SEBEPLER ZİNCİRİ

Rahman Rahim Allah’ın adıyla..

Bazılarının deizm hortlayacak dediğini duyuyorum ve onlara şöyle diyesim geliyor “senin yüzünden” Çünkü akılcılığın tapusunu almış gibi akılcılık akılcılık dediler ve modernizme-deizme gidecek şekilde konuşup durdular. Kuran’ın akla delillenmesine çok az dikkat ettiler, daha çok Kuran’ı yorumlamaya ve akıllara uydurmaya yöneldiler hep.

Öte yandan, açık konuşalım; dünyanın sonuna geldik, İslami hareket adına bizde nakşilik, dünyada şiilik ve selefilik yükseliyor. Neye yaşadık ki biz demeli ins. Bunlar en ezberci, atmosferci, en gözü kapalı inanmayı önceleyen taifelerdir. İşte akli imanı doğru düzgün oluşturamayınca böyle oluyor. Herşeyin bir sebepler zinciri var. Peşine de aydınlanmacı deistler gelir herhalde. Biz daha hala “neden Kuran’ı iyice anlamak zorundayız” noktasını açıklayamayalım duralım..

İşteki en kafa karıştırıcı mesele şu; her devirde herkes için geçerli olan gereklidir, diğer boyutlar ise soru işaretidir anlayışı var. Kimisi bunu ashab, tabiun ve etbauttabiun şeklinde ilk üç nesil olarak alır, onlar ne anladıysa ne ettiyse odur der, kimileri akli bir evrensellik düşünür, Kitab’ı bile bu evrensellik düzleminde ele alır ve bazı şeyleri indiği zamana has, tarihsel görür. Bir de “bize ulaşan neyse asıl odur” anlayışı vardır. Yani bir sübut noktası aranıyor. Fakat görülmekte ki Kitab gittikçe daha iyi anlaşılan boyutlar taşımakta. Bu ise bu söz konusu anlayışları sıkıntıya sokmakta. Çünkü Kitab’ın mana boyutunda dahi olsa yürümesi/ciddi bir yöneliş istemesi başka bir anlayış ister. Burada denilebilir ki; elbette din tamamlanmıştır, namaz, oruç bellidir, fakat anlam, en önemli şeyle yani imanla alakalı. Onun için, o önemsiz görülemez ve buna ters anlayışların varlığı da ortada. Şu halde anlamda ulaşılan noktalar vurgulanmalı ve bu işin tarihteki ve gündeki belirleyiciliği işlenmelidir. Buna kısaca işteki manacılık boyutunun önemi diyelim. Peki hükmü nedir diye sorulursa da mühim bir farzı kifayedir denilebilir. Çünkü bunu ne herkese yükleyebilirsiniz ne herkesten beri kılabilirsiniz ne de şart değil diyebilirsiniz. İlgili ayet ve mantıklar tefsirimizde kafi miktarda var.

Öte yandan, düşünelim ki, ortam var, ufak bir fitne kıvılcımı zerdüşt ateşi gibi sönmez ateşler oluşturuyor, tonlarca hakikat ise bir ışıldama bile yapmıyor. Bu atmosferdeki yoğunluklardandır.. O ise sadece oluşmaz, oluşturulur. Bu ise manacılık ve dünyacılık ile, hevaların bunlara yönelimi gibi şeylerle oluşuyor. Mesela bir hadiste “hevâsı benim getirdiğime tabi olmadıkça hiç biriniz iman etmiş olmaz” denilmektedir. İşin bu yönü unutulmamalı. Asgari asgari, mecburi, mecburi vurgulanarak hep dünyacılığa pay bırakılıyor, alan açılıyor.

Görülüyor ki en nihai mesele şu; vahyin ana merkezi, tarih değil, mana, levhi mahfuz olmalıdır. Ya da bu zaten böyle denilir de yaklaşım da ona göre olmalı. Mesela dakka başı niye manacı olmak zorundayız denildiği zaman böyle değildir. Kişi Allah ve Kuran merkezli hakikate yürümek durumunda, ki toplum da yürüsün. Kuran bu yüzden Levhi Mahfuz’dan gelmiştir. Yoksa başka gerçeklikler egemen olur. Lakin varsa yoksa onu durdurmayı iş etmeler var. Sanki herşey sabit duruyor da o da sabit duracak. Kainat keşfediliyor, aydınlanma diye bir şey çıkmış, modernizm var, tarih algıları var, bunların günü belirlemesi var. Buralarda nerede Allah ve Kuran merkezlilik? Kuran’a ve diğer bilgilere yönelip bir tefekkür, tefsir faaliyeti olmadan nasıl olacak öyle bir şey?

İkincisi; düşündüğümüz zaman günümüz en çok İsa (as)’ın indiği döneme benzemektedir. Sapanda bile dağ gibi birikim vardır, fırkalar vardır, dış güçlerin galebesi vardır. Ve baktığımız zaman, İsa (as) ; dünyevi olmama, idealist olma, iman, mana üzerine tebliğ yapmıştı sürekli. Halbuki Yahudiler, tam tersi, dünya hakimiyeti kuracak mesihi bekliyorlardı. Buradan da şunu anlamalıyız ki; dünya hakimiyetine giden yol bu. Hem bu öyle görülüyor ki, hem de dünya çapında bir hakikatin tebliği ve hakimiyeti olmalı, o da bir defa olacak bir şey. Ona göre düşünülmeli.

Bir başka mühim mesele de Rahman ve Rahim olan, Alim, Hakim Allah’a ve hakikate iman ediyor oluşumuzdur. Şu halde, buna yönelik güzel bir zannımız olmalıdır. Mesela “bugüne gelindi, lanet olsun” şeklindeki bir bakış ve anlayış buna terstir. Peki bugünü mü cilalayacağız bunun için? O da olamaz, çünkü İslam’dan uzaklaşıldı. Lakin bunu Kuran’a yönelişteki bir sorun, onu farkettirecek bir ders ve şimdi de çıkış fırsatı olarak görebiliriz. Bu yönde yeterince delil vardır, hatta iyice düşünülürse böyle görmeme zorlamadır. Şu halde niye böyle görmeyeceğiz?!

Yine bu mealden olmak üzere; ayette buyurulur ki; …Söylediğiniz zaman yakınınız da olsa âdil olun ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye etmiştir. İşte benim dosdoğru olan yolum budur; ona uyun. Yollara uymayın.. Yoksa sizi O’nun yolundan ayırır. Sakınmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir. [Enam 152-153]

De ki; Şüphesiz ki, namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hepsi (akıllı) Alemlerin Rabbi Allah içindir. [Enam 162]

Yine buyurulur ki; Allah’a karşı yalan uyduran, yahut kendisine geldiğinde gerçeği yalanlayandan daha zalim kimdir? Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok? [Ankebut 68] Dikkat edilirse ayette “gerçeği” demektedir.
Başka ayetlerde “doğruyu, en güzeli” gibi ifadeler vardır. Şu halde, hakikate fren var mı?! Kişi hakikatçi olmak durumunda. Düşünelim ki; ayetlerin, gerçek, hak, doğru diye isimlendirilmesi, hakikatin bir bütün olduğunu vurgulamakta ve buna dikkat edilmesi gerektiğini..

Fakat insanların algısı hiç böyle değil. Hazır bir kitapta şuna şöyle inanacaksın, buna böyle inanacaksın diye sayılmış, ötesi zaten hiç bulaşma şeklinde.. Kuran’da insanlara yüklenen sorumluluk ise hakikat merkezli. Yine mesela ayette Yahudilerin “işittik ve isyan ettik” dedikleri geçer. Halbuki dağ tepelerine kaldırılmıştı. Hal diliyle böyle demişlerdir denilmiştir. Dolayısıyla bizzat dille bir şey söylenmesi de gerekmiyor yalanlamak için, tavırlar yeterli. Zaten bütün bunlar fıtraten de anlışılır şeyler. Lakin Kuran’ın yüklediği sorumluluk olarak da vurgulanmalı, çünkü böyle anlaşılmıyor. İşin doğru, gerçek ve hakikat olduğu vurgulanmalı. Ki bu da bir yönüyle güncellenen bir şey demek işin çapı gereği..

Beri yandan; tarih, kendini tamamen oraya dayama noktasında bir bataklığa dönüyor, çünkü birilerini gözü kapalı savunmak durumunda olur insan o zaman. Gün de kapitalist güçlerin hakimiyetinde. Burada ekstra bir alan gerekiyor. O da Kuran’ın bugün delillenmesidir. Bu ise özellikle de günümüzde Tevrat ve İncil’in düzelticiliği üzerinden olabilmekte. O zaman bu “şansı” değerlendirme ya da değerlendirmeme büyük sonuçlar doğurur denilebilir.

Peki ne olacak, yerli yersiz her şeyi masaya mı yatıracağız?! Elcevab; mesele her şeyi masaya yatırmak değil, fakat ehem konulara da körlük etmemedir.

Unutmayalım ki mesele hakikati güçlü isteyip istememek. Buradaki güçlü ifadesi salt yoruma kalmış bir şey değildir, kriterler var. Mesela dünya çapında etkili olamayacak bir söyleme güçlü diyemeyiz. Akla delilenmesi az, tarihi açıklayıcılığı az bir söylem de güçlü olmaz. Kuran’ın Tevrat ve İncil’i düzelticiliği boyutu işte bütün bunları sağlıyor. Şu halde en azından bu iddia ciddi şekilde ele alınmalı. Bir diğer mesele de Kuran’ın delillendirilmesi insanlarca iyi anlaşılıncaya kadar başka meseleleri çok açmamaktır. Çünkü hakikati güçlü kılacak bu iken bunu geçiştirmiş oluruz. Onun için tefsirimizde bu konuya yoğunlaşılmıştır. Konu yokluğundan değil, çözücü mesele bu.

Yine düşünelim ki; muradı ilahinin anlaşılması meselesi vardır. Çünkü üsttür. İnsanlar ise türlü etkiler altında çarçabuk anlama derdindedir. Burada iş birikebilir. Peygamberler gelir ve işi çözer. Şimdi ise Peygamber gelmeyecek, peki bu iş kalacak mı? Birilerinin ictihaden hakikati ortaya koyması hiç mi? Daha güçlü deliller, daha geniş çerçeve noktasında ortaya konulanlar bir anlam ifade etmiyor mu?!

Unutmayalım ki; aklı maaşçılık, “şu da şöyle olsun, bu da böyle olsun” tarzındaki yaklaşımlarla işi çok büyütebilir ve hakikatin çok yoğun bir yönelişle öne çıkması gerebilir. Buradaki gerek hakikatin mükemmel olması gereğinden kaynaklanır. Peki, İsrailiyyattan tutun, menkıbelere kadar, mezhepçilikten tutun, dünyeviliğe kadar ters bir birikim olmamış mıdır Alemi İslam’da? Şimdi, hakikat bütün bunları bastıracak bir üstlükte, netlikte ve yoğunlukta ortaya konulmamalı mıdır?! Ve konuluyorsa ne yapılmalıdır?!

bknz. Fatiha ve Zehraveyn Tefsiri Bakara 253 c https://www.academia.edu/35130678/Fatiha_ve_Zehraveyn_Tefsiri-Son_versiyon


Rafet KÜÇÜK hakkında

1973 İstanbul doğumlu. Sinema ve ilahiyat ile ilgili.
Bu yazı Makale-İlahiyyat kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

SEBEPLER ZİNCİRİ için 1 cevap

  1. Sefa19 der ki:

    hakikatin ışıldama yapmamasını kuran şöyle der ‘Kalpleri paslanmış!’paslı olan nasıl yansıtsın hakikati

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
= 3 + 3