SADIK YALSIZUÇANLAR KİTABİYOGRAFİSİ ve TV-SİNEMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ -4

Fakat bizim asıl derdimiz Sadık Yalsızuçanlar’ın eserleriyle ilgili tezkiye-i nefiste bulunmamaktır ve bir Müslüman olarak yazarın fikirlerinden ve kitabiyografisinden bahsettiğimiz bu yazı vesilesiyle -Sinema ve TV’nin hem pratiğinden hemde teorisinden geldiğimiz için- sinema bağlamında bazı konulardan, sıkıntılardan kendi deneyimlerimizle beraber onun bu alandaki fikirleriyle bir karşılaştırma yaparak İslami sinemayla ilgili teorilere bir katkıda bulunmaktır.

“Yusufçuk ve Gelenek” başlıklı yazısında (Sh.26.) Semiha Ayverdi’nin, ne zaman ne mekan ne de olaylar arasında mantıki tutarlığı bilinçli bir şekilde gözetmediği Yusufçuk adlı hikayesinin İslam anlatı geleneğine uyduğunu söyler ve bu gelenek içerisinde ki kimi çalışmalar için “Determinist bir kurgu yoktur onlarda” diyerek zımnen determinist kurgu dışındaki arayışları desteklediğini belli eder, önemli bir tespitte bulunur.

Bahsedilen bu determinist kurgu şüphesiz ki sinemada özellikle matematiksel senaryo içeren Amerikan yapımlarıyla kendini iyice belli etmiş ve hafızalarımıza da bazı filmleri nakşetmiş durumdadır. Örneğin SEVEN-Yedi filmi başrollerin de Brad Pitt, Morgan Freeman ve Kevin Spacey’in oynadığı, Tevrat’ta ki yedi günahı işlediğini düşündüğü insanları teker teker öldüren bir psikopatla bu psikopatın izini süren iki güvenlik görevlisinin olayları çözmeye çalıştığı özellikle finaliyle unutulmazlar arasına giren David Fincher yapımı etkileyici bir dramaydı. Senaryo matematikseldir ve filmin finali seri katilimizin istediği gibi neticelenir. Bende bu tip filmlerden etkilenip OYUNBAZ adlı uzun metraj ilk filmimi matematiksel bir senaryoyla yazıp 2001’de çekmiştim (Şaşırtıcı final ve ince hesaplarla örülmüş bir macera gerilim filmiydi. Bu filmden sahneleri ilgilenenler http://www.tercumaniahval.com/category/filmler/ ‘den izleyebilir.). Film 2002’de Kanal A’da yayınlandıktan sonra şöyle bir düşündüm. Eksikleri çoktu ama senaryodaki asıl zafiyeti filmin başrol oyuncularından Rafet KÜÇÜK’le yaptığımız konuşmalar neticesinde çok sonradan fark ettim. Filmde ilahi iradeyi hissettirecek ilahi müdahaleyi gösterecek bir yapı yoktu. Kur’an- ı kerimde Eyyamullah şeklinde tabir edilen ve ibret alınması istenilen günlerden, manzaralardan (Dağ vaazı sahneleri ile Ebced hesabı, 66 gibi sahnelerin olduğu bölümler hariç) eser yoktu. Mesele ilahi müdahaleyi hissettirmekti. Bunun batıdaki ender örneklerinden birisi olarak ise Sean Penn’in yönettiği başrolünde Jack Nicholson’un oynadığı The Pledge (Söz) filminde görebiliriz.

Sean Penn bizdeki ‘Sır Kapısı’, ‘Kalp Gözü’ gibi dizilerde işlenilen ilahi ceza yani ilahi müdahale bu dünyada zalimin başına gelebilir, her şey bizim kontrolümüzde değildiri aynı mantıkla işlemiştir. Genelde matematiksel sahneler ve senaryolar ilk bakışta bir zeka gösterisi, yetenek ispatı gibi dursalarda aslında bir nevi hayat ve kader bağlamında insanın gelişen olayları idare eden ve gelecekteki olayları da asıl etkileyen ve düzenleyenin o olduğuna dair sinsi bir yapı taşımaktadırlar. Daemonic tartışmasına da buradan gidilerek şu söylenebilir, Hayatta bazen (Şeytanın Hz. Adem’in cennetten ihracına vesile olduğu gibi) geçici şeytani zaferler olabilir fakat işin sonucuna bakmak gerekir. (Burada bir haşiye koyma ihtiyacı doğmuştur.)

Haşiye-1
Haşiye-1:Bediüzzaman Said Nursi hazretleri alemin ve insanın yaratılış hikmetiyle ilgili Sözler kitabında (11.Söz)
“Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca….” diyerek asıl güzellik sahibi Rabbulaleminin, âlemi ve insanı yaratarak cemalini yani güzelliğini yarattıklarında gösterdiğini söyler. Burada akla şeytan,cehennem ve ölüm gibi zahiren güzel olmayan şeyler gelebilir. Bunu da Mektubat’ta 12. Mektub da şeytanın halkının yani yaratılışının bile “kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları şer ve çirkin değildir.” “Demek, şeyâtin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil. Belki, sû-i istimâlâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana aittir; icad-ı İlâhîye ait değildir.” Diyerek alemde aslolanın hayr olduğunu bu mektupta peşpeşe serdettiği mantıki deliller ve örnekler ile ispatlar.

Ayette söylenildiği gibi şeytanın ibadurrahman üzerinde bir etkisi yoktur ifadesiyle gerçekleşen itikadi cepheyi hatırlatıcı kalıcı zaferleri vermekle meşgul olmalıdır Müslüman bir sanatçı.

Haşiye-2:

Ayet-i kerimede geçen “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rabbine güvenenler üzerine bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerinedir” Nahl suresi 99-100.ayetinin vermek istediği mesaj Bediüzzaman’ın Mesnevi-i Nuriye’de başka bir meselede bahsettiği Daire-i itikad ile daire-i esbabı karıştırmamalı sözünün ışığında çözümlenebilir. “daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.” Yani Allah hemen şurada bir elmayı halk edebilir yaratabilir ama dünyayı sebebler dünyası olarak yaratmıştır cennette ise kudretinin taalluku daha ani ve def’idir cennet ehlinin istediği anda elma elinde hazır olacaktır. Tevekküli konularda da aynı şey düşünebilir. Mesnevi-i Nuriye, Katre’nin Zeyli.

Şeytan ve onun dostlarının baskın bir karakter olması ve kötülerinde kazandığı filmler vardır. Nitekim senaryosunu yazıp yönettiğim OYUNBAZ’da bütün karakterler ama bütün karakterler istisnasız yalan söylemekteler ve finalde hepsi birbirini aldatırken içlerinde en zavallı görüneni en şeytani planıyla istediğine kavuşmaktadır( Tıpkı Byrian Singer imzalı kült film “Olağan Şüpheliler” gibi). Bu determinist kurgu anlayışının Tanzimat geleneğine şartlanıp her ne kadar Attar’dan , Molla Cami’den, Mevlana’dan söz etseler de muhafazakar kesimde olduğunu da söylüyor Sadık Uçanlar (Sh.31’de Kilim Dokumak,Soğan Doğramak, Hikaye Yazmak adlı makalede) ve elhak doğru olduğunu dönüp baktığımda şimdi daha iyi anlıyorum.Sözü uzatmadan Ayşe Şasa’nın Türk sinemasının geçmişinden ders alması gerektiğinden bahsettiği bir yazısında söylediği gibi en azından bu tecrübelerle nelerin yapılmaması gerektiğini kavradık. Son bir not; Buradan finaller iyi olsun hep iyiler kazansın, batı tip drama bizi daraltma gibi serzenişlere girmiyoruz. Kötü adamlarda kazanabilir ama bu filmde öyle bir verilmeli ki ilahi irade ve kader ve kötü olmanın insanı nasıl bir ademiyete yani yokluğa götürdüğü de izleyenlerin iliklerine kadar hissettirilerek verilmelidir. Yoksa onun zekasına bir hayranlığa götürmemeli(Testere ve Kuzuların Sessizliği filmini seriye bağlayan ünlü karakter Hannibal Lector gibi) Bu konunun hassasiyeti ile ilgili şöyle birkaç örnek daha verebilirim; Martin Scorses’in Gazino filmini izlediğinizde (Filmin asıl konusu mafyadır) hem mafyadan hemde kumardan nefret edersiniz. Yine kumar hastalığından bahseden The Rounders filmini (John Dahl yönetmenliğinde Matt Damon, Edward Norton, John Malkovich ve John Turturro gib i baba oyuncuların döktürdüğü bir filmdir) izlediğinizde ise film her ne kadar zahiren kumar kötü dese de kumar oynayasınız gelir.

Tıpkı Bediüzzaman’ın Lemaat’ta Batı medeniyeti ve edebiyatının her türlü anlatıda kullandığı üslubu tenkit meyanında söylediği gibi
“Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie(okuyucuya) ihtar eder. Zahiren der: “Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz. Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane(teşvik edici) bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç(heyecanlandırır) eder, his daha söz dinlemez. Kur’ân’daki edepse hevâyı karıştırmaz.”
Kısaca anlatılan dünyayı anlatma biçimi, karakterlerin verilişi, senaryonun akışı, müzik, oyunculuk ve kameranın açısına kadar her şey bir filmin ruhunu belirler mesajınızı netleştirir. Bunun içinde itinalı ve işin sonucu görmeye kadar varacak bir ceht ve gayret gerekir.
Üstadın Felsefe de dahil olmak üzere kainatta hiçbir şeye külliyen şer izafe etmediği müspet ve menfi olarak iki tarzda algıladığı düşünülecek olursa aynı şey müzik, sinema ve televizyon içinde geçerlidir. Yoksa namaz gibi ulvi ve kutsi bir ibadet bile riyayla kılındığında kendini ifsat edebilmektedir. Zaten Sadık Uçanlarında itirazı hali hazırdaki sinema ve televizyona ait olan verili dille uyuşturulan insanlık bilinci, dünyaperestlik esasatından olan günahlara meyyaliyeti teşvik için azdırılan nefisperestlik ve körleştirilen ruhi güzelliklerdir.
Sinema ve TV’ye ilgi duyanlar için faydalı bir kitap Korku ve Ümid ve Aşk.

SADIK YALSIZUÇANLAR KİTABİYOGRAFİSİ ve TV-SİNEMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ 5 (SON)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

SADIK YALSIZUÇANLAR KİTABİYOGRAFİSİ ve TV-SİNEMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ -4” için 2 yorum

  • 08/09/2009 tarihinde, saat 22:03
    Permalink

    tam bir ufuk turuydu. ben şahsen bir filmin bir romanın temelde ilahi bilgilere duygulara dayandığını düşünürüm. bir hak mücadelesi, haksızlığa isyan ya da aşk.. kaderin vurgulanması.. ama bunu neye nasıl projekte ettiğiniz mühim. vurgular.. nefs, kültürel şartlanmalar, ekonomik bağımlılık herşeyi tersine çevirebilir. hele de ilme (Kuran’a) dayanmıyorsanız, ya da onu gözardı ediyorsanız. hayatın bilgisi ve amacı oradadır çünkü. Bu bakımdan da şu an için sinemanın bilinçlenmesi değil ondan ziyade insanların, sinemaya muhatap olanların bilinçlenmesi daha bir mümkün gibi..

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 8

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız