MARTİN SCORSESE SİNEMATOGRAFİSİ 4 (SON BÖLÜM)

GÜNAHA SON ÇAĞRI – The Last Temptation Of Christ (1988)

Türkiye’de ‘Günaha Son Çağrı’ adıyla gösterilen ‘The Last Temptation of Christ’ tüm dünyada öfkeyle karşılanan bir film olmuştur. Vatikan’dan tutun İslam alemine kadar. Sebebi ise filmde Hz. İsa’nın bir fahişeyle olan gayr-i meşru ilişkisi olduğundan tutun Hz İsa’yı bir fahişenin çocuğu olduğunu gösterdiği iddiasına kadar bir dizi suçlama. Evet filmde Hz. İsa’nın fahişelik yapan Mecdelli Meryem’le bir ilişkisi var. Fakat bu ilişki Hz.İsa’nın şehvet ve arzularından kaynaklanan bir ilişki değil. Yeri gelince ona da değineceğiz.

Filmi izleyince şunu düşündüm; M. Scorsese kilisenin ilahlaştırdığı tanrı İsa imajını aklına sığıştıramadığı için olsa gerek onu tüm zafiyetleriyle beraber bir insan olarak sunma çabasında aşırı gitmiş tabir-i caizse ipin uçunu kaçırmış. Filme ilham kaynağı olan Kazancakis’in aynı adlı romanıdır ve film romandan alınan şu cümleyle başlar;

“İsa’nın doğasındaki ikilik, Tanrı’ya ulaşmak için hem insani hem de insanüstü bu arzu hiçbir zaman anlayamadığım bir sırdır benim için. Gençliğimden beri en büyük acım, bütün neşemin ve dertlerimin kaynağı, yüreğimle gövdem arasındaki sonu gelmeyen o acımasız çatışma olmuştur ve ruhum da, bu iki ordunun karşılaşıp dövüştüğü bir arenadır.”

Ayrıca M.Scorsese gelecek tepkileri düşünmüş olacak ki filmin girişinde “Bu film İncil’lere değil, içimizdeki sonsuz tinsel çatışmayı dile getiren bu kurgusal yapıta dayanmaktadır.” der.

Filmi baştan itibaren ele alalım.

Hz. İsa Romalılara çarmıh yapan bir marangozdur. Fakat beyninde ki acılar ve gaybten gelen seslerden muzdariptir. Gaybten gelen sesler kendi adını söylemektedir ; Jesus.
Arkadaşı Yahuda ise Hz.İsa’ya yaptığı çarmıhlardan dolayı kızar. Yahudilerin yüzkarasısın diyerek suçlar. Başkalarının gözünde Yahudi halkına ihanet eden Romalıların elinde bir oyuncaktır bu marangoz ustası. Ve Hz.İsa, filmdeki adıyla ‘Jesus’ başındaki acıları durduramayınca annesine veda ederek yola çıkar. Evet evindeki ihtiyar kadın büyük ihtimal annesidir.

Yolculuğunda özellikle göl kıyısında kendisini izleyen meleğin ayak seslerini duyup durduğu ve sesleri dinlediği sahne yani vahyin gelişini anlatan bölüm etkileyici olmuş.

Jesus Mecdel’e, Mecdelli Meryem’in evine ulaşır. Mecdelli Meryem kilisenin resmi öğretisinde Maria Magdelana’dır.

Bizdeki Hz. Meryem değildir bu çünkü Hz.İsa’nın çocukluk arkadaşı ve ilk aşkıdır. Mary yani Meryem bir hayat kadınıdır .

Jesus yani Hz. İsa, Mecdelli Meryem’den kendisini bağışlamasını ister. Anladığımız kadarıyla Meryem’e sahip çıkmadığı ve terk ettiği için af diler. Meryem’se hem kendisine hemde Tanrı’ya kızgın olduğunu söyler ve affetmez Jesus’u. Jesus’sa tanrıya hizmet etmek için yola çıktığını söyler ve çölde yoluna devam eder. İstediği yere ulaşır. Burada olağanüstü haller yaşayıp kendisinin bir mesajı iletmekle görevli olduğunu idrak eder ve geri döner. Döndüğünde dostu Yahuda tarafından kötü karşılanır. Burada güzel bir diyalog geçer aralarında o da şudur Yahuda sorar Hz.İsa’da cevap verir;

-Ölmekten korkmuyor musun?

-Niye korkayım? Ölüm kapanan değil, açılan bir kapıdır.

Sonrasında Mecdelli Meryem’i, fahişelik yaptığı için taşlayarak öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarır. Ve o meşhur sözünü söyler burada ‘Taşı içinizden hiç günahı olmayan atsın”

Kalabalığa vaazu nasihatten sonra Nasıra’lı İsa’yım der. Kalabalık ‘Nasıra’dan doğru düzgün bir şey çıkmaz’ diyerek küçümser. Hz. İsa demekten içtinab ettiğimiz Jesus ana mesajını burada verir. Bu mesaj özetle; Birbirinizi sevin.

Orada çağrısına kulak veren müritleri yada havarileriyle diyelim oradan ayrılır. Ve Scorsese’in kendi zaviyesinden bir Hz. İsa portresini izlemeye başlarız. Eksik ve çarpıtılmış bilgilerle dolu bir portredir bu.

İlk önce şunu söylemek lazım. İslam inancında Hz. İsa Hz. Meryem’den babasız olarak doğmuştur. Filmde anlatılan Meryem ise bambaşka bir karakter olarak verilmiş. Bir anne değil sevgili.Hz. Meryem Hz.İsa’nın annesidir. Bu anlamda film kilisenin Hz. İsa imajına da saldırmaktadır. İlk hesabı kiliseyle olduğu için bize geldiğinde zaten filmde anlatılan kişinin değil peygamber evliya bile olamayacağını söyleyebiliriz. Bir müslümana göre deli saçması bir film. Fakat Kazancakis ve Scorsese gibi isimlerin özlediği Hz. İsa karakteri hakkında da düşünmek gerekiyor.

Bu anlamda filmdeki derdine bakıldığında Scorsese’ın çıkış noktasına hak vereceğimiz bir durum var o da Hz. İsa insandır iddiası ama bu iddiayı destekleme adına ortaya koyduğu Hz. İsa imajı bir peygambere yakışmayacak sahnelerle dolu. Bu yüzden Günaha Son Çağrı’yı biraz da Hıristiyanlıkta teslis inancının yıkılması nokta-i zaviyesinde yanlış bir bakış açısıyla da olsa ilk üniversal çağrı olarak görebiliriz.

İfrattan kaçarken tefrite düşmüş Martin Scorsese. Yanlış bir hedefe atılmış bir ok gibi duran film Bediüzzaman’ın ‘Nasrâniyet(Hristiyanlık) ya intifâ (faydalanma,aşılanma,), ya ıstıfâ (temizlenme,saflaşma) bulacak. İslâma karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Purutluğa(Protestanlık) tâ geldi. Purutlukta görmedi ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâma mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: “İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.” sözünün yavaş yavaş gerçekleştiğini -yanlış yolda yanlış atılmış bir adım da olsa- gösteren bir çalışma bence.

Filmin başlangıç müziği Türkiye’de (Bir çok İslam ülkesi de dahildir buna) özellikle İslami camianın şiir seslendirmesi gibi farklı türden çalışmalarında kullandıkları bir müziktir. Etkileyici ve güzel bir müziktir doğrusu.

Bu müziklerde bizden de bir ismin imzası var. Turkish Flute’de ünlü neyzenimiz Kudsi Ergüner’i yazmışlar jenerikte. Turkis flute komik bir laf. Ney’e Turkish Flüt demişler.

Doğrusu müzik demişken Hz. İsa’ya vahiy geldiği anda kullanılan efektlerde çok iyiydi.

Başrol oyuncusu Willem Dafoe’de filmin hakkını vermiş. Hıristiyanlığın kuruluş öyküsünü ve Hz. İsa’nın yaşadıklarını kilise öğretisini tersine çevirip anlatıyor Scorsese.

Batılı insandaki akılcı felsefi tavrın ağırlığı, kendini bu filmde hissettiriyor. Hz. İsa’nın bir ölüyü diriltme mucizesi gibi mucizelerini güzel rejiyle veriyor bunlarda her hangi bir kompleksi yok fakat bir Amerikalı filozofdan okumuştum ‘Amerikalıların tanrı derken hep pamuk demek istediklerini zannederdim, evet Tanrı derken Tanrı’yı kastediyorlar ama ortaya gene pamuk çıkıyor” sözünü doğrular nitelikte bir film.

Not:Hz.İsa’nın yeniden nüzulu yani dönüşü, İslamiyet’e göre Hz.İsa, Hristiyanlık ve Hz.İsa gibi konularda daha detaylı, sağlam ve sahih bilgilere ulaşmak isteyenler risalehaber.com’da yer alan şu çalışmaya bakabilirler;

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=80758


SIKI DOSTLAR – Goodfellas (1990)

Sinemada mafya denilince akla gelen en iyi filmlerden birisidir Sıkıdostlar (Good fellas) kimine göre belki de en iyisi.

Olayı yani mafya kimdir nasıl çalışır, dertleri nedir bunların, devlet bunları nasıl çökertir gibi soruların cevaplarını ustaca verir Scorsese senaristi Nicholas Pileggi ile beraber.

Henry Hill adında bir gangsterin gerçek hikâyesini anlatır film. Nicholas’ın kitabından senaryoya çevrilmiştir.

Scorsese’in Mean Street’i mafyanın izini sokaklarda ararken hatta sadece mafya ayakçılarının dünyasına eğilirken bu filmle mafyanın en üst düzeydeki karakterlerinin en mahrem anlarına kadar girer çok daha yakın ve geniş bir perspektifte mafyayı kapsamlı bir şekilde anlatır bize.

KORKU BURNU – Cape Fear (1991)

Bir remake yani yeniden yapımdır Korku Burnu filmi. 1962 yılı yapımı J.Lee Thompson imzalı gerilim filminin tekrar çekimidir.

14 yıllık hapishane hayatının ardından dışarı çıkan tehlikeli pisikopat Max Cady’nin (Robert De Niro) aklında tek bir şey vardır, avukat Sam Bowden’den (Nick Nolte) intikam almak. Cady’nin tehditkar varlığı zamanla Bowden ailesi üzerinde etkisini göstermeye başlar. Kanunlar önünde güzel karısı Leigh ve büyüme çağındaki bunalımlı kızı Danielle’yi korumaktan aciz olduğunu gören Sam, Max’le aralarındaki anlaşmazlığı çözmek için unutulmaz Korku Burnu’na doğru sürüklenir.

Unutulmaz sahneleri, birbirinden ünlü oyuncularının eşsiz performanslarıyla izlemekten büyük keyif alacağınız psikolojik bir gerilim.

İyi bir filmdir. Tavsiye olunur.

MASUMİYET ÇAĞI -The Age Of Innocence (1993)

Scorsese’den hiç beklenmeyecek bir dönem ve bir aşk filmi. Aşkın imkansızlığı ve insanlara yaşattığı çelişkiler üzerine eksantrik bir çalışma.

Filmin konusu genelde şöyle özetlenebilir; Sosyetenin gözbebeği Newland Archer (Daniel Day-Lewis), May Welland (Winona Ryder) ile nişanlıdır. Ancak May’in kuzeni Kontes Olenska (Michelle Pfeiffer)’yla tanışınca bütün hayatı değişiyor. Kocasından ayrılan bir kadın olarak, 19. yüzyıl New York’unda hayatın dışında kalan bu kadına Newland’ın ilgisi zamanla bir tutkuya dönüşüyor ve sonra ikisi birbirine aşık olur.

Filmin finalinde unutamadığı aşkı Ellen Olenska’ın (Michelle Pfeiffer) evinin pencerelerine doğru hasret, hüzün ve pişmanlıkla bakan Newland Archer (Daniel Day-Lewis) o bakışlarıyla adeta ‘her erkeğin ulaşmadığı bir kadın vardır’ der.

Scorses, o yüzyıllardaki kadın erkek ilişkilerinin daha temiz ve masum olduğunu, namus kavramının daha unutulmadığını hatırlatır.

Fakat erkek milletinin filmde özellikle seçtiği o masum yüzlü May Welland/Archer (Winona Ryder) da bir insan böylesine masum yüzlü, melek gibi bir eşi nasıl aldatmak ister sorusuna da nefsin can yakıcı azabıyla cevap verir. Takıntı, şeytanın dürtmesi yada aşk deyin, erkekler mütemadiyen bir şeylerin peşindedir ve takıntılarında kurtulması zordur düşüncesi işlenir film boyunca. Kadınların ise Scorsese, erkeklerden daha az ihtirasa sahip olduğunu anlatır filmde

İşte filmi özetleyen bir sahne. Buyurun izleyelim.

BU FİLMDEN SONRA 1995’DE BAŞLAYAN

Casino (1995)
Kundun (1997)
Bringing Out the Dead (1999)
Gangs of New York (2002)
The Aviator (2004)
The Departed (2006)
Shutter Island (2010)

gibi filmlerine kısa kısa notlar halinde değerlendirip geçeceğiz. Çünkü bilgilerini ve videolarını verdiğimiz diğer filmleri az izlendiği ya da eski yapımlar olduğu için ulaşılması zor filmler olarak gördük. Bu yüzden bu filmlerden hem parçalar verdik hemde uzun uzun değerlendirmelerini yaptık. Umarım faydalı olmuştur.

GAZİNO – Casino (1995)

Çok uzun olmasına rağmen (2 saat 58 dakika ) hiç sıkılmadan izlersiniz.
Mükemmel bir filmdir.

Robert De Niro,Joe Pesci,Sharen Stone,Frank Vincent ve James Woods gibi usta oyuncular adeta döktürür.

Özellikle R.de Niro ve yine her zaman ki psikopatlığını konuşturan Joe Pesci arasındaki gel-gitler ve gerilimler mükemmel işlenmiştir.

Çöldeki buluşma ve çölde halledilen kirli işler simgesel olarak dikkat çekicidir.

Ailece izlenecek bir film değil.

KUNDUN – Kundun (1997)
Tibetin kırsal kesiminden gelen ve kaderi, tarihin en zor günlerinde
ülkesinin başında bulunmak olan Tenzin Gyatsonun (Dalay Lama) gerçek hikayesi. 1937 yılında henüz iki buçuk yaşındayken Budanın 14. reankarnasyonu olan Dalay Lama olarak tanınmasıyla başlar.

Fasta çekilen filmde hayatlarını sürgünde geçiren Tibetliler rol almış. Oyunculardan sadece bir kaç tanesi güzel sanatlar akademisi üyesi.

Tibetin dini lideri Dalay Lamayı çocukluğundan yetişkinliğine uzanan dönemde dört Tibetli genç canlandırıyor.

Ağır bir film sadece Buda inancına göre renkli kumlarla yapılan tablo gibi resimler sinematografik.

YAŞAMIN KIYISINDA- Bringing Out the Dead (1999)

Gecenin geç saatlerinde New York caddelerinde bir ambulans sirenlerini çala çala ilerlemektedir. Gece vardiyasındaki ambulans görevlileri için ölülerle ya da ölmek üzere olan insanlarla yüzyüze olacakları yeni bir gece daha başlamıştır. Sabaha kadar görev başında olan bu görevliler, en az New York caddelerinden topladıkları ölmüş ya da ölümün eşiğine gelmiş insan bedenleri kadar fırtınaya tutulmuş, yaşamları normal seyrinden çıkmış insanlardır.

Nicolas Cage başrolde ambülans şoförünü oynar. Fena bir film değildir. Scorsese New York kaosunu anlatmak ister.

N. Cage’in de oyunculuk kariyerindeki en iyi performanslarından birisidir.


NEW YORK ÇETELERİ – Gangs of New York (2002)

Bir sığınma evinde geçen 16 yıldan sonra Amsterdam( Leonardo DiCaprio) , gözleri önünde öldürülen babasının ( Liam Neeson) katilini bulup öldürmek üzere New York’a geri döner. Hedefi, o günden beri mahallenin yeni acımasız lideri ve Kasap Bill olarak da bilinen William Cutting ( Daniel Day-Lewis)’dir. Cameron Diaz ise hem Kasap Bill’İn metresi hem de Amsterdam’ın sevgilisidir.

Howard Shore’ın başarılı müzik çalışması vardır. O dönemin atmosferini çok güzel yansıtır.

Çok iyi bir film.

Birde finalinde gözüken mezarla beraber New York’un değişimini hızlı bir akışla gösteren ‘ bu dünyada kimler, kimler mücadele etti de gelip geçtiler’ duygusunu ‘dünya fanidir’ özdeyişini çok güzel özetleyen bitişinide analım. Ailece izlenecek bir film değil ama erkek dünyasındaki mücadeleyi çok iyi anlatır.

Etkileyici ve güzel bir filmdir.

GÖKLERİN HAKİMİ – The Aviator (2004)

Daha önce iki kez sinemaya aktarılan dünyaca ünlü Amerikalı milyarder Howard Hughes’un yaşam öyküsünü anlatan “Göklerin Hakimi”, 20. yüzyılın en hırslı kişiliklerinden olan, başarılı bir işadamı olmasının yanı sıra meşhur bir film yapımcısı ve risk alma konusunda örnek bir Amerikalı olan Howard Hughes’un yaşamının en verimli dönemi olan 1920’lerin ortasından 1940’lı yıllara kadarki yirmi yılını mercek altına alıyor. Hughes’un hem film yapımcılığı, hem de havacılık konusunda en tutkulu ve en gözü pek olduğu bu dönemde, kontrol dışı icatları, tutkulu gönül ilişkileri ve şirketler arası vahşi savaşlar filmin ana eksenini oluşturuyor. Tüm bu olay örgüsünün yanında, Hughes’un hırsları, şöhreti, zenginliği ve amansız mükemmeliyetçiliğinin yavaş yavaş sonunu hazırladığına da tanık oluyoruz.

Çokta beğenerek izlememiştim filmi.Şahsen sıkıcı buldum. Sadece Howard’ın uçağını düştüğü sahne etkileyiciydi. Güzel çekilmiş bir sahneydi.

KÖSTEBEK – The Departed (2006)

Köstebek (The Departed) “Kirli İşler” ( Infernal Affairs -2002) adlı bir hong-kong filminin remaker’ıdır yani yeniden yapımı.
İrlandalı mafya lideri Costello(Jack Nicholson) yıllar önce kendi adamı Colin Sullivan ( Matt Damon) polis akademisine sokarak onun teşkilat içerisinde iyi yerlere gelmesini sağlamıştır. Polis teşkilatının da bu konuda Costello’dan geri kalır yanı yoktur. Onların da çok güvendikleri bir adamları Billy Costigan’a (Leonardo DiCaprio ) , Costello’nun en iyi iki adamından biri olmuştur.
Fakat her günün tehlike içinde geçtiği bu dünyada, hiçbir sırrın açığa çıkmaması mümkün değildir. Her iki adam da, içine sızdıkları organizasyonun planları ve karşı planları hakkında bilgi toplarken, sürdürdükleri çifte yaşamları yüzünden oldukça zorlanmaktadırlar. Ama hem gangsterler hem polisler aralarında bir köstebek olduğunu anlayınca, Billy ve Colin sürekli olarak düşman tarafından yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Hong-Kong yapımı filmin daha iyi olduğu söyleyen görüşlerde vardır.
Yıllardır M.Scorsese niye Oscar alamıyor sorusunu bitiren film olmuştur ama bunun bir remaker’la gelmesi düşündürücüdür. Çünkü Casino, New York Çeteleri gibi orijinal ve başarılı filmleri ortada dururken bu filmle ödül kazanması bana göre Scorsese yapılmış bir haksızlıktır.


ZİNDAN ADASI – Shutter Island (2010)

Boston Harbor adasında suç işlemiş akıl hastalarının tedavi edildiği hastanedeki bir katilin esrarengiz şekilde kayboluşunu soruşturmakla görevlendirilen Teddy Daniels (Leonardo DiCaprio) ve Chuck Aule (Mark Ruffalo) adlı iki polisin baş döndüren hikayesi konu ediliyor.
Senaryo Laeta Kalogridis’e ait. Filme kaynaklık eden roman ise Dennis Lehane’ın.

Kötü bir film.

Bir akıl hastasının çözülüşünü verirken bizi, evet kurnazca bizi, sinema salonunda hafif şüphede bırakıp terk etmiyor değil usta yönetmen ama bu durum insanın şaşkınlığını artırıyor. Dediğim gibi sadece şaşkınlık ve şüpheyi.

Hayatın anlamı üzerine ya da dünyada bize rehberlik edecek hiçbir postüla hiç bir ilke ve nasihat vermiyor.

Sanki Amerikan sinemasının çöküşünü haber veren başka bir yapım daha duruyor önümüzde. Öyle olup olmadığını bundan sonraki filmlerinde göreceğiz.

Spike Lee ile Martin Scorsese arasında gerçekleşen röportajda Scorsese’in cümleleri ile bu yazı dizimizi bitiriyoruz;

“Sanırım ben daha yaşlı olduğum için zamanı yakalayamıyorum ve bu da aslında korkutucu. Belki de hızla ilerleyen teknoloji ve endüstiyel gelişim bize kendimizi ve kim olduğumuzu unutturuyor. Kendimi günümüzün dünyası ile bağı kopmuş gibi görüyorum. Bir bilgisayar kullanmasını bilmiyorum! Sanırım bu yüzden yaptığım filmler hep geçmiş zamanlarda geçiyor. Kundun, Casino, Age Of Innocence… Bunlar hep şu anda varolmayan bir dünyada geçen filmler. ”

SON

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

MARTİN SCORSESE SİNEMATOGRAFİSİ 4 (SON BÖLÜM)” için 2 yorum

  • 10/08/2010 tarihinde, saat 21:05
    Permalink

    This is such a great resource that you are providing and you give it away for free. I enjoy seeing websites that understand the value of providing a prime resource for free. I truly loved reading your post. Thanks!

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 5

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız