MİMARİDE BİR POSTMODERNİZM ÖRNEĞİ DOĞRAMACI CAMİ

Bilindiği gibi Türk Mimarisi Cumhuriyet tarihi boyunca yaşatılan toptan batılılaşma gailesine rağmen geleneksel malzemeye ve biçime gerekli itinayı gösteren belki de en fazla zihin yorduğumuz ve bununda meyvelerini taklidden öte yeni ifade biçimleriyle eserler vererek aldığımız bir alandır.

Türk Mimarisi prestijli Ağa Han mimarlık ödüllerini alarak rüştünü ispat ettiği gibi birazda müteahhitlerimizin vesilesiyle dünyanın bir çok yerinde başarılı işlere imza atmaya başladılar.

Şehirleşme ve nazım plan ise mimarinin önemli alanlarından birisidir. Başbakanın İstanbul’a iki şehir kurulacağından bahsedince gülümsedim.

Son dönem moda tabirlerden biriside “şifre”. Hani Başbakanın niyetini ve düşündüğü tasarladığı şeylerin kaynağını bulma işine artık “Başbakanının” ya da “ Erdoğanın şifreleri” diye takdim ediliyor ya bizde yazımızı bu moda tabirle süsleyelim dedik.

Erbabı bilir bilge mimar olarak anılan rahmetli Turgut CANSEVER’in hayatı boyunca savunduğu bir şehirleşme biçimi vardı ki kendisi buna ‘galaksi tipi’ şehirleşme derdi.Yani şehrin sıkletini dışarda kurulacak 100 binlik şehirlerle hafifletmek.

Cansever’le başbakan büyük ihtimalle tanışıyorlar ya da en azından İslami camianın mimari ve şehirleşme deyince ilk referanslarında olan rahmetli Cansever’i herhalde başbakan belediye başkanlığı süresince bol bol duymuş belki de dinlemiştir . Evet rahmetli Cansever’in bu temennisi ve arzusunun gerçekleştiğin görmek sevindirici bir şey demek ki önemli olan bir fikrin tohumunu atmak. Bazen onu gerçekleştiremeseniz de bir gün sahibi çıkıp gelebiliyormuş.

Yazımızın asıl konusuna gelince halk arasında kısaca Doğramacı cami diye bilinen ama resmi adıyla Doğramacızade Ali Sami Paşa Camiini uzun zamandır yazmak istiyordum.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı tarafından babası Ali Sami Paşa adına Ankara Bilkent yaptırılan bu caminin Mimarı Erkut Şahinbaş.

Nihayet gündüz vakti birkaç defa ziyaret edip namaz kılma fırsatı bulduğum bu camiiyle ilgili görüşlerimi acizane ve naçizane paylaşmak isterim.

İlk önce gündüz vakti tabirini özellikle zikrederek bir camii mimarisi hakkında tam bir hüküm vermenin gece vakti yapılacak gözlemden sonra daha sağlıklı olacağını belirtmek içindi.

Nitekim konu ile ilgili internette araştırma yaptığım zaman caminin gece görünümü ve aydınlatılması için bir hayli mesai harcandığı ve iddialı olunduğunu gördüm.

“Gündüzleri güneşin hareketiyle mekânın içine farklı renklerin yansımasını sağlayan cam kubbe, hava karardığında fluoresan ışık kaynakları sayesinde mavinin farklı tonları ile tanımlanıyor.”

Doğrusu cami açıldığında basında duyduklarımız ultra modern bir cami olduğu ve içinde havra ile kilise bulunduğu şeklindeydi ama havra ve kilise basının uydurmasıymış. Sadece konferans gibi sosyal faaliyetlerde isteyen başka dinden insanlara alın burada ibadet edin gibisine ekstra mekanlar kastedilmiş. Peygamberimizin Necrandan gelen Hıristiyan heyete mescidin bir köşesinde ibadet etmeleri izin verdiğine göre bizce de bir problem yok.

Binanın etrafında gezildiği zaman ilk edindiğiniz intiba mimarimizle ilgili bir önceki yazımızda incelediğimiz Behruz ÇİNİCİ’ye ait olan TBMM camiinde olduğu gibi bu camide elden geldiğince kendini klasik çizgiden sıyırarak postmodern bir tavır almış.

İlk önce mimarının hayvanları düşünmemesi beni şaşırttı. Özelikle cami mimarisi hatta normal bina yapımında da bir Müslüman mimar özellikle kuşları düşünmelidir.

Cami dışardan görünüşü itibariyle kübik bir tarzda inşa edilmiş özellikle minaresinde gerçekleştirilen yumuşatma ile kübik arabesk arası bir yerde durmuş.

Bazen iç mimarinin dışı belirlediği olur ama belli ki mimarımız bu anlamda rahat. Dışarıyı zaten çok önceden zihnen halletmiş daha çok iç mimariye kafa yormuş.

Caminin avlusu ise yarı kapalı yarı açık. Sizi içerde sabit tutmayan hemen git diyen bir havası var.

Caminin kapısı bir mabed kapısı gibi tasarlanmış geniş ve güzel ayrıca renkler iyi seçilmiş içeri girildiğinde de caminin dış renginden kopmayan bir renk uyumu ve tahta işçiliği ile karşılaşıyorsunuz fakat burada sanki bir apartmanın girişi gibi tasarlanmış. Bu tercih bizi rahatsız etmiyor.

İbadet mahallini de kapsayan caminin içindeki lüks teşrifat insanı rahatlatıyor göze batmayan farklı bir dizayn bizi sarmalıyor.

Camiye girip kubbenin altına gitmeden önce sağımızda ve solumuzda tek sıra halinde dizayn edilmiş koltuklar dinlenme için ideal fakat ibadet maksatlı oturarak namaz kılan insanlar içinse işlevsel değil. Çünkü cemaatin arkasında oturarak namaz kılınmaz sadece kalabalık günlerde işe yarabilir. Bu girişime de bir deneme nazarıyla bakılabilir ama başarısız bir deneme çünkü taklidinin yapılacağını pek zannetmem.

Kubbeye gelince bizde kubbe gökkubbeyi anımsatır ve mimarda adeta bunu hedefleyerek değişik tarzda şeffaf ve kapalı bir kubbe yapmış adeta.

Mihraba döndüğümüzde ise sağ ve sol tarafımızda ki duvarlar camiyi dış hayata fazlası ile kapatmış. Birde mihrabın yanındaki boşluklar hiç iyi durmamış.

Burada iki noktaya dikkat çekmek isterim;

Birincisi camideki arka saflarda dizayn edilmiş koltuklar meselesi,

İkincisi ise kubbede başarıyla uygulanan reel hayatla bağlantı kurma düşüncesinin düşünülmediği yan cepheler meselesi.

Şu koltuk meselesine Hristiyan mimarisi ile düşününce şu yorumu yapmak gerekiyor; Peygamberin ilk mescidi toprak zemin üzerindeydi. Hasır v.s yoktu. İsteseler kumaş ve ya hasırda serilebilirdi ama burada alnın toprağa konulması ile insanın mütevaziliği sağlandığı gibi secde anında peygamberin ifadesiyle “Allah en yakın oluşun” gerçekleşeceği böylece ölüm anında Allaha mülaki olacak insan bedeninin son durağı olan kabir hayatını hatırlatması gibi bin bir faydası vardı.

Bediüzzaman “”İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor.” Hristiyanlık akidesi içinse “Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir “ der . Mektubat, 26. Mektub.3. Mebhas.

Zaten ilk bakıldığında kolayca fark edilen kilise mimarisi insanı adeta tabiattan kopartan insanın tabiatla bağlantısını kesen bir mimaridir. Halbuki tevhid sadece kütüphanelerden kitap okumakla elde edilecek bir düşünce değil tabiatı, hayatı tefekkür ve tezekkür ile kazanılacağı için inananlara nafile ibadetten bile efdal olduğu vurgulanarak emredilmiş bir güç ve kuvvettir.

Bediüzzaman gibi bir alimin yüzlerce eseri devirdikten sonra kendisini ısrarla tabiatın kucağına atıp Barla da Çam dağında kara katran ağacının üstünde tefekküre dalmasının ve bu tecrübelerini talebeleriyle paylaşmasının bir sırrıda bu olsa gerek.

Sadede gelecek olursa toprak tabiattır. Yine yan cephelerde duvarlara açılacak yarı şeffaf cam duvarlar bu anlamda cemaati rahatlatabilirdi. Camide kalbin lüzumsuz işlerle meşgul olmaması için süslü olmaması fıkıh kitaplarında dile getirilen bir husustur. Bunu bilerek şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki yan cepheler eğer yarı şeffaf olsaydı görülecek alanların kalbi meşgul edecek yerler olmadığı görülecekti. Çünkü kıbleye yönelen cemaat için sağ ve sol da sadece çam ağaçları ve yeşillik gözükür iken kısmen yol ve araçlarda görülmektedir. İslamiyet ’de yaptığımız ibadetlerin hayattan kopuk olmadığını her zaman hatırlatacak ve bu anlamda bence dünyanın dışardaki telaşından azade ama gözüken yeşillikle rahmet ayetlerinin bir huzur-u daimiyi kazandırdığı güzel bir alan açılmış olurdu özellikle ‘şarabımı da içerim Hacca da giderim’ diyen bir kısım zamane Müslümanına caminin, ibadetin sadece bir arınma yeri olarak kullanıldıktan sonra dışarıda istediğini yapamazsın mesajını vermesi ve dışarıdaki hayatla camideki eylemlerimizin kopuk olmadığını birebir yaşatması ve ayrıca yoldan geçenlerinde ibret alması açısından kubbede yapıldığı gibi bu tarzda yapılacak nim şeffaf yan cepheler bu camiye çok yakışırdı.

Doğrusu Behruz ÇİNİCİ’nin TBMM camiinde ortaya koyduğu felsefi yaklaşıma zihni performansıyla beraber elde ettiği sonuca bakılınca Doğramacı cami bu anlamda bir hayli geride duruyor.

Aslında sadece salt yapanın kimliğini değil işin özü açısından söylenen Tevbe suresinde ki (18.ayet) “Allahın Mescidlerine, ancak Allaha ve Ahiret gününe inanan, Namazı kılan, Zekatı veren ve sadece Allahtan korkan kimseler bakarlar. İşte bunlar doğru yolda olabilirler…” ayeti nedense bir daha aklıma geliyor.

Camiyi yapanlarında yaptıranlarında kesinlikle imanlarından şüphemiz yok zaten dine soğuk olsalar böyle bir işe girişmezler ama bunu içselleştirmenin boyutu o kadar önemlidir ki tezahürü bu camide olduğu gibi hemen karşımıza çıkar.

Caminin Mimarı Erkut Şahinbaş’ın eğitim formasyonuna bakınca Amerikan kolejinde ve ODTÜ’ de eğitim almış sonrasında batıda hayatını devam ettirip bilahare Türkiyeye dönmüş bir mimar.

Camiinin hayırlara vesile olmasın diler gerek mimar gerekse yaptıranların umdukları sevaba rahmet-i ilahiyyeden kavuşmalarını dileriz.

Genelde başarılı bulduğumuz bu cami için değil ama bazen çok sıkıntısını çektiğimiz cami mimarisiyle ilgili artık halkın şuur altına yerleşmiş şu esprili tavrı da sizlerle paylaşmak isteriz;

Köye yolunu kaybetmiş bir deve gelmiş. Köylüler şaşkın. Devenin hörgücüne bakıyorlar ama bir türlü anlam veremiyorlar. Sormuşlar Bektaşi’ye ‘nedir bu?’ diye, Bektaşi bir köylülere bir deveye bakmış ve demiş “ya hamamdır ya camii”…

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

One thought on “MİMARİDE BİR POSTMODERNİZM ÖRNEĞİ DOĞRAMACI CAMİ

Yorumlar kapatıldı.

FACEBOOK HESABIMIZ