Download Instagram Photos

Müfettiş Yardımcılığı Sınavı1

Tüm dünya işsizleri adına “Birleşin!”

Evde her zamanki gibi oturmuş grup Yolyordam’dan “Beni görüp yüzün öte döndürme” türküsünü dinliyordum. Baba emekli, anne ev hanımı ve evde dört- beş kardeştik. Evin en büyük çocuğu olarak tek başıma, dip oda dediğimiz bu küçük odada kalıyordum. Kış mevsiminde battaniyeye sarılır evdekilere hiç karışmaz, siyah-beyaz – “Pinuçka” marka televizyonumla ve sırf iş ilanlarına bakmak için internete girdiğim bilgisayarla vaktimi geçirirdim. 33 ekran bu televizyonu, Türkiye’nin tek kanallı olduğu dönemlerde almıştık. Eve renklisi girince benim olmuştu. Ses ve parlaklık ayarlarının yapıldığı düğmeler alüminyum bir levhaya monte edilmişti. Diğer bölümleri ise ahşaptandı. Alüminyum levhanın en üstünde de televizyonun Kiril alfabesiyle yazılmış markası yer alıyordu. Bu markayı da bir Bulgar göçmeninin okumasıyla öğrenmiştik. “Pinuçka” Anlamı neydi bilmiyorum. Televizyon bozuktu, yarım saat çalışınca görüntüler kaymaya başlıyordu. Bu yüzden kapatıp soğumasını beklemek gerekiyordu. Kanal arama düğmesi bozulmuş yerine çividen bir şey uydurmuştum. Bir bozgun havasını yani aynı kaderi paylaşıyorduk televizyonumla neredeyse..

Dışarıda ise durum tam tersineydi ilk önce hayatlar sonra televizyonlar renklenmişti. Benim günlerimse tam tersi kararmaya devam ediyordu. En büyük sebebi de şu işsizlik belasıydı. Hâlbuki üniversiteyi ne heyecanla bitirmiş, bir iş bulacağım ümidiyle nerelere kadar gitmiştim. Hepsi boşa çıkınca paniklemeye artık “ne olacak benim sonum” demeye başlamıştım. Öyle ki bu çaresizlikle marketlerde tezgâhtarlık bile yapacak haldeydim ama gel gör ki üniversite diploması başa belaydı keşke okumasaydım da lise mezunu olsaydım hiç olmazsa sağda solda gider hamallık bile yapabilirdim gerçi hoş gazetelerde televizyonlarda artık üniversite mezunu olup ta çobanlık, kapıcılık yapan insanlardan da bahsediliyordu ama.. her neyse söylesen beyhude söylemese nafile.

Günler bu minvalde ilerlerken bir gün, öğlen vakti uyandıktan sonra mahmur gözlerle tembel tembel dolaşıp salondaki kanepeye attım kendimi ve sehpanın üstündeki gazeteye, akşam televizyonda ne var ne yok gibisine bakmak için uzandım. Gazeteyi elime alınca ilk açtığım sayfada adeta adrese teslim mektup gibi bir iş ilanıyla daha doğrusu haberiyle karşılaşıverdim. Haber şöyleydi; “Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü’nce, Ankara’da, Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınavı yapılacaktır” Haberi okuyunca ister istemez o ümid denilen dünyanın en tatlı şeyi ılık ılık içime yayılıverdi. Hemen internet adresine girdim DMO’nun. Sadece İktisat fakültesi mezunlarını alıyorlardı ve yaş sınırı da yoktu. ” Güzeel” dedim içimden. Sevinçten gözlerim büyüyüverdi ve bu tatlı helecan her tarafımı sardı. Nasıl sevinmez insan bunca yıllık işsizlikten sonra. Yazının devamı şöyleydi.”Müfettiş Yardımcılığı sınavına katılabilmek için isteklilerin; gerekli belgelerle birlikte 30 Ağustos 2008 günü mesai saati bitimine kadar başvuru yapması gerekmektedir.” Fakat birden ümitlerin yerini eski başarısız girişimlerimin kalbimde bıraktığı acı hatıralar aldı. Torpilsizlik ve şanssızlık mı diyelim? Hani derler ya fakirlik kader değildir kalıtsaldır. Bizimkisi de böyle bir durumdu belki. Benim herhangi bir işe girmek için verdiğim mücadeleler yenilgi yenilgi büyüyen bir ızdıraba dönmüştü artık. Ama bu ızdırabın bir gün zafere dönüşeceğini biliyordum. Alnımdaki teri silip, kısık gözlerle bir daha baktım bilgisayar ekranına. Gözlerimde artık yakını seçememeye başlamıştı ama utancımdan eve bir şey söyleyemiyordum. İşsizlik maaşsızlık birde doktora git gözlük al filan o kadar masraf benim için dayanılacak bir şey değildi kör olur evde otururdum daha iyi. Bu sınav içinde şimdi hazırlanıp gitmeye değer miydi? Mevsim yaz, hava çok sıcaktı. Ankara’da olduğum için işim kolaydı ya diğer illerdeki insanlar. Acaba PTT yolu ile başvuru mümkün müydü? Hani bu yaz sıcaklarında kim çıkacaktı da gidecekti taa oralara. Gerekli evraklar zaten elimin altındadır her zaman. İş başvurusunda uzman olduk nede olsa. Yapılacak ilk iş başvuru kılavuzunu almaktı. Açık öğretim bürolarından alınabileceği yazıyordu internet sitesinde. Hazırlanıp gitmekten başka çare yoktu. Güneşin hararetine yakalanmamak için serin vakitte gidip şu başvuru kılavuzunu alayım diye erkenden çıktım evden. Büroya yaklaşınca birde ne göreyim upuzun bir kuyruk. Kaç kişi var önümde acaba diye saymaya kalkıştım beceremedim gerisini siz düşünün yani. Gerçi başka sınavların başvuları da varmış sonradan öğrendiğime göre. Büronun önünde sıranın gelmesini sekiz saat bekledim. Yanlış okumadınız tam sekiz saat. Kılavuzu aldım ve onlara inad başvuru kılavuzunun önemli yerlerini çizerek tam 8 defa okudum. Artık yazandan da hazırlayandan da daha iyi biliyordum sınava giriş şartlarını,sınav kurallarını v.s ama bir şeyi çözememiştim. PTT yolu ile başvuru mümkün müydü? Bu da PTT’ye taktı demeyin şimdi. Bir dakika bu dünyada basit gördüğünüz şeylerin altında öyle hin oğlu hinlikler yatıyor ki sadece gördüklerimi yazsam Ana Britanica ile Meydan Larousse el broşürü gibi kalır yanında. Bunu niçin açık seçik yazmamışlardı. Soruyorum size, niye? Saftirik tipleri avlamak için bir yöntem olabilir miydi? Hani, yollasın başvuru belgesini enayiler PTT ile sonrada biz yazmadık öyle bir şey deyip sıyrılırız işin içinden, sende kal ortada kabak gibi. Evet PTT illetine bulaşmadan gidip kendim başvurabilirdim, çok uzak ta değil DMO yani Devlet malzeme ofisi müdürlüğü ama utanıyordum bunca seneden sonra işsizlikten, yaşımın hafifçe geçkinliğinden. Bıyığı yeni terleyen müfettiş yardımcısı adaylarla aynı kuyruğa girip “Vaay be adam dede olmuş hala iş arıyor” şeklindeki müstehzi bakışlar ve imalarla boğuşmaktan. Çünkü şaka maka saçta da beyazlıklar başlamıştı. İşsizlikten naşi gına gelmişti ve bu bunalım günlerimden de beni yakın bir akrabanın güzel bir nasihati kurtarmıştı. Yoksa halim haraptı. İşsizliğin verdiği sıkıntıyla kıvrandığımı görünce, “sana ne iş yapıyorsun diyenlere işsizim deme, iş arıyorum de” demişti. Parlak bir fikir, evet , bende iş arıyordum.

SINAV MI SIRAT KÖPRÜSÜ MÜ?

Şanssızlığına fazla üzülmez insan, çünkü ‘kader’ der geçeriz ya elimizde olduğu halde yapamadıklarımız?.. En çok onlara üzülürüz.

Başvuru evrakında sınavın iki aşamalı olacağından bahsediliyordu. Ayrıntı yoktu ama her zaman ki gibi sözlü ve yazılı şeklindedir herhalde. Ha bu arada evdekilere hiç bahsetmedim bu sınavdan. Ümid fakirin ekmeğidir ama zaten o sınava gir, buna çık derken her girişimimiz fos çıkınca ev ahalisini de yeniden ümitlendirmeyelim diyerek gizli saklı tuttum bu işi. İlk gelen dolmuşla varalım heman deyü diyerek tuttuk Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü’nün yolunu ama bir dakika öyle her şey kolay olmuyor. Çekilecek çilen varsa çekeceksin hani nasipsiz dayak bile yenilmez demişler ya. Dolmuşun en arkasında tek kişilik boş bir yer buldum diye sevinçle oturunca sanki bir sobanın yanına oturmuş gibi oldum. Yanımdaki şişman adam yaz sıcağında soba vazifesi görmek için sokağa çıkmıştı. O ne hararet kardeşim? Yaptığım o güzelim banyo süründüğüm güzel kokular…Hepsi boşa gitmişti. Bir belada önümde ayakta dikilen tipten geldi. Nerden gördü, kokusundan mı anladı, radar mı vardı çocukta, taa elimdeki kimlik belgelerimi koyduğum büyük sarı zarfa yutkunarak baktı ‘Abi iş başvurusumu o?’ dedi.
-Yok, deyivermişm gayr-i sevki insiyak-i tabii ile.
Kurda bak be işimizi alacak elimizden. Günlerce interneti tarıyorum ben, kör olacam ekran karşısında iş ilanlarına bakmaktan, herifçioğluda bedavadan iş başvurusu yapacak sayemizde.
Kan ter içinde minibüsten indim sanırsın cennete düştüm. Ne mi gördüm? Orasıda benim sırrım olsun. Sır deyince ermişlerin sır üzerine söyledikleri çok hoş sözleri vardır. Sırrını gizleyen maksuduna çabuk erer diye ya da “meziyetin varsa hafa turabında kalsın ta ki neşvü nema” bulsun diye. ‘Hafa turabı’ gizlilik toprağı demek. Hani buğdayı,tohumu toprağın altına atarlar o da sonra neşvü nema bulur yani büyür.. Hani bende bu iş başvurusunu evden gizledim ne bilim kimselere duyurmadan gitmek lazım…ya neyse felsefe yapmaya gerek yoktu şimdi…Hay görmez olaydım….Ya bildiklerimi unutturursa, konsantremi bozarsa. Tövbe neuzubillah. İşine bak sen işine.
DMO yani devlet malzeme ofisi genel müdürlüğünün kapısına geldim. Kahverengi-sarı renkte, devasa binalardan oluşmuş binalar geniş bir alana yayılmıştı ve binaların çevresinde geniş boşluklar vardı. Bu boşluklarda tek tük çam ağaçları vardı ve zemin asfaltla kaplıydı. Çam ağaçları adeta binaların büyüklüğünden korkup yere sinmiş, bodur kalmışlardı. Beton yığınlarının arasında yapma çiçekler gibi duruyorlardı. Ve bir kaç binanın önünde forkliftler kasalarının üstü brandalarla kaplı kamyonlara malzeme yüklüyor, biri gelip diğeri gidiyordu. Kapıdaki bekçiye ‘Merhaba kolay gelsin, Sınav evrakı verecektim de’ dedim büyük bir mahcubiyet edasıyla. Benim bu merhabamdan sonra Bekçi de öyle bir duruş ve bakış oldu ki şöyle özetleyeyim; ’Hımm demek sınava geldin. Senin kadar okumadım hatta belki sana göre cahilin tekiyim ama o kaddar o gadaar rahatım ki sorma.Sırtımı düvlet bubaya vermişim ki senin göz koyduğun bu makam öyle kolayınlan gelmedih ohh ne rahatım ne ala mutluyum her ay başında tıkır tıkır maaşım da çalışıyor.Senin sahip olmadığın bu nimete sahibim be kuzum. Tuzum kuru”.
Tabi ben bunları saniyeler içerisinde düşünmüştüm. Gri, kısa kollu resmi kıyafetinin içerisine sığmayan göbeğiyle öylesine sandalyeye uzanmış daha doğrusu yayılmış, gözünün bir ucuyla bana bir ucuyla da bilgisayarda ki kağıt oyununa bakan bekçi yavaşça başını kaldırdı;
-Napacan, bizim gibi sende mi sürünecen devlet memuru olup,he?
Dedi ve bunu deyince bekçi dayım aklıma ilk gelen şu oldu; ‘Ulan namussuz hergele, bu sınava senin ya oğlun ya kızın ya da bir tanıdığın, yakının filan giriyordur. Yoksa böyle edebiyat yapar mısın sen’
İşte ‘dakka bir engel bir’ diye buna derler. Bekçiyi geçelim. Canımı çok sıktı daha girişte. Neyse tarif etti lütfedip, bende tarifi üzerine Genel müdürlüğe girdim. Evrakı vereceğim odayı buldum. Ama kapı kilitliydi. Saate baktım 11:55. Koridordaki devasa saate baktım o benimkinden geride 11:53. E peki bu memurlar nerede? Birden yan odadan çıkan memura yöneldim.
-Pardon özür dilerim saat tam 12 olmamış ama mesai burada kaçta bitiyor?
-12’de biter 1’de başlar koçum.
‘Koçum’mu?
-Ama saat daha 3-4 dakika var on ikiye.
-Ohoo,sen ona bakarsan, burası atom saatini ayarlama merkezi değil, millet sizi mi bekliyecek 10-15 dk. önceden herkes çıkar.
‘Atom saat’imi? Hiç salise şaşmaz, dakik mi dakik kimsenin bilmediği ama herkesin lafını yaptığı benimse artık bir şehir efsanesi olduğuna inanmaya başladığım şu meşhur saat.
-Yok hani birkaç daha olunca, dakika.
-Dakika farksızdır burada aydan.
Getirin bana ilaç kokulu çaydan
Adam birden şiir okumaya başlamıştı. Deli be bu diye düşündüm. Bizde memur olunca sonumuz böyle mi olacaktı yoksa derken ‘Ay canım çay çekti’ diyerek şiir okumayı kesti ve birden ciddileşti.
-Napacan bu melanet yere geleceğine… Üniversite mezunu musun?
-Evet.
– Git öğretmen olsana.
‘Öğretmen mi? Hiçbir şey olamazsan öğretmen ol he? İyi valla
-Nerede abi?
deyivermişim.
Hani beleşten bir öğretmen alımı oluyor da bizde kaçırmayalım, memur abinin bir bildiği vardır belki diye gevrek gevrek sordum.Anlamsızca bakıp gitti adam.

…………………

Müfettiş Yardımcılığı Sınavı 2

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 2

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız