KÜÇÜK ÇİÇEĞİM ÇOK GEÇ

“Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinçli olanlar için çok kısadır. Ancak sevenler için zaman sonsuzdur.” Shakespeare

Sanatsal sinemanın önemli isimlerinden Yunan yönetmen Theodoros Angelopulos’un 1998 yapımı Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödülü alan filmi bize bu hafta kapılarını aralayacak. Filmimiz “Sonsuzluk ve Bir Gün – Mia Aioniotita Kai Mia Mera”

Baştan belirtmeliyim ki dijital çağın eşiğinden atlayanlara film son derece yavaş ve anlaşılması güç gelecektir. Spoiler içerdiği için filmi izledikten sonra yazıyı okuyabilirsiniz.

Bu film Angelopulos’un “Sınırlar Üçlemesi” filmlerinin sonuncusudur. İlk film To Meteoro Vima Tou Pelargou (Leyleğin Geciken Adımı) ikinci film To Viemma Tou Odyssea (Ulis’in Bakışı) Üçlemenin son filmi Mia Aioniotita Kai Mia Mera (Sonsuzluk ve Bir Gün)’dır.

Film, ölmek üzere olduğunu öğrenen ana karakterin (Bruno Ganz) yaşamının son günlerini yaşarken, mülteci bir çocuk (Achilleas Skevis) ile birlikte geçirdiği zaman diliminde anlam arayışı ve varoluş kaygısını anlatıyor. Savaş nedeniyle ülkesinden kaçarak gelmiş bir Arnavut çocuğu ile trafikte cam silerken karşılaşmıştır. Onu arabasına alır ve bir daha da bırakmayacaktır. Kaybettiği eşinin üzüntüsü, hissettiği yalnızlık, yabancılık hissi gün gibi ortadadır. Küçük çocukla geçirdiği sürelerde geçmiş hatalarını telafi etme ve giderayak bir dala tutunma çabası izleyiciye film boyunca hissettirilmekte. Karakterin yaşamını sorgulama serüveni ile mülteci çocuğun hikâyesi filmde yek ahenk yapılan bir dansı andırıyor. Kimse kimsenin ayağına basmadan ritmik şekilde konular ilerliyor.

Felsefe, psikoloji, sosyoloji bir potada eritilip yeni bir form almış kelimeler, cümleler, diyaloglar daha girişte izleyiciyi büyüleyerek filme giriş yapıyor. Filmozofi bakış açısı; geleneksel olarak filmleri felsefe üzerinden okumak yerine, filmin kendisinin başlı başına bir felsefi düşünüş biçimi olarak ele alınması gerektiğine işaret etmektedir. Daniel Frampton’ un filmozofi kavramı tam da bu filme uymaktadır. Bu film için, felsefesini kendi içinde üretebilecek yeterlikte desek abartmış olmayız.

Film açılış sahnesi karakterimiz Alexandre’ın çocukluğuna ait bir diyalog ile yapılır. Çocukluğunun geçtiği evin bahçesinde iki çocuğun konuşmaları izleyiciyi karşılar. Filmin müziğini yapan Eleni Karaindrou’nun bestesinin eşliğinde elbette.
-Zaman nedir ki?
-Zaman deniz kenarında çakıl taşları ile oynayan bir çocuktur.
Bu konuşmadan filmin zaman konusu üzerinden şekilleneceğini anlıyoruz. Diğer taraftan kısa süre sonra bir de varoluş sorgulaması ile karşı karşıya kalıyoruz.

Alexandre ünlü bir şair ve yazardır. Mesleği kelimelerle mozaik oluşturmaktır. Son zamanlarda tıkanmış bazı parçaları artık bulamıyordur. Bu arayışın cevabını bize Heidegger belki verebilir. Felsefeci Heidegger “Varlığın anlamı nedir?” sorusunun cevabını aramış ve bu arayış onu zaman kavramına çıkarmıştır. Zaman kavramının anlamı ona göre dil ve sözcüklerden geçmektedir. Alexandre’ın kayıp sözcükleri arayışı tıpkı Heidegger’in de vurguladığı gibi sözcükler onun kendi varlığını anlamlandırmasının bir yolu olacaktır.

Film ilerledikçe ölen eşi Anna’nın (Pemi Zoini) eski mektuplarının seslendirmesiyle Alexandre’ın gel gitli var oluş yolculuğuna bazen isteyerek bazen istemeyerek biz de çıkıyoruz. Kim geçmişiyle rahat şekilde sorumluluk hissetmeden yüzleşebilir ki? Alexandre’la birlikte yüzleşme seanslarına mektuplar aracılığı ile zaman içinde bir geri bir ileri gidip geliyoruz. Aradığı cevaplarsa eşinin mektuplarındaki cümlelerde saklıdır.

Alexandre yaşamı boyunca kendine ve çevresine yabancı ve yalnız bir durumdadır. Ailesinden ruhen hem fiziken ayrı olmuş, kelimelerin peşinde dolaşmış durmuştur. Tıpkı bir kelebeğin peşinden giden bir çocuk misali kelebek onu nereye götürdüyse o da oradan oraya koşmuş durmuş ama artık yorulmuştur. Yanında, ev işlerini yapan Urania’dan ve köpeğinden başka kimse kalmamıştır. Yol bitmiş fakat o yaşam sorgulamasını yeni başlatmıştır. Eşi Anna ile yaptığı son konuşma bu durumun izahı niteliğindedir.

-Sana bir gün nedir diye sormuştum Anna, sen de bana “Sonsuzluk ve bir gün” demiştin. Anna seni duyamadım, ne dedin? diye tekrar sorduğumda “Sonsuzluk ve bir gün!” diye aynı cevabı vermiştin.

Eşi Anna bir günün sonsuz olabileceği gerçeğini yıllar önce fark etmiş ve ona söylemiştir aslında. Alexandre o dönem kendi hülyaları peşinde koşmaktadır. Bazen hepimize ara sıra olan bir durum değil midir bu? Siz bir rüya peşinde koşarken biri gelir, size bir cümle veya bir kelime söyler. Bu işten vazgeç diyerek sizi o hülyalardan çekip almak ister ama sizde o cümleyi tartacak ölçü birimi olmadığından anlayamazsınız. Sonra yıllar size o ölçü birimini zorla öğretir. Siz artık o cümleyi tartacak kıvama gelmişsinizdir lakin bu seferde cümlenin sahibi artık yanınızda değildir. Alexandre’ın eşiyle yaşadığı durum gibi.

Eşi Anna ona karşı hislerini o kadar nahif ve zarif bir dille anlatır ki duygular izleyicinin boğazına bir yumru gibi oturup kalır. “İki kitap arasında seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınımızda geçiyor, kızınla benim yakınımda… Ama asla bizimle değil. Biliyorum, bir gün gideceksin.” Alexandre aradığı kelimeler kadar kendini ve ailesini aramamıştır.

Alexandre bir geçmişte bir şimdide ilerleyen filmde, eşinin kızının ve annesinin yanında görünmez. Anna ve diğerleri sürekli birliktedirler. Alexandre’ın hayaleti ortada dolaşıp durmaktadır. Ne tam oradadır ne de onlardan ayrıdır. Belki beden olarak orada ama ruhen kayıp… Kendi iç âleminde gezinmekte. Ne zaman, o da onların dünyasına karışmak istemiş Anna çoktan kendi ebedi yolculuğuna çıkmıştır.

Alexandre’ın kızı (İris Chatziantoniou) babasının ölümcül hastalığından bile habersizdir. O da babasına aynı ruh hali ile kaygısız ve sorumsuz şekilde cevap vermektedir. Damadı, Alexandre’ın çocukluğunun geçtiği ve tüm bu sorgulamaları üzerinden yaptığı evi ona sormadan sattığını fütursuzca yüzüne söylemiştir. Kızı ve damadı ile babaları öldüğünde köpeğini bile sahiplenmeyecek kadar kopuk ve yabancıdırlar babalarına. Bazen başımıza gelenleri zamanında yıllarca o duruma gel gel yaparak çağırıyoruz. Kızı ve damadının davranışları işte gel gel diye çağırılan bir durumdur. Alexandre yaşamı boyunca ektiği tohumları artık biçmeye başlamıştır.

Alexandre çocukluğundan beri zamanın farkındadır aslında. Arkasından gittiği arzu, hırs ve başarı isteği ona engel olmuş sorgulamasını geciktirmiştir. Bunu hastane odasında annesi (Despina Bebedelli) ile yaptığı monolog şeklinde geçen pişmanlık dolu cümlelerden anlayabiliyoruz.
-Neden anne? Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor?
-Neden? Söyle anne neden sevmeyi bilmiyoruz?
Bu sorgulamaları eşi, kızı ve annesi üzerinden yapması onların Alexandre’ın hayatındaki yerlerini göstermesi açısından oldukça dikkat çekici.

Gelelim küçük çocukla geçirdiği son gününe. Arnavutluk 1991 yılında gelişen rejim değişikliğinin ardından mağdur olan çocuklar için bildikleri tek kurtuluş, en yakın sınır olan Yunanistan’a kaçmaktır. Alexander, mülteci çocuğa yardım etmek, onu evine göndermek ister. İlk denemesinde başarısız olur ve bir süre birlikte vakit geçirirler. Alexandre önceden başkalarından sözcük satın aldığı gibi ondan da sözcük satın alarak hayat oyununda son hamlelerini yapmak istemektedir. Tıpkı eskiden olduğu gibi… Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi. Küçük çocuktan öğrendiği ilk sözcük, “Korfulamu ( Bir çiçeğin kalbi)” dur. Bu sözcük sanki annesi, eşi ve kızı ile ilişkisini ifade etmek için kullanılır. Üç çiçek ve ait olduğu ruhu bulamayan bir kalp… İkinci sözcük, “Xenitis (Yabancı)” anlamına gelir. Bu üç kadına da yabancıdır adeta. Üçüncü sözcük ise “Argathini (Geç vakit)” anlamına gelir. Her üç kadın ve kendisi ile ilişki kurmak için artık çok geçtir.

Filmin finalinde, Alexander çocukluğunu geçirdiği eve gelir. Eşi onu beklemektedir. Alexander zamanda geriye gider son kez eşi ile yan yana gelir, yolculuğunun anlamı olan soruyu tekrar sorar,
-Yarın ne kadar sürecek?
-“Sonsuzluk ve bir gün kadar”

Alexandre doğum ve ölüm arasındaki yaşam rüyasının sonuna gelmiş ve artık uyanma vaktidir onun için. Yaşamını son kez satın aldığı sözcükler üzerinden nihayet anlamlandırmıştır.
Korfulamu, Xenitis, Argathini…(Küçük Çiçeğim, Yabancıyız, Artık Çok Geç)

Eğitimci Yazar
Sümeyye Özer Doğan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 9

FACEBOOK HESABIMIZ