MEDYA/N

Basın hürriyeti kalkarsa vicdan, eğitim, konuşma hürriyetleri de kalkar.F.D. Roosevelt

Filmimiz THE POST- Posta 1971 Amerika’nın o dönemlerde yerel bir gazete olan Washington Post gazetesinin sahibi Ketrın-Kay Graham( Meryl Streep)’ı, Genel yayın yönetmeni Ben Bradlee ( Tom Hanks)’yi ve basına sızan Pentagon belgelerini konu alıyor.

Yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı filmin müziğini John Williams yapıyor. Times tarafından başlatılan ve Post’un devam ettirdiği belgelerin yayınlanması ve bu olaylar etrafında, dönemindeki tek kadın yayıncı ve gazete sahibi olan Kay Graham (babasının kurduğu ve kocasına devrettiği Washington Post’u kocasının intiharının ardından devralmak zorunda kaldığını da hatırlatalım) ve basın özgürlüğünü savunan gazete editörü Ben Bradlee’nin ve haberi yazan cesur gazetecilerinin üzerlerindeki tüm baskılara rağmen nasıl mücadele ettikleri anlatılıyor.

Dram, biyografi, tarih filmlerini seviyorsanız bu tam da size göre bir film olacaktır. Hele de biraz siyaset seviyorsanız.

Hemen uyarayım spoiler sevmiyorsanız yazıyı filmden sonra okumanızı öneririm.

Filmde; basın ve yayın özgürlüğü, yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü kadın erkek eşitliği (1. Dalga Feminizm) gibi konular ön plana çıkıyor. Sinema endüstrisi her zaman ideoloji ve izm’leri aşılamada modern dünyanın en önemli argümanı olmuştur. Burada kadın portresi olan Ketrin feminizmin önemli bir kozu olarak karşımıza çıkıyor. Ketrin erkekler dünyasında tek ve savunmasız gösteriliyor. Elbette bu uygulamaları onaylamıyorum fakat o yılları feminizmin filizlendiği yıllar olarak düşünürsek Ketrin’in konumunu bağımsız olarak ele alamıyorum.. Ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde siyaset ve basın alanı birbirinden ayrılmaz ikilidir. Bir medyanız yoksa modern dünya düzeninde siyaset yapmanız veya kalıcı olmanız mümkün değildir. Bir basın organına sahip olmanız ve ilerlemeniz de siyasete bağlıdır. Bu ilişkiyi al gülüm ver gülüm olarak özetleyebiliriz. Amerikan kölelik karşıtı Wendel Phillips ‘Bizi idare edenler, hükümetler ve gazetelerdir.’ diyerek konuyu izah etmektedir. Filmde Tımes, Post gazete sahipleri ve yöneticileri ABD başkanları sürekli iç içe ilişki halinde görülüyor. Ve hatta Ben ve Ketrın bir sahnede birbirlerinin siyasetle olan ilişkilerini afişe ediyorlar. Genel Yayın Yönetmeni Ben, basın yayın özgürlüğünü savunan bir portre çizerken bile bana sempatik gelmedi aksine hal ve tavırlarını itici buldum. Ketrın’e işine geldiği gibi davranan, Ketrın’ın özel hayatını hiçe sayan, hitap ederken bile patronu olmasına rağmen kafasına göre seslenen, gazetede çalışan kadın karakterlere yok gibi davranan bir tipi temsil ediyor. Kendi eşine de yok gibi davranıyor ama eşinden aldığı fikirle, gazetede gizli belgeler yayınlanırsa Ketrın’ın kaybının daha fazla olacağını ancak anlayabiliyor. Bu sahneyi,‘erkeklerin konuyu söylenmeden anlaması zordur’ teorisini destekliyor diye yorumlamak istiyorum. Ketrın çalışma odası kapı açık koridorda üç beş erkek kendi akıllarına gelen fikirlerle Ketrin’i gazetenin başına kazara geçti diyerek itham ediyorlar, buna karşı Ketrin çıkıp da bir şey söyleyemiyor. Aklıma 1400 yıl önce Peygamber Efendimizin eşi Hz. Hatice geliyor. Zamanın iş kadınlarından birisi annemiz. Ama Efendimiz bu alanda müdahale etmiyor ve kendi işlerini yönetmesine izin veriyor. Dönemsel şartlar bunu sürdürmesine izin vermiyor ancak bu uygulama İslam’ın ilk yıllarına da güçlü kadın portresi olarak kayda geçiyor. Güzel Ketrın’im kızına hitaben, yatak odasında yaptığı konuşmada filme damga vuracak asıl cümleyi söylüyor. ‘Ben aslında mutluydum. Benim hakkım olmasına rağmen babamın Fiyl’ı (eşi) patronluğa getirmesi ve kocamın bu işleri yapması beni hiç rahatsız etmedi. Aksine onunla gurur duydum, zaten bir kadının birine öğüt vermesi bir köpeğin arka iki ayağının üzerinde durması gibidir’, diyerek baskılanmış bir karakter olduğunu bize anlatılıyor. Bilmem miras hakkı elinden alınan kız çocukları bu sahnede size bir çağrışım yaptı mı? ‘Burası artık ne babamın ne kocamın, benim şirketim ve ben yatmaya gidiyorum’sözleri ile yumuşak bir rest çekişi bize bugünün habercisi olan bir manifesto gibi. Ketrın film boyunca bana ‘’sakin güç’’ izlenimi verdi. Kazara da olsa fırsat verildiğinde ortaya çıkan Ketrın’daki bu cevheri görünce, keşfedilmeyen ne kadar gizli yetenek var diye düşünmeden edemedim.

Film Vietnam Savaşı’ndan kısa bir kesit ile başlıyor Her dönem savaşlar olur. Filler tepişir çimenler ezilir. Savaş çoğu kez kazananı olmayan bir kumardır. Ama kesin kaybeden tek taraf vardır, gariban ve masum halktır. Mahkeme koridundaki muhalif kızın Ketrın’e ’Kardeşim savaşta ve ben sizi destekliyorum.’ demesi ise ateş düştüğü yeri yakar sözünün temsili olarak kayda geçer..

Her devletin karanlık sırları vardır ve belgelerin sızmasıyla ilgili iki soru karşımıza çıkar:
-Basın özgürlüğü olmalı fakat aile gibi gördüğümüz devletin mahremiyetini deşifre etmek ne kadar doğrudur? Kol kırılıp yen içinde mi kalmalıdır?
-Siyasilerin izahını yapamayacağı işlerin içine girmesi ise ne kadar doğrudur?

Son sahnede mahkemenin kararını bir kadın aracılığı ile duyurması da feminizm gerçekliğiyle bizi bir kez daha yüzleştirdi. Amerikan filmi klasik son vurucu darbesini yine yapar: ‘Basın yönetenlere değil yönetilenlere hizmet etmeli’. Şimdi ben külahımı bilgisayar masamın üzerine koyuyorum. Bağımsız (!) yargı bu cümleyi külahıma izah etsin.

Sümeyye Özer DOĞAN

FACEBOOK HESABIMIZ