SADIK YALSIZUÇANLAR KİTABİYOGRAFİSİ ve TV-SİNEMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ -1


Günümüz magazin dünyasının etkisi olsa gerek bir yazarın hayatı anlatılırken ya da eserlerinden bahsedilirken yazarın resmi otobiyografisinden çok özel hayatında neler yaşadığının bilinmesi nedense okuyucuya da eleştirmene de daha ilgi çekici gelir.

Genelde bir yazarı daha yakından tanıyanlar o yazarın fikriyatı ve eserleri tartılışırken(tartmak+tartışmak), kitabını yüz defa devirmiş bir okurdan daha dikkatle ve ilgiyle dinlenilmektedir. Bazen yazarın hayat-ı şahsiyesini bilmek faydadan hali değildir bazense negatif etkide yapabilir. Düşünün yazarın en önemli ve orijinal kavramlarından birisini tartışırken o kavramı ihdas eden şartları, yazarın ‘Bir gün yoğun bir trafik vardı yol tıkanmış arabamda bekliyordum. Kâğıt mendil lazım oldu. Aradım bulamadım. Canım sıkıldı sonra düşündüm…’ şeklinde çok önemsiz bir şeyden yola çıkıpta o kavramı keşfettiğini söylemesi herhalde her satırında hikmet aranan ve yazarına derinden bağlanan sadık okur için hayal kırıklığı olsa gerek. Belki sadık okuyucusu değilim Sadık Yalsızuçanlar’ın ama senaryo yazmaya, film işlerine girmeye karar verdiğimde Ankara’da çalabileceğim tek kapıydı (TRT’de Prodüktör/Yönetmen olduğu için) ve o kapıdan Ayşe Şasa’yla(Senarist) irtibata geçmemi sağlayarak Şasa’nın deyimiyle uzun ve çileli sinema maceramın startına bir nevi vesile olmuştu. Bunun dışında sıkı bir diyalogumuz olmadı fakat çevresine olduğu gibi bana da yaptığım ve yapacağım işlerde her zaman teşvikkar sözlerle destek olmuştur. Her neyse bu bahsi kısa kesip asıl konumuza doğru yavaş yavaş yelken açalım. İşin aslı bu yazıya başlarken içimdeki seste durmadan şunu diyor; Ağır konulardan bunalmış, günlük ve evrensel meselelerin altında boğulduğu için sadece dinlenmeyi ve eğlenmeyi düşünen insanların ortak dili haline gelen magazinel bir dille konuşmayınca Sadık Yalsızuçanlar kitabiyografisiyle ilgili yazacağın bu satırlara kim kulak verir ki? İhlasta bu olsa gerek yani karşılık beklememek hakikatin dillendirilmesinin bizatihi bir değer olduğuna ve karşılığında bir ücret beklenecekse bunun insanlar olmadığının farkına varmak. Bizde burada onun kitaplarından yola çıkıp kendisi ve işaret etmek istediği hakaike nefsimizin ve enaniyetimizin körleştirici bakış açısından sıyrılarak nazar etmeye çalışacağız ama niyet ne kadar halis olursa olsun herhalde bihakkın bahsedemeyeceğiz. Çünkü neticede amelleri asıl tartan rabbülalemindir ve hakkını verecek olanda O’dur. Bizimkisi şehadetten başka bir şey olmayacaktır. Fakat asıl derdimiz, düşünün tarih ve din gibi ağır ve ciddi disiplinlerin bile daha çok satma pahasına magazinelleştirilerek pazarlandığı bir ortamda artık edebiyat dünyasının da bu hakim retoriğe kendini teslim etmiş olmasıdır. Bu dilin ve jargonun dışındaysanız evde kalmış kız muamelesi görmeye mahkumsunuz artık. Zaman değişmiş asır başkalaşmış. Örneğin Türk Hava Yollarına ait Skylife(Ağustos 2009) dergisinde Elif Şafak’ın son romanı üzerine -adı neydi kusura bakmayın unuttum daha çok şekerlik gibi duran pembe rengiyle aklımda kalan şu aşk, Mevlana gibi kelimelerin geçtiği romanı- verdiği söyleşiden çok aklımda kalan röportaj için verdiği pozlardı. Direk bir imaj çalışması. Buradan yola çıkıp –Maalesef bende ismi geçen bu zevatı eleştirme modasına uymuş oluyorum böylece-Elif Şafak ya da Orhan Pamuk’u eleştirecek değilim ama aşk yolunda ilahi neşveyi tatma, hissettirme konusunda sadece günlük edebi forma çok hakim olmalarına rağmen bir Şeyh Galib’in yanında bir Molla Ahmed Cezeri’nin divanına bakıldığında bu isimler yüksek bir mimarın yanında badanacı gibi kalıyorlar. Şimdi asıl hakikat hazinelerinden haber verecek bir yazar arıyoruz. Bizzat gösteremese de haber veren bir ses, bir nida. Evet bütün yazarlar hakikati, hayatı ve düşünce dünyasını şekillendirmek üzere yola çıkarlar. Yazar eserleriyle ortaya koyduğu fikri için aslında insanlara, ‘ bakın sizin bildikleriniz öyle değil, işin aslı şu şeklinde ..’ diye iddia ettiği bir dünya tasvirinde kendince hakikati yeniden şekillendirmeye matuf bir realizasyonda bulunur. Ve okuyucu hakikatin peşinde ehl-i hal vel kemal olma çabasında ise etkilenir eğer hakikati bildiği iddiasında ise o zaman kendisini tatmin edecek, düşüncelerini sinema, edebiyat, gazete gibi değişik formlarda doğrulayacak metinler peşinde koşar bu yüzden Dr.Salih Güran’dan duyduğum ‘Medya tatmin aracıdır’ özlü cümlesi bu meyanda manidardır. Ve, ‘hayır ben tarafsızım, sadece betimledim’ diyende ister yazar ister yönetmen olsun dünyanın en büyük yalancısı ya da yediği naneden bihaber bir herzegûdur.

HER PARLAYAN ŞEY NUR DEĞİLDİR

Edebiyatın etkileyiciliği artıran bir diğer yönü de kişisel tecrübelere tekabül eden satırlar ve mısralardır. Her insanda bulunan ortak duygular vardır. Hüzün,gurbet, aşk,ayrılık gibi. Bu yüzden anonim duyguları baz alıp onlar üzerinde kalem oynatmak her zaman kalpten kalbe giden yolu bulmanıza yardımcı olan avami tabirle müşteri sayınızı artıran kolay bir yoldur. Çünkü muhatabınızın şahsi hayatındaki bir anı, bir duyguyu yakalayıp onunla yakınlaşmayı başarmışsınızdır. Sanatın her türünde bu kolaycılığa kaçılır kimi başarılı olur kimi ise başarısız. Aşk dersiniz ama bahsettiğiniz aşkmıdır? Bir filozofdan okumuştum “Amerikalıların tanrı demek isterken hep pamuk demek istediklerini zannederdim ama yo Tanrı derken evet tanrıyı kastediyorlar ama sonuçta yine ortaya pamuk çıkıyor” .Hani derler ya “Para konuşur”. Konuşur ama gerçeği söyler mi? Aşk, Mevlana, Sufizm gibi konularda da günümüz dünyasının pazarlamacı ruhunun manevi duygularımızın üzerine abanmış olmasıyla maalesef Elif Şafak ya da Orhan Pamuk gibiler neyi nasıl anlatırsa anlatsınlar, söyledikleri aşk neyin aşkı acaba şüphesini doğurmakta. Ve romanlarında tanımladıkları, tasvir ettikleri dünyalar vasıtasıyla dolaylı yoldan iddia ettikleri ‘İşte gerçek! Her şeyin aslı da faslı da budur’ şeklindeki düşünceleri maalesef nefsin kör dehlizlerinde yolunu kaybetmiş insanların çığlıklarını andırmaktadır. Artık Mevlana’nın semasının turizm kazancı, İhlâs’ın ise Holding olduğu günleri yaşadık ve el’an yaşıyoruz da.
Bu uzun girizgâhı bitirip asıl meseleye kitapların tanıtımına geçmek istiyorum ama insanın yazdıkça yazası geliyor. Dert söyletir demişler ya bizimki de böyle bir şey. Malum her berrak suyun tadı aynı değildir kimi tatlı kimi acıdır. Bu yüzden temiz ve tatlı olduğuna inandığınız bir pınarın, kaynağın adresini tarif ederken acı olanlardan da bahsetmek gerekiyor.
Aslında bir başkasından bahsederken hep kendimizden bahsederiz. Bu yüzden bende Sadık Yalsızuçanların eserlerinden bahsederken onun kitaplarıyla olan tanışıklığımı kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak sizlere anlatmak isterim. Magazine attık tuttuk ama benim gibi önemsiz bir adamın hatıratı magazine girmese gerek.

ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU HACIBAYRAMDA

Gençlik yıllarım, yaş kaç bilmiyorum ama 15-16 civarı galiba. Kitap okumaya meraklıyım. Nur dağıtım vardı eski Hacı Bayram’ın en önemli kitapçılarından biri, sene 1980’lerin sonu. Kitap alacağım ama cepte birkaç kuruş var. O zamanlar ucuz kitapları dışarıda ayrı bir tezgâhta sergileme işi başlamıştı. Nur dağıtım da dükkânın önüne öyle bir tezgâh açmış. Ucuza bulursam belki birkaç tane alırım diye hem kitap adlarına hem de yazarlarına bakıyorum. “Şehirleri Süsleyen Yolcu” diye bir kitap gözüme ilişti fakat adından daha çok yayıneviyle dikkatimi çekti. Bir kooperatifti ama ne kooperatifiydi hatırlamıyorum. İnşaatta mı yazıldı bu ya dedim ya da bir müteahhidin yeteneksiz oğlunun kitapçılara bastıramayınca kendince bulduğu bir çözüm yolumuydu acaba diye düşünürken kitabında tıpkı içindeki hikayesi gibi garip bir öyküsü olduğunu anladım. Dış kapağı beyazdı ve baskı çok özenli değildi. Dedim ki herhalde amatör bir yazar, kitabını o dönemdeki önemli yayınevlerinde bastıramayınca kendisi bastırmış galiba diye düşündüm. Yazarın adı değil ama soyadı da garibime gitti. “Yalsızuçanlar”. Uydurma mı acaba diye şüphelenmiyor değilsiniz. İlk Yalsızuçanlar kitabıyla tanışmam komple falso anlayacağınız. Yine de kitabı aldım. Eve geldim. Okudum. Canımı sıktı üslubu. Soğuk kaçtı bana. Belki düz ve klasik metinlere alışık olduğum için olsa gerek bu nasıl bir dil dedim. Okuma yıllarımın da başındayım gerçi. Kitabı evde kütüphaneye attım. Yine o günlerde her Türk genci gibi şiire merak salıp yazmaya ve okumaya başlamıştım. Kitaplıkta Yeni Asya Yayınlarına ait bir şiir antolojisini görmüştüm. Okumak için elime alınca Antolojiyi hazırlayan kısmında Sadık Yalsızuçanlar ismini görünce demek ki o hikaye kitabındaki isim gerçek dedim. Sonra uzunca bir ara. Ankara İlahiyatta başlayan öğrencilik ve sene 1996. Senaryo yazmak istiyorum. İslami camiada Sadık Yalsızuçanlar ismi rüya sineması kavramı ile gündemde ve TRT’de yapımcı/yönetmen olarak çalıştığı söyleniyor. TRT’de yayınlanan ilk işleri Kırk Ambar İslami camiada heyecanla karşılandı. Zevkle izlemiştik. Sonra piyasaya ard arda çıkan Yalsızuçanlar kitapları. Edebiyat dünyasına hikayeci olarak kendini kabul ettirir. Günümüzde geldiği nokta itibariyle de şöhreti aynıdır. Risale-i nurdan kaynaklanan fikirsel yönü çok daha güçlü olmasına rağmen hikâyeciliğiyle ön plandadır. Televizyona yaptığı kimi belgesellerle de gündeme gelmiştir. Fakat biz onu kitaplarından tanıyoruz.

SADIK YALSIZUÇANLAR KİTABİYOGRAFİSİ ve TV-SİNEMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ 2

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 8

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız