ORUÇ TUTMAK MI?

İlkokul ya da Kur’an kursu seviyesinde gösterilecek küçük gayretlerle kısa zamanda öğrenilebilecek basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük. Bu tıpkı şuna benziyor; aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun ve lokma hiçbir zaman mideye inmediği için ondan hiç gıdalanamıyorsun!

Ramazan ayı münasebetiyle o kadar fazla sosyal mesaj yükleniyor ki topluma, bütün meselenin dünyada başlayıp dünyada bittiğine kanacak bir hale geliyoruz.
İşimiz, dinimizle modern zamanların hayatta açtığı gedikleri kapatmak değil; yapabiliyorsak, modern zamanları kendimizden nasipsiz bırakmak olmalı!

Fıkıh, kuru bir tekerrürden ibaret haliyle sahneyi neredeyse bütünüyle kuşatıp, irfanî sohbetleri ekranlardan büyük ölçüde süpürüp götürmüş gibi görünüyor.
Orucu alışverişle, meteorolojik durumlarla, gurmelikle, sosyal ıvır zıvırla, turistik koşuşturmayla, şenlikle, ziyafetle, animasyonla ve promosyonla aynı paketin içine koyup gargaraya getiriyoruz. Amelle aktivite hiç aynı şey değil, bir anlasak mı bunu artık!

Hazır dünya nimetlerinden azıcık da olsa el çekmişken, başımızı tefekkür yastığına koysak mı biraz?
Fikir aklımıza nereden gelir? Aklımızın geldiği yerden!

“O, hem kulunun önüne nimet koymakta, hem de bir süreliğine o nimetten el çekip uzaklaşmasını söylemektedir. Nimet, nefse ‘Gel!’ diye seslenmekte, yüce Allah, kalbe ‘Gitme’ diye buyurmaktadır. Bir yanda bahşedilen birbirinden güzel nimetler, bir yanda birbirinden güzel nimetlerin bahşedicisi. İkisinin arasında da tercih yapması gereken kul… Ey dost! Sen bunlardan hangisini tercih ediyorsun? Nimet bahşedeni mi, yoksa bahşedilen nimeti mi?” diyor Kerim Hakiki, Manevi İlerlemenin Merhaleleri ismini verdiği değerli kitabında.

“Günler çok uzun, oruç tutmak zor!” dedi biri, “Hayat çok kısa, tuttuğunu bırakma!” dedi diğeri.
İnsan içinde bir ahtapotla yaşıyor sanki, nefsinin binbir kolu binbir şerre uzanıyor her an!

İnsan ancak benliğinden düşe düşe yükselebilir secdegâhına.
“İçimde fırtınalar kopuyor” dedi biri. “Bağlasana!” dedi gülümseyerek diğeri.

Ömrü çok kısa sürdüğü halde, hayatı çok uzun yaşayan insanlar da var.
Dalları neredeyse alemi sarmış ulu çınar ağacıyla, kozasından yeni çıkmış bir kelebek aynı yaştadır desem, bana kim inanır?
Bir lamba söndü. Bir insan öldü. Toplasan hepsi, geçmiş bir ‘ân’ın hikâyesi…

Gerçekten bir hayatı olanın, hayat hakkında kurulmuş bu kadar çok cümleye neden ihtiyacı olsun?

Yüzmeyi suyu yenmek zannettiğim için hiç öğrenemedim; su, kendini sükûnetle ellerine bırakanları el üstünde tutuyordu halbuki!

“Orucun elinden tut” dedi meczup, “bırak alıp götürsün seni!”

Gökhan ÖZCAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız