MESELE DÖN DOLAŞ AHİRETE İMAN

Rahman Rahim Allah’ın adıyla..

İyi anlamadığımız bir mevzu var; o da ahirete imanın önemi. Bir defa şunu bilelim ki; Mekke’deki putperestler Allah’a inanıyordu, Yahudiler ve Hristiyanlar zaten inanıyordu.. Peki bunca sorun neydi? Çünkü; putperestler ahirete inanmıyordu, Yahudiler ahireti çok büyük ölçüde dünyevi bir yere çevirmişti, Hristiyanlar ise İsa (as)’ın orada bir hüküm yetkisi olduğuna vs inanıyorlardı.

İşi biraz daha açarsak; Yahudiler, haşri, cenneti, hatta kıyameti türlü yorumlarla dünyevi bir akışa çevirmiştiler. Haşr, Yahudilerin sürgünden dönüşü, cennet ise Kudüste kurulacak dünyevi bir hakimiyet edilmişti. Kıyamet sahneleri de Rabbin çeşitli milletleri cezalandırması sırasındaki dehşeti ifade eden şeyler. Tevrat metinlerinde böyle zorlamalar vardır son derece. Öyle ki ahiret diye bir şeyin olduğunu çok zor iddia edebilirsiniz bu metinlere göre. Yahudilerdeki ahiret inancı Tevrat metinlerinden çok geleneğin öğretisi olarak vardır. Putperestlere gelirsek; onlar zaten Kitabi bir taife olmadıklarından ahirete inanmıyorlardı. Öte yandan mesela Yunan mitolojilerinde; onca efsaneler, masallar olmasına rağmen Yahudilerden daha açık bir ahiret inancı da vardır enteresan şekilde.

Hristiyanlıkta ise iş gayet uzatılmakla birlikte bir ahiret vardır, lakin ahiret ve öncesi, aslen İsa (as)’ın hüküm süreceği bir yer gibidir. Bu da Tevrat metinlerinde geçen “beklenen mesih”e işin gayet çevrilmesi sonucu böyle olmuştur denilebilir. Tabii Yunan medeniyetinin filozofik ya da putperest etkileri vs de düşünülebilir. Öyle ya da böyle, burada da iş gerçek bir yargılamadan uzaklaştırılmış.. İşte İslamiyet bütün bunları düzeltiyor ve güçlü bir ahiret inancı yerleştiriyor evvela. Bunu iyi farketmemiz lazım. Çünkü o zaman şu farkediliyor ki, insanlığın temel problemi bu. Ve denilebilir ki; işte bu yüzden zamanımızda da asıl mesele dön dolaş yine buna dönmüştür. Çünkü bizdeki gelenekte de çeşitli kurtarıcılar ve kurtulmalar türemiştir, beri yandan ise batı merkezli, dünyaya aşırı yönelik mantıklarla, hedeflerle bir dünyacılık türemiş ve yayılmış.

O yüzden; insanlık için çıkışı yine ahirete imanda görmeli. Fakat ahiret sahnelerinin anlatımı kadar, insanlığın nasıl da hep buradan vurulduğu ve İslamın bunun üzerine gelişi de vurgulanmalı. Ve Kuran’ın bunu netleştirmekle tarihe damga vurduğu.. O zaman gözlerimiz daha bir açılacaktır. Eğer açmaya niyetliysek tabii.

Buradaki en büyük sorun; hayatı “ademden ebede” bir yolculuk olarak değil de yatay, günübirlik, yakın sahada bir yolculuk olarak algılamadır. Öyle ki materyalizme karşı da bu ilaç edilmektedir. Halbuki hakikat en ziyade manaya yönelme olmalı, en ziyade çatıya dönük olmalıdır. İşin gayb içerikliği akliyyet içermeyiciliği anlamına gelmez. Akıl en ziyade bu işe lazımdır, çünkü bu görülmeyendir. Fakat mesele felsefedeki gibi ben her şeyi bağladım, çatı budur; “herşey maddi sistemdir.. her şey güçler savaşıdır.. her şey enerjidir..” tarzı gabya kör bir bağlama değildir. Ya da “her şey esmanın tecelliyatıdır, her isim sürekli tecelli eder” tarzı her şeyi kendisi açıklamaya çalışma değildir. Lakin açıklanmış olanı, ayetleri, Kitab’ı ve rehberliğini bihakkın görmeye çalışmadır.

Şunu unutmayalım ki; din gayet ahiret dinidir. Ramazandaki oruç bu dünyada nefse hakim olmayı, iftar da ahireti simgeler. Hacc mahşer yerini simgeler, namaz gündelik meşgaleden uzaklaştırır.. Lakin bütün bunların üstüne Kuran’ı iyice anlama hedefi olmazsa dünya yine ağır basar.. Menfaatperestliğin en büyük araçlarından birisi ise bütün hakikate ihtiyacımızın olmadığı anlayışıdır. Böylece hakikatin peşine düşülmez, destekleme gereği olmaz vs. Peki bütün hakikate ihtiyacımız nereden gelir? Bu şuradan gelir ki; Kuran’ı iyice anlamak durumundayız. Çünkü yakin yolu budur. Bu ise hakikat meselelerine kulak vermekten geçiyor. Elbet kişi ben yeterince biliyorum deyip geçebilir. Kendini kandırmanın önüne geçilemez. Lakin şu açık olmalı. Madem yakine ulaşmadım ve madem yakine gitgide yaklaşma fırsat ve işi var. Buna uğraşmak da imanın bir gereği, çünkü iman zayıflayıp gidebilen bir şey. Ve madem o en mühim bir şeydir, olabildiğince sağlamlığına da bakılacak. Bir hadiste şöyle buyurulur: Allah katında amellerin en üstünü, içinde hiçbir şüphe bulunmayan imandır. [Darimi-Rikak 28] Ayetlerde ise artan bir hidayetten bahsedilmektedir gayet. (bknz Meryem 76, Muhammed 17, Tevbe 124, Nisa 136) Nedir bu artma? Kalbin mühürlenmesi diye bir şey var da yakin diye bir şey yok mu ve bu hedef değil mi? Ve bu hedefse Kitab’ın iyice anlaşılması bu hedefin en mühim noktası değil mi? Biraz düşünelim.. Çünkü bir tefsir kaleme aldık, “niye yazıyorsun ki” tarzında yaklaşımlar, yazdık yayınladık hiç alaka göstermeyenler falan filan bu işin en mühim bir iş olduğunu haykırıyor adeta.

ayrıca bknz Fatiha ve Zehraveyn Tefsiri; Fatiha not 4, Bakara not 4b, not 13-Dünyanın ıslahı ve Mehdi/Mesih meselesi, not 73a, not 260b vb

https://archive.org/stream/FatihaZehraveyn/Zehraveyn-internetarchive_onarld_#page/n0/mode/2up


Rafet KÜÇÜK hakkında

1973 İstanbul doğumlu. Sinema ve ilahiyat ile ilgili.
Bu yazı Makale-İlahiyyat kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
= 4 + 3