ŞEHİRLER Mİ ÖLÜYOR? İNSANLARI MI?

Şehirler mi ölüyor? Hayır..Şehirler mükemmel… Kentsel dönüşüm başladı… Çift şeritli yollar yapıyoruz… Muhteşem otobanlar… İki yakayı dört dakikada birbirine bağlayan denizaltı tünellerimiz bile var. ‘Şehirler ölüyor mu?’ bizim en büyük sorunumuz değil.

Kötü sokaklar, kötü binalar “ruhsuz” insanların bir yansımasıdır. Düzen ve intizam, estetik insanın içindeki güzelliği yansıtır dışarıya. Binalar, birer dünyadır aslında. Sizi ya çekerler ya da iterler. Dış ve iç tasarım birlikteliği ile bazen ayırımı ortaya çıkar, ya dışından bakınca hayran kalırsınız ya da içine girince

Bugün, dünyanın en modern, en kalite ürünlerini yapılarımızda kullanıyoruz. Yapım ve tasarım akıl almaz makinelerle oluşturuluyor ama bütün olarak geleceğe dönük bir anlam kazandırılarak değil. Bugünün malzemesinin sanatlaşmış kullanımından yoksun bırakılmış gelecekte hiçbir değeri olmayacak, Koca koca binalar yapıyoruz. İyi de, o şehre nasıl ruh katacaksınız? Hoş bir seda bırakılamayacaksa; o şehrin çimento, çakıl ve kumdan oluşmasının ne anlamı olabilir? Yaptığınız eserin merkezinde eğer “insan” yoksa neden üst üste koyarsınız o taş yığınlarını?

Sanırım günümüzde çimentoya değil, insana öncelik veren yönetim anlayışına daha çok ihtiyaç var. Kültürün ve sanatın gücünü o şehre aşılayabilecek ruha ihtiyaç var.

Şehrimizin hangi yapısı 300 yıl sonra restore edilmeye layık görülür? 300 yıl sonra yerli veya yabancı turistler buraları ziyaret etmek için gelirler mi? Önlerinde hatıra fotoğrafı çeken olur mu?

Bir yandan kurulan, diğer yandan yok olan bir şehir. Bir şehrin ruhu, sokakları, caddeleri, binalarıdır, mahalleleridir. Bir şehrin ruhu insanları, gençleri, çocukları, kültürleridir. Dikip yetiştirdiğimiz ağaçların gölgesinde mutlu bir şekilde nefes almaktır. Parklarında çocuklarımızı eğlendirirken, komşuda olup bitenlere laf yetiştirmektir. Bir şehir kendi tarihi ve kültürel hakikatlerine yabancılaşmış, “şehir kimliğini” kaybetmiş ise, kendi özüne dönmeden, hiç bir surette, kendisini hakiki bir şekilde yeniden kuramaz.

Bir şehrin geleceği, şehirlileşmesi, kendisini tarihsel hafızası, gelenek ve kültürel anlamlarının içinden üretmesiyle mümkündür. Üstten devlet eliyle dayatılan “modernleşme” – “çağdaşlaşma” geleneksel şehirlerde büyük mağduriyetler meydana getirdi, çoğunu felce uğrattı. Çünkü “modernleşme” yeni bir ideolojik hayal olarak, şehirlerin kendi kültürleri içerisinden değil, onları yok etme, tasfiye etme üzerinden bina edildi.

İş bulma umuduyla köyden kente göç edenlerin oluşturdukları mekânlar, gecekondu olarak edebiyatımızda yerini aldı, burada yaşananlar filmlere konu oldu. Bu mekânların altyapısı olmasa da kendilerine ait küçük bir bahçeleri ya da balkonlarda yetiştirdikleri çiçeklerle donatılırdı. Komşuluklar içtendi. Yardımlaşmanın köylerinde yaptıkları gibi imece usulüydü. Hemşericilik yönleri vardı. “……ili…..köyü yardımlaşma derneği” gibi dernekler, erkeklerin eğlence yerlerinin başında gelirdi. Zaman geçip giderken, nereden çıktıysa bir “Kentsel dönüşüm” başladı. O, sırt sırta verip birbirinden destek alan derme, çatma yapılar kısa bir zaman içerisinde çok katlı sitelere dönüşüverdi. Bahçeleri eski bahçelerinden daha güzel olmasına rağmen, o bahçelerdeki samimiyet yoktu sanki gecekondu enkazlarıyla birlikte hafriyat alanına gömülmüştü. Site hayatı çok şeyi değiştirmişti. Aynı sokakta oturanlar birbirini tanımaz olmuştu. İşe giren evlatlarının çocuklarına bakmak için, köyünü bırakıp evlatlarına destek olmak için, torunlarına bakma adına fedakârlık yaparak büyük şehre gelen dedeler, nineler o devasa sitelerin balkonuna açık cezaevi misali mahkûm edilmişlerdi. Sitenin balkonundan göründüğü kadarıyla uzaklardaki tepelere bakıp, köyünde yaşadığı günlerin hayallerine dalıp gözünden süzülen yaşları nasırlı elleriyle silen dedelerimiz, ninelerimiz modern hayatın tutsakları oluvermişlerdi.

Modernleşme adına çıktığımız yolculukta bu duyarlılığımızı yitirdik. Ölçülü olmak adına kendimize derinliksiz ve yapmacık varlık alanları oluşturduk. Şimdi evlerimiz, okullarımız, sitelerimiz, yollarımız, şehirlerimiz tıpkı zaman algılamamız gibi bize yabancı, derinlikten yoksun, bize huzur ve mana aşılamaktan uzak. Ruhsuz.

Fahmettin AYDIN
Eğitim Yöneticisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 0

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız