SİZİ RAHATSIZ ETMEYE GELDİM

İsrail zulmüne, dünyanın sessiz kalışı fazla yadırganacak bir durum değil, asıl yadırganacak durum Müslüman ülkelerin sessiz kalışı. Doğulu insanın sustuğu, batılının onun yerine konuştuğu yüzyılda, sizi rahatsız etmeye geldim, benimde artık konuşacaklarım var demenin zamanı gelmedi mi?

Günlerdir İsraillin, Gazzeyi abluka altına alıp, masum çocukları öldürmeleri karşısında, ABD. İngiltere, Almanya İsrail’in Gazze’yi karadan, havadan, denizden bombalar yağdırmasını nefsi müdafaa olarak değerlendirerek destek çıktılar. Başka bir şey beklemek safdillik olurdu. Bu beyanatları ne kadar iğrençse, kendini Müslüman ülke olarak ifade eden ülkelerin sessiz kalışları da o kadar iğrençtir.

İsrail bu gücü nereden almaktadır? Batılı ülkelerin desteklerinden çok Müslüman ülkelerin desteklerini aldığını söylersek yanılmış olmayız.
Günümüz Müslümanları tam bir ateş çukurunun kenarında durmaktadır. Bu durum hastalığının kendisi değil sadece belirtisidir. İnsanlığın bu duruma gelmesinin asıl sebebi, dilleriyle iman ettiklerini söyleyip, yaşantılarıyla değerler sistemlerini kendi elleriyle yıkmalarıdır.
Peki bu hale nasıl düştük veya düşürüldük?

Bu gün; İslâm var olan haliyle çöküşün, gelenekçiliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın, taklitçiliğin ana sebebi haline getirilmiştir. Kaynağından alındığı şekliyle özden uzaklaşıp, kabukta karar kılan, kabuğun öz olduğunu iddia eder bir duruma getirilerek Tevhit’ten uzaklaştırılmıştır. Peygamberimizin “hanif” dinin kalıntılarını ve “Putperest” bir toplumun yaşantılarını yeniden yapılandırırken, hedeften hiç uzaklaşmadı. Bunun için de toplumda var olan, bizim gerçek insani kişiliğimize ve manevi gerçeklerin derinliklerine dayanan, ilahi bir gıdadan beslenen, kemale erdirilen bir dinle bizi müşerref kıldı. Peygamberimizin risalet görevinin sona ermesi ve fani dünyadan darı bekaya irtihal eylemesiyle, ayrılıklar baş göstermeye başladı. Müslümanlar yeryüzündeki zulme karşı mücahede edeceklerine kendi aralarında birbirleriyle mücadeleye başladılar. Peygamberimizin getirdiği inanç esaslarını benimsemekten gittikçe uzaklaştılar. Akidede ki bu bozulma, yönetimde ve siyasette bozulmayı beraberinde getirdi. İslam’ın emir ve nehiylerine uymayı his ve heveslerine kabul ettirememiş olanların yönetimleriyle kendi mü’minlik vasıflarını yitirdikleri yetmezmiş gibi idaresi altındakilerinin mü’min’ce yaşamalarına engel oldular. İşte İsrail’i güçlendiren sebeplerden ilki Müslümanların akidelerinden ödün vermeleridir.

Hayatın her döneminde ve her mes’elede Hz. Peygamber’in tebliğine tabi ve bağlı olmak, Müslüman için gerçek kurtuluş ve mutluluk iken, inançlı insanları heveslerine bağlı, hislerine tabi görmek, iman noktasında ciddi rahatsızlıklar meydana getirmiştir. Herkes kendi his ve heveslerini “Müslümanlık” veya “dindarlık” ölçüsü olarak görmeye ve ona göre Müslüman olmaya heves edip özen gösterir oldular. Nefislerin adeta ilahlaştırıldığı ”bana göre” kaydıyla yorumlanıp, böyle bir yozlaşmayı da çağdaşlık adı altında meşrulaştırdılar. Şu halde İslâm’ı toplumsal “gelenek” biçiminden, bir “ideoloji” biçimine, eğitimi yapılan bir “program” biçiminden, bizzat bilgi-bilinç-uyanıklık veren bir “iman” biçimine sokmak gerekir. Bu gün din adeta ahirete yönelik sevap kazanmak için yapılan “ritüel, tören ve gösteriş” biçiminde algılanıp yaşandığı için Gazzede olup bitenlere karşı duyarsız kalınıyor.

Oysa ki; Batının sömürgeciliğine karşı duracak ve din gücüyle “uyuşturulan” toplumu yeniden din gücüyle “uyandıracak”, harekete geçirecek. Üretken ve anlam yüklü bir insan kitlesi yetiştirmeye ihtiyaç duyulmaktadır. Hem kendi kültür, medeniyet ve manevi kişiliğini sürdüren bir nesil oluşacak, hem de Allah’ın nurunu yeryüzüne yansıtan bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu nesli de bugünkü mevcut müfredatla değil, kendi kültürü, kendi medeniyeti ve maneviyatını merkeze alan bir müfredat oluşturularak gerçekleştirilebilir. İslam ülkelerinin eğitim faaliyetlerini uzun yıllar Avrupalı ülkelerce programlandığını, bu eğitim faaliyetlerinde batının yenilmez ve mutlak güç olduğunun öğretildiği, İslam’ın hâkim olduğu kültürel alanların her vesile ile hakir görülmekte, horlanmakta, siyasal faaliyetlerin hala dolaylı yönden batılıların hâkimiyet alanlarında olduğunu, Müslüman halkın çoğunluğunun hala emperyalistlerin sömürgesinde olduğu bir gerçektir. Bizim topraklarımız sömürgeleştirilemedi, bu topraklarda İngiliz, Fransız bayrakları dalgalanamadı, Ama kültür emperyalizmi konusunda ne yazık ki aynı keskinlikte konuşamayız. Beyinlerimiz ve hafızamız ne yazık emperyalizmin kalıntılarıyla dolduruldu.

Yıllardan beri okullarda gençlerimize öğrettiklerimiz, onları ne denli yetiştirdiğimizin göstergesi olarak kendilerini meydanlarda sergiledikleri olaylarda görmekteyiz. Hiç bir ülke gençliği bizdeki kadar geçmişine düşman olarak yetiştirilmiyor. Kendi çocuklarını terör belasından kurtarmak için, protestolar arasından kolundan tutarak alıp götüren anne ve babaların sizler böyle yetişesiniz diye okullara göndermedik deyişlerini hatırlayalım. İşte müfredatımız ve işte yetiştirdiklerimiz.
Batının İslam dünyasına karşı yürüttüğü bu savaş günümüzde türlü kültürel silahlarla artan tempoyla yürütülmektedir. Ne amaç güttüğü belli olmayan, toplumun değerleriyle alay eden TV dizilerine sponsorluk yapan firmaların, batılı yayınevleri yayınlarıyla düşmanca tavırlarını sürdürmektedirler. TV’lerde oynatılan dizilerin aile ve toplumsal ahlakı yozlaştırmayı hedef aldığını, batının bile rahatsız olduğu düşüncelerin modernite adı altında Müslüman gençlere ve ailelere empoze edilerek bir toplum yetiştirilmesi, alkolün meşrulaştırılıp, gençlere gayri meşru yolların sevdirilmek istenmesi bir diğer amaçtır.

Bu yayınlarda Kuran Muhammed’in kitabı, hadisler uydurma, İslam politik, ekonomik konuları dahi kapsayan bir nizam olmak yerine özünde yoksullaştırma imajı taşıyan, İslam özünde durağan, kaderci, bilimsel ve modern olmayan, gelişmeye karşı, günümüz insanına hitap edecek bir şeyi olmayan bir dindir şeklinde tanımlanmıştır
Bu anlayış aynı şekilde üniversitelerimizde de hâkim kılındı. Televizyon programlarında arzı endam ederek din adına tartışan profesörlerin asıl amaçlarının dindar bir nesil yetiştirmek için mi yoksa kafaları karıştırmak için mi tartıştıklarını bir hatırlayalım. Bize akıl vermeye, dinimizin nasıl olması gerektiği konusunda öğütte bulunmaya çalışanlar hep batıya çanak tuttular. Çağdaşlık adı altında batıdan alınan modeller ancak batının değirmenine su taşıdığı için bize faydası olmadı. Müslüman gençlik kendi kaynak ve değerlerinden yoksun olarak yetiştirildi. Bu yüzden inandığı dini yaşamadığı gibi, batılılığı tenkidini yapmadan, körü körüne ve muhterisane benimseyerek yetiştirildi. Bu yüzden “İslam dünyası”, “Müslüman blok” veya “İslam birliği” yapılanmaları oluşturmak isteyenlere fırsat verilmedi. İşte İsrail bu yüzden güçlü.

Her insanın kendi kültür değerlerine sahip insanlar arasında rahat edeceği kendisini güvende hissedeceği pek tabiidir. Müslümanlarda kendi değer ölçülerine bağlı “kendi nefsi için istediklerini din kardeşi içinde isteyen” ya da “kâfirlere karşı şiddetli ve zorlu, aralarında yumuşak ve anlayışlıdırlar” ayeti bu gün ABD, İngiltere ve Almanya’nın İsrail için sergilemeleri Müslümanların kendi aralarındaki dayanışmadan ne kadar uzak olduklarını göstermektedir. Allah’ın bu ayetleri bize hitap etmiyor da onlara hitap ediyor şeklinde mi? algılanmakta bilinmez. Aynı saftakilerin ayrılığı, münferid yada zümrevi birbirinden kopuk faaliyetlerin kimseyi bir yere götüremiyeceği gibi, belli bazı kişi ve gruplara, cemaatlere bir şeyler sağlasa bile Müslümanlara bir şey kazandırmayacağı muhakkaktır. İslam dünyasının sırf birbirlerine güvenmemeleri, kardeşçe yaklaşamamaları yüzünden ellerindeki bütün imkânlara rağmen, emperyalist güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulamamışlardır. Batı kendisini tüm güzelliklerin, medeniyetin, aklın, bilimin, rasyonel düşüncesinin sahibi olarak lanse ederken, Doğu’ya da bunların tam tersi olarak görüp dünyaya ilan eder.

Etniklik, din ve kültür mefhumları, sömürgeciler tarafından oldukça iyi kullanıldı. Onlar bazen hâkimiyetleri altına aldıkları gruplarla savaşmak zorunda bile kalmıyorlardı. Etnik grupları birbirine düşürmek, gayelerine ulaşmak için kâfi geliyordu. İslam coğrafyasındaki İslam adına oluşturulan terör grubu, gayri Müslimlere yönelik değil, yüzyıllardan beri birlikte yaşadıkları kardeşlerine karşı örgütlediler. Mezhepler, tarikatler içinde din adına; siyasi ve ideolojik örgütler içinde inanç ve davaları adına terör yapanları oluşturdular; Ortadoğu ülkelerinde yapılan saldırılara baktığımızda, örneğin Suriye’de kurşunu sıkan “Allahuekber” diyerek ateş ediyorsa, karşıdaki “Eşhedü en la ilahe illalah” diyerek can veriyor. Her haliyle İslami özellikler taşıyan o beldeler şimdi harabeye dönmüş vaziyette olmasının müsebbibini nerelerde aramamız gerekir. Bu ve benzeri yapının oluşmasına nasıl müsaade ettik. Okullara da gençliğimizi, camilerde cemaatimizi yetiştiremedik. Şimdide sessiz kalmaktan dem vurmamız ‘Hiç mi suçumuz yok?’ sorusunu akla getiriyor.

Fahmettin AYDIN
Aktivist-Eğitimci

SİZİ RAHATSIZ ETMEYE GELDİM” için bir yorum

  • 30/07/2014 tarihinde, saat 19:33
    Permalink

    dediklerinize katılmakla beraber bence temel mesele meseleye “biz” üzerinden yaklaşılması, insan benine, kişisel sorumluluk noktasına inilmemesi. 19 ve 20. yüzyıl uyanış hareketlerinin temel sorunu bence buydu, şimdi de bu mesele..

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 6

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız