OKURU OLMAYAN BOL TİRAJLI GAZETELER


(Hakan Albayrak ve Ertuğrul Fındık yönetiminde çıkan Müstakil gazetesi kapandı.E.Fındık’ın ibret amiz ve bir o kadar önemli olan veda yazısını sizlerle paylaşıyoruz)
1991 yılından beri bir şekilde yazı çizi işlerinin içindeyim. Müstakil Gazete’nin 3 ayı biraz aşan serüveni sırasında medyanın ‘mutfağına’ dahil oldum ilk defa. Tüm bildiklerimi unuttum bu üç ayda. Mutfak derken neyi kast ediyorum? Dağıtım şirketlerini, tiraj raporlarını, kağıtçı, matbaacı, telif, basın sigortası, basın ilan kurumu, reklam, ilan, mizanpaj, hat, protokol gibi sadece ‘gazete yazarı’ olmakla asla anlaşılamayan şeyleri.

Ve maalesef bu üç ayda gördüğüm manzara karşısında nevrim döndü, bir sektör olarak medyadan -ne yalan söyleyeyim- tiksindim. Medyanın içerik üreticilerinin hiç fark etmedikleri bambaşka bir dünya, bu işin mutfağı. Yazarların, muhabirlerin, fotoğrafçıların görmediği, göremediği bir çukur bu işin arka planı.

İşin en garip tarafı bu mezbelelikten, bu çamur deryasının içinden ‘gerçek okur’a hâlâ temiz bir şeyler ulaşabiliyor. Ve yine işin garip tarafı medyanın mutfağında olan bir çok isim bu pislikleri biliyor ama itiraf etmiyor. Garip bir suskunluk hali, garip bir ‘yanlışta ittifak’ hali

Hakan Albayrak garip bir adam. Medyanın bu iflah olmaz çirkefliğine bulaşmayı ısrarla reddetti. Reddediyor. Müstakil Gazete onun gazetesi kim ne derse desin. Ve garip bir şekilde eğer bu pisliklere bulaşmazsanız yaşama şansınız yok.

Gazetelerin yayınlanan tiraj rakamları gerçek değil mesela. Hem de öyle gerçek değil ki, tirajı 10 sandığınız gazeteler 1 satıyor gerçekte. Tirajı 50 sandığınız gazeteler de 1 satıyor. Hatta tirajı 100 sandığınız gazeteler de. Nasıl oluyor diye sormayın. Bir ‘medya kitabı’ var. Ve bu kitaba işlerin uydurulması çok kolay.

İşin garip tarafı 1 satan gazetenin genel yayın yönetmeni dahi gazetesinin 100 sattığını düşünüyor. 100 satan gazetede yazı yazdığını düşünüyor yazarlar. Bir ‘etki oluşturma oyunu’ bu medya dediğiniz. Okurundan güç almıyor kimse. Rakamlar var. Ve bunlar çok önemli. Gazeten 100 mü satıyor? İtibarın oluyor. ‘Uçak’a çağrılıyorsun. Yazarlar 100 satan gazetenin yazarı olarak TV’lere çıkıyor. Reklamverenler 100 satan gazeteye reklam vermiş oluyorlar. Sıralı, sarmal bir yalan zinciri. Okur nerede? Okur yok. Okurdan güç alan bir yayın organı da yok.

En basit gazetenin sadece baskı maaliyeti gazetenin satış fiyatından fazla. Komik değil mi? Avrupa’da 3,5 Euro’ya satılan gazeteleri burada 0,15 Euro’ya satamıyorsunuz. Yani Avrupa’da gazeteler buradakinden 23 kat daha pahalıya satılıyor. Çünkü yazının kıymeti yok. ‘Alım gücü’ mü dediniz? 50 Kuruş’tan bahsediyorum. Ne alım gücü?

Zaten bir gazete ya da dergi çıkaracaksanız bunu okurlara ulaştırmanın neredeyse tek yolu dağıtım şirketleriyle anlaşmak. Dağıtım şirketleri dediğime bakmayın. Sadece iki seçeneğiniz var. Ve mümkünse ‘dağıtmamak’ üzerine kurmuşlar bu şirketler sistemlerini. Hiçbir gazete ‘gerçekten’ büyük rakamlarda satış yapmadığı için 1000-1500 tirajı adamdan saymıyorlar. Ya 10 bin satıyormuşsunuz gibi yapmalısınız ya da… ‘Ya da’sı yok. Ya da öleceksiniz. O kadar. Sizden aldığı ‘yüzde komisyon’ hiçbir zaman onları tatmin etmediği için aylık standart ücretlerle beliniz bükülüyor.

Neden bayide 1000 satan bir gazetenin tirajı 10 bin olarak gösterilir? Çok basit. Çünkü devletimiz basın yayın organlarının ‘değerini’ onların tirajlarıyla ölçüyor. Tirajın hangi seviyedeyse o seviyede ilan desteği veriyor sana. Tirajın lafı mı olur? Bir rakam değil mi altı üstü. Tirajın, o malum medya kitabına uydurulması işten bile değil.

Sırf devletin gazetelere verdiği bu desteği almak için kurulan sayısız gazete var. Sayısız. Tiraj raporlarına bakın. Elli bin sattığını söyleyen ve sizin henüz adını duymadığınız ne çok gazete vardır. 20 bin gazete bayisinin olduğu bir ülkede 20 binin üzerinde gazete sattığını söyleyen herkese şüpheyle yaklaşabilirsiniz. Tam bir dostlar alışverişte görsün ortamı. Kim ne yazmış, kim ne okumuş. Cümle düşük mü, haber yalan mı, fotoğraf çalıntı mı, içerik eski mi yeni mi, bunlarla ilgilenen yok. Yok. Çünkü gerçekte ortada gazete diye bir şey yok. Birinci sayfasını yapıp geri kalanını ‘lorem ipsum’la doldursanız anlayan yok. Okur da yok çünkü… Tirajdan başka ortada hiçbir ‘gerçek’ yok.

Reklam ilişkileri de garip. Neredeyse tüm reklam verenler gazetelerin gerçek tirajlarını bilir. Ama ‘gazete’ hiçbir zaman gerçekten ‘gazete’ olmadığı için bir gazeteye reklam vermek o gazetenin ‘savunduğu şey’e (çoğunlukla siyasi görüş) destek vermek anlamına gelir. Yani reklam veren de ‘ürün’ satmak derdinde değildir. Bir kimlik itirafıdır reklam vermek. Desteği ifşa etmektir. Reklam vermek kadar, reklam vermemek de bir işarettir. Tirajı, etki alanı ne olursa olsun bir gazeteye reklam vermeyerek de kendini ifşa eder reklam verenler. Kıyısından köşesinden medyanın bu çamur deryasına böyle bulaşmakta beis görmezler.

Hakan Albayrak, yazının gücüne hâlâ inanan biri. Üçüncü sayfanın sol köşesindeki küçücük bir haberdeki imlâ hatası yüzünden dakikalarca kavga ettiğine ben kaç kez şahit oldum. Yazının, sözün değerine inanıyor. Herkesin onu ‘hayalci’ olmakla suçlamasının altında yatan şey bu. Yap gazeteni, yaz istediğini, göster istediğin tirajı, al mis gibi devletten paranı. Neyin peşindesin. 8 sayfa gazete çıkaracaksın, tiraj numarası yapmayacaksın, satır satır gazetenin her noktasına özen göstereceksin, tutup bir de bunu 1 liraya satacaksın, onun reklamını bunun reklamını almam diyeceksin. Bu kadar ‘sivil’lik tutar mı sanıyorsun?

Üstelik bir de bir türlü anlam veremediğim bir ‘Anti-Tayyipçi’ yaftası yapışmışken üstüne. Gazetenin ilk sayısında başyazıda ‘ben Tayyip Erdoğan’a bağlılığımı bildiriyorum’ diye yazabilen bir adamdan bahsediyoruz. Bunu yazabilen bir tane ‘havuz’ gazetesi bile gösteremezsiniz. Tayyip Erdoğan’ın bu ülke için ifade ettiği tüm değerleri öpüp başına koyan bir gazete idi Müstakil. Böyle bir derdimiz yoktu ama ‘ne yaptıysak yaranamadık’ tabiri caizse. Kendi kardeşlerimiz, Hakan Albayrak yazılarını, ‘paralel hainlerin’ web sitelerinden okudular. Kurumlar sırtlarını döndüler bize. Sözcü’yü, Cumhuriyet’i bile gönül rahatlığıyla alıp müşterilerine dağıtan ve ‘bizim’ sandığımız bazı kurumlar Müstakil’i istemediler. En sonunda bir dostumuz Müstakil’e destek vermeyi çok istediğini ama bunu ancak Tayyip Erdoğan ‘Benim Hakan Albayrak’la bir sorunum yoktur’ diye bir genelge yayınlarsa yapabileceğini söyledi. Komikti. Ama bu komik olan şey bir şaka değildi maalesef. Bu ülkenin sivil, bağlantısız, hakkaniyet çizgisini koruyan ve İslamcılığı sapına kadar ciddiye alan bir girişimini, kimi Twittercı, kimi akademisyen, kimi genel müdür, kimi rektör, kimi belediyeci, kimi başka şey olan ve kendini Tayyip Erdoğan sanan insanlar eliyle ‘bir çırpıda’ harcadılar. Eğer bu, medyada bir ‘iktidar’ bir ‘köşe kapma’ yarışı idiyse, Müstakil bu anlamda neydi ki? 4 kişiyle çıkan toru topu 1500 satan bir gazete.

Sokaklara çıkıp dostlarımızla karşılaştığımda, suratlarında “Ya sen Müstakil’desin hala değil mi, hani şu Hakan Albayrak’ın gazetesi” sırıtışını görüyordum. Pis bir sırıtış. “Hakan Albayrak şu şey değil miydi ya…” “Ney?” “Hani şu şey ya… Reis’e yamuk yapmamış mıydı o?” Müstakil Gazete 11 Ocak 2016’da çıktı. Gördükleri her şeyi bir kutsal vazife gibi paylaşıp, bir kutsal vazife gibi yayan, beğenen, favlayan, retwitleyen kitleler sanki anlaşmışçasına sus pus oldular. Görmediler, görmezden geldiler. Müstakil’de yazı yazmasını istediğimiz dostlarımız çalıştıkları ‘resmi’ kurumlardan onay alamadılar, müstearlarla doldu taştı gazete.

Bütün bunları bir arabesk ortam oluşturmak için anlatmıyorum. Bütün bunlar bizim yaptığımız sayısız hatayı perdelemez elbette. İslamcılığı temsil etmek gibi bir misyonumuz var sandık. Böyle bir ihlas bizde var mıydı bilemiyorum. İlk günden bu yana canla başla, cumartesi pazar demeden çalışan, tüm haberlerin kelimesine kadar redakte eden editörümüz Mehtap Güneş’in samimiyeti, ihlası ise söz konusu olan; evet vardı. Eğer medyada ‘dava adamı’ görmek isteyen varsa ona bakabilir. Ama bazen Hakan Abi, bazen ben, bazen diğer yazarlar bu gel gitli süreçte zihinsel olarak bocaladık bazen. Eksik yaptık bazı şeyleri. Hiç boşvermedik ama atmosfer bizi gerdi. Germemeliydi. Bizi canla başla destekleyen küçük, çok küçük bir kitlenin hatırına inat etmeliydik.

Bu küçücük kitle için de bir şey söylemek lazım. Toplam sayısının bin civarında olduğunu tahmin ettiğimiz bu kitle, eğer olursa böyle bir şey, bu ülkenin matbuat tarihinde yerlerini çoktan aldılar. Aldığımız onlarca mektup, eposta, mesaj, telefon bizi her daim diri tuttu. Onlar olmasaydı ikinci hafta biterdi bu serüven. Fakat baştan beri küçücük bir kısmını anlattığım ve dahil olmakta fevkalade zorlandığımız bu medya dünyası vasıtasıyla bu kitleye ‘gazete’ ulaştırmak, ama sadece gazete ulaştırmak; arkasında başka bir anlam ihtiva etmeden sadece gazete ulaştırmak teknik olarak neredeyse imkansızdı. Kağıt dediğiniz şey paraydı, dağıtım dediğiniz şey paraydı, matbaa dediğiniz paraydı ve bizim bunu finanse edecek bir ‘başka işimiz’ yoktu.

Bu mümtaz kitleyi kenarda tutarak ‘potansiyel’ okurlarımıza da bir çift lafımız var elbette. Neden satmıyor gazetelerimiz? Gazetelerimiz kötü de ondan mı? Yeni Şafak gazetesi kötü bir gazete mi? Neden 100 bin satmıyor bu gazete? Karar kötü gazete mi? Star, Akit, Milli Gazete, Diriliş Postası… Neden satmıyor bu gazeteler? Müstakil Gazete ilk kırk gün yirmi bin adet basılıp dağıtıldı, Eğer 4000 tane satsaydı -Allahu alem- bu gazete şu an son sayısını yayınlıyor olmazdı. Gazete almak diye bir şey mi kaldı abi her şey internette artık diyorsanız, orasının halinin daha da içler acısı olduğunu söylemem gerekiyor. Bir internet sitesinde süper bir haberi, müthiş bir yazıyı sana okutmak için ya Kim Kardaşyan poposu ya da vahşet, şiddet dolu hileli bağlantılar konuyor önüne. Gazetenin tirajı varsa, internetin de ‘hit’i var. Tirajın hilesi varsa, hit’in de hilesi var. Hiçbir şey sahici değil yani anlayacağınız.

Özetle. Güzeldi. Denedik. Kendi adıma bir nevi bir mükellefiyetti bu gazetede var olmak. Hayatımın en zor dönemini yaşıyorum ve gazete rahat bir nefes aldırdı bana. Orada bir yerlerde canla başla senin derdini harbiden paylaşan, meseleni kendisine mesele edinen birileri var. Bu çok güzel. Bu sayfayı kapattık. Allah (cc) bizi ihlas ve samimiyetten ayırmasın. Yeni bir sayfa açılırsa ve -kim var- denirse sağa sola bakmadan -ben varım- deme gücünden ve inancından ayırmasın bizi inşaallah.

Hasbünallah ve ni’mel vekil !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 5

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız