MİSYON ÜZERİNE 2

Akla, gerçeğe, sanata saygı ruhun bir gereğidir.

Peki ruhun varlığını en çok savunan Din bunları şeytan gibi görebilir mi?.. Nedir bu tuhaflık

Tabii burada akıldan, gerçekten, sanattan ne anladığınız çok mühim. Akıl diye felsefeyi kastetmiyoruz mesela. Akıl sebepler ve sonuçları görme, hüküm verme yetisidir. Gerçek diye bugün yaşanan yüzeysel, doludizgin hayatı mutlaklaştırmayı kastetmiyoruz. Gerçek, sonuçta kader dediğimiz şeydir. Sanat ise akıl ve kaderin çeşitli vasıtalarla çeşitli boyutlarda vurgulanması işidir. Bir takım uçuk kaçık, kendinden menkul şeyler değil. Modernizm bu tanımlara “dinle çelişik olmayı” eklemiştir. O yüzden şimdi bunların sahibi modernizm gibi algılanmakta, halbuki değil. Öte yandan dini algı da bunlardan uzak olmayı bir marifet, bir görev saymıştır zaman içinde ve iş bu şekilde neredeyse sabitlenmiş.

Evet, bunlardan uzak bir din anlayışı sanki “ideal olan” diye sunulmakta. Belki Hristiyanlık için, Yahudilik için bu doğrudur. Tevhid’ten uzak oldukları için aklı istemeyebilirler. Bilimsel gerçeklerle ters düştükleri için gerçeği istemeyebilirler. Sanat da bu ikilinin bir sonucu olarak onlarla ters düşebilir. Ama mesele şudur; İslam böyle değil ki. Nedir bu ezber.. Baktığımızda ise sanki İslam da “bunlar gibi bir dinmiş gibi” yine modernizmin ürettiği kavramlarla, onun ürettiği gerçekliğe hizmet edildi yanlış algılarla. Modernizmin batının ruhunu ele geçirmesi normal sayılır. Daha sonra postmodernizmle bir barış ortamına geçtiler. Çünkü modernizm iddia ettiği gibi ruhu doyuramadı.  

Bu girizgahtan sonra.. Yaklaşık yirmi yıldır şahsen, beş altı yıldır internette ve üç yıldır da Tercümanı Ahval ve yakın zamanlarda kapattığımız Fotovideokom’da batının ürettiği bu “din-akıl, gerçek, sanat” çelişkisinin bizim açımızdan yanlışlığını vurgulamaya çalışıyoruz. Pek yol aldığımız söylenemez bu kadar çabaya rağmen. Çünkü iş neredeyse kemikleşmiş durumda. Öte yandan ise batı postmodernizme İslam aleminde de kapı açtı. Dini söylemler artık eskisi kadar akıl, sanat dışı değil yani. Ve bu da bir rehavete yol açtı tabii. Ama ilkesel olarak bunun altı doldurulmuş değil, dikkatimizi çeken. Yani sağlam bir durum yok ortada, genel bir “dinler” durumu var, genel bir “ucundan azıcık” durumu var. İslamı bu kez de sıradanlaşma tehlikesi beklemekte diyebiliriz yani en azından.

Ve iş en temelden alınmadığı için de böyle gitmekte.   

Batının bir yandan buraya da habire pompaladığı, bir yandan kendi içinde evrilen gerçekliği bir yandan, öte yandan geçmişimizden de gelen bir takım modernist-antimodernist damarlar, evhamlar arasında yaşadığımız bu acaibül garaib gerçeklik gerçekten olmaması gereken bir şey. Saçma, insanı kitleyen bir şey..     

O yüzden girişte sorduğum soruyu bir daha soruyorum şimdi.

Akla, gerçeğe, sanata saygı ruhun bir gereğidir.

Peki ruhun varlığını en çok savunan Din bunları şeytan gibi görebilir mi?..

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 9

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız