetmiyorum. Bedenim yok. Patlayan ampulün son parıltısındaki sönük ışık gibi bir şey beynimde kendime dair hatırladığım. O ışıktan görebildiğim, bir yunus yaklaştı bana. Büyük bir tebessümle. Hızır Yunus balığı şeklinde de görünüyormuş darda kalana. Göğsümü kuşattı sağ eli ile. Sahile doğru yüzüyor. ‘Sağolun’ diyorum. ‘Dont panik tavariş, diye cevap veriyor. Don’t talk tavariş. Şükran tavariş, diyorum karşılık olarak. Konuşma beynimde. Dudaklarımı kıpırdatamıyorum. Sesim yok. Ellerim yok. Ayaklarımı hissetmiyorum. Yüze yüze yunus beni kumsala çekti. Gemiyle çekilen römork gibi. Yüzükoyun yatırdı. Sular fışkırdı ağzımdan. Ağzım yok. Tuzlu su yakınca bir ağzım olmalı diye var sayıyorum. Sırtüstü yatırdı. Allah’ım, ölmüşüm ben. Bir melek yaklaştı. Üzerime eğilirken vitrinin tamamı ile. Suni teneffüsle yalan dünyaya döndürdü. Beynim, bedenime kollarıma söz geçirmeye başladı. Bak elimi kaldırabildim. Ayağım kımıldadı. Ya sunî değil doğal olsaydı o nefes. Yirmi beş yaşına kadar dönerdim herhalde.

Hızır, gelen ambulansa teslim edene kadar ayrılmadı yanımdan. Zaten dönmüştüm dünyaya. Rüyadan uyanır gibi. Anesteziden ayılan hasta gibi. Alnımdaki bütün kara yazılar, silindi kavlimce. Beyaz sayfa açmaya kararlıyım artık. Kara kalem kullanmayı bırakacaktım hayatımda. Kara yazılı kaderin son sayfasına geldiğimi anladım bu kurtuluşla. Öyleyse Kara olan adım da Beyaz olmalı.

Hızır bekliyordum Hızır acil geldi. Yenecek tuz ekmeğim varmış daha. Sağlıkçılar hastanede yarım saat gözlem altında tutup geri gönderdiler. O gün başka bir çağrı almamışlar. Ben bütün Türkiye’nin belalarını üstüme çektim, millet selamette olsun yeter ki, dedim. ‘Ne mübarek insansın’ diye dalga geçtiklerinde kalbimde bir genişleme hissettim. Erenlerden olduğuna şahit bulan derviş gibi. Uğurlu geldin bize, bugün senden başka iş çıkmadı, dediler. Hastayı alır ama geri teslim etmezlermiş adresine. Beni bıraktılar otele. Kimseye anlatmadım bunu. Hele ki Bahriye’ye.

Rüyalar âlemindeki tatilimizde ailece mutluluğu bulmuştuk. Bana yeni bir hayat bahşedilmiş, ikinci bir şans yakalamıştım.
Herkes gözüme melek görünüyordu. Özellikle Bahriye. Çocuklar şen şakrak. ‘Titanik batsa yüzeriz karaya kadar baba’ dedi Serkan. Biz de diye çığrıştı diğer ikisi.

Bahriye, çok teşekkür ederim Esvet dedi. Ömrüm oldukça unutmayacağım bu haftayı.
Ne var bunda teşekkür edecek. Bu tatil senin ikramın aslına bakarsan. Her sene gelelim, istersen. Ne olacak ki? Bir kaç bileziğin de var, hazırda. Sana yenilerini de alırım. Uzandı Bahriye, çocuklar var demedi, yanaklarımdan öptü.
Ömrüm taksit ödemekle geçmişti. Bu hafta bütün borcun bittiğini anladım. Artık önümüze bakacaktık. Geleceğe. Yeryüzünde cennetin nimetlerini tatmış bahtiyar kullar olarak.

Seneye yine gelelim, dedi çocuklar.
Yalnız kurbanı keser, bayramdan sonra geliriz Allah korusun bu sefer de iskeleden filan düşerim denize. Dedim bir umutla.
Ben seni kurtarırım kurban olduğum, diye atıldı Bahriye. Gözleri ışıl ışıl, güvenle.
O zaman düşmem dedim içimden. Sevindiğimi söyleyemem. Bön bön bakıp “yüzme de öğrendin, emin ellerdeyim sayende” dedim Bahriye’ye. Kurbanlık sığır gibi başımı salladım.

SON- THE END-

Mustafa EVERDİ
Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 5

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız