TARKOVSKİ SİNEMATOGRAFİSİ -III-


Andrei Rubley Rusya’da 1360- 1427(30) yıllarında yaşamış bir ressam. O dönemde her şey kilisenin emri altında olduğu için Rubley’in ressamlığı da bir nevi kilise ressamlığı.

İşte Tarkovski 1966 yapımı bu filmiyle Rus kilisesi tarafından aziz ilan edilmiş bu sanatçının hayatını Rus tarihiyle beraber bizlere anlatır.

Film sanatçının hayat hikayesine odaklanırken doğrusu 3 saatlik sürenin sıradan seyirciye sıkıcı gelebileceğini düşündüm. Bu uzun hikayede özellikle sanata ve ya dine ilgi duyanlar için güzel diyaloglar ve ilgi çekici sahneler var. Fakat dediğim gibi bu konulara ilgi duymuyorsanız sıkılma ihtimaliniz yüksek.

Diyaloglardan bir örnek vererek filme giriş yapalım;

-Görüyorum ki zeki birisin.

-Yani, bu iyi bir şey mi?

-(Kiril) Cahil olup ta, başkasının kalbinin, sana rehberlik etmesi daha iyi değil mi?

-(Yunan Theophanes) Bilgeliğin arttığı yerde keder de artar……ve bilgisini arttıran,derdini de arttırır.

Filmin giriş sahnesi sürrealist bir tarzda havadan çekimlerle yapılmış. O tarihe göre çok farklı ve yeni bir sinema dilini müjdeleyen havasıyla ilgi çekici.

Film, yokluk, savaş, halkın eğlence dünyası, hakikati arama, kiliseye başkaldırıp manastırdan ayrılan din adamı, çapulcu Tatarlardan aldığı yardımla Rusya’yı yönetmeye azmeden zalim prenslerin katliamlarına kadar hayatın bin bir türlü rengi arasında tüm bu renkleri kalbinde damıtıp fırçasına döken bir sanatçının yaşamını ona sempati duymamızı isteyerek anlatır Tarkovsky ve işin aslı anlattığı bu sanatçıda bir nevi kendisidir.

Dışa hükmedenin iç olduğunu bilen Tarkovsk A.Rubley’de bunu yapmaya çalışıyor ama zamanın ruhuna ve diline göre bu içsel macera zayıf kalıyor.

Olaylara direnen ve kalbinin duyumlarına göre hareket etmek isteyen Rubley’in o acılarla dolu Rus dünyasında bu eserleri çıkartmasının ne kadar büyük bir başarı olduğunu hissettirmeye çalışırken kendisinin de o zaman ki adıyla SSCB’de yaşadığı ortam ve sinemasal anlatımda karşısına çıkan zorluklardan bahsediyor olsa gerek.

Gerçi Tarkovsky’nin her türlü desteği aldığı ve bu konudu bir sıkıntısı olmadığı söylense de neticede Rusya’dan gitmek zorunda oluşu yıllar boyunca bu filmleriyle ilgili fikirsel anlamda yaşadığı sıkıntılardan kaynaklandığı bilinen bir gerçek. Nitekim film 1971 yılına kadar Sovyet yetkililerce yasaklanmış.

Sadece finali evet filmle ilgili en çok bahsedilen bölüm burasıdır belki. Siyah beyaz filmde Andrey Rubley’in eserlerini finalde tarayan kamera birden renklenerek bize Rubley’in yaşadıklarını adeta iliklerinize kadar hissettiren bir atmosfere sokuyor. Tarkovsky’nin tarzıdır bu. “İvan’ın Çocukluğu” filminde de aynı tarzda etkileyici belgesel görüntüler ile bitirir filmi.

ANDREİ RUBLEYDE SİYAH BEYAZDAN RENKLİYE GEÇİŞ SAHNESİ

Film boyunca katliamlar, halkın çektiği sıkıntılar, diz boyu sefaleti izlerken bu kadar acılar içerisinde bir sanatçı nasıl bir sanat eseri ortaya koyabilir diye düşünmeden edemiyorsunuz.
Bu sorunun cevabını bir röportajında şöyle vermiş Tarkovsky;

“Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedeni de bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak, ama daha da gerekli…..
İnsan var olduğu sürece üretme isteğide olacaktır. İnsan kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yapmak için girişimde bulunacaktır. İşte onu yaratıcısına bağlayan şey burada. Nedir bir eser ortaya koymak? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor; Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picassonun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.

– Dünyanın bir anlamı olduğunu öne süren sanattan başka sanat yok mu sizce?

-Tekrarlıyorum, sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar.”

Filmle ilgili son olarak aklımda kalan magazinel birkaç konu var. O döneme göre bir hayli pahalı olan prodüksiyonda olayların inandırıcılığını artırmak için hiçbir masraftan kaçınılmamış adeta.

Örneğin filmde yanan inek sahnesi çok etkileyiciydi. İMDB triviada yazdığına göre asbest kaplanarak yakılmış hayvana zarar verilmemiş ama bir baskın sahnesinde zavallı bir atın merdivenlerden düşüp ölümü var ki ‘bunu nasıl çekmişler’ demekten kendinizi alamıyorsunuz. İMDB’de trivia’da yazıldığına göre at zaten mezbahaneye getirilip kesilecekmiş film ekibi atı satın alarak bu filmde öldürmüşler.

Birde kilise çanının yapıldığı sahnede genç ustanın o dev çanı başarıyla bitirdikten sonra ağlayarak yere serildiği ve o anda yaptığı itirafta çok acı verici ve sarsıcı geldi bana.

Kilise çanı yaptırmak için köylerine gelen prensin adamlarına usta olan babasının öldüğünü söyler ve çan yapma sırrını kendisine anlattığını ve işin kendisine verilmesini adeta yalvararak ister. Tereddütten sonra çan yapım işi bu genç ustaya verilir.

Yüzlerce kilo gümüşün eritilmesi, çanın kalıbının döküleceği devasa çukurun kazılması keza kalıp için aranan çamurun zar-zor bulunması gibi bir hayli zahmetli işlemlerden sonra çanın yapımı gerçekleşir. İşte tüm bu yaşanan sıkıntılardan sonra ki genç ustanın itirafı sizi de şok eder.

Son bir notta Tarkovsky ile beraber filmin senaryosuna sonradan meşhur bir yönetmen olacak -bizde daha çok Sylvester Stallone ile Kurt Russell’ın rol aldığı Tango ve Cash (1989) filmiyle tanınan- Andrei Konchalovsky imza atmış. Andrey Rublev rolünü ise Tarkovsky’nin ilerde gedikli oyuncusu olacak Anatoli Solonitsyn canlandırmış.

Din ve sanatla ilgilenenler için ilgi çekici bir film Andrey Rublev.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız