KOLTUKTA BİTEN HAYATLAR-1

Ankara+Sihhiye

Cep telefonum çaldı. Arayan üniversite hazırlık dershanesine giden kızımdı. Orada burada oyalanırken çıkmasını bekliyordum demek ki çıkmıştı. Yancağızımda poşete attığım romanı da onu beklerken bir kitapçı tezgahından almıştım, ayaküstü.
-Alo kızım
-Baba çıktım. Bak arabayı buraya getirme ben Zafer çarşısının önünde beklicem seni.
-Tamam sen geç oraya ben geliyorum.

-Hemen gelme ben on dakika sonra oradayım. Hadi ben kapatıyorum,bayy.
Arabamız eski model olduğu için utanıyordu kızım. Kendinden değil arkadaşlarından tabi. Yolladığımız Atatürk Anadolu Lisesi, şimdi gittiği dershane hep elit insanların çocuklarının yeriydi. Bizde ev, araba, yazlık bunların tamiratı, tadilatı derken bir türlü arabayı yenileyememiştik. İş yerimdeki prestijimde sarsılmaya başlamıştı her gören ‘Valim şu arabayı değiştirseniz’ diyordu. Memlekette son birkaç yıldır vergiler inip Türk lirası değerlenince bir çok Avrupa marka araba inmişti cadde ve sokaklara öyle ki sokakta yayadan çok araba vardı artık. Adını şanını duymadığımız bin bir çeşit araba.

Her neyse benim ilgimi çeken şimdi çaktırmadan poşete attığım bu romandı. Eve gidince bir solukta okumak istiyordum. Dairede bıkmıştım evrak okumaktan, imzalamaktan ona buna bir şeyler izah etmekten. Bana böyle nefes aldıracak bir kitap lazımdı. İlginç bir kitaba benziyordu. Uzaktan kitabın kapağı görünmüştü ilk önce ve kapağın üstünde çocukluk masallarımdaki Anka kuşunun adı . Sadece ANKA yazıyordu kitapta. Yazarının ismini seçememiştim ama kapak resminde alevler saçan bir şeytan duruyordu galiba. Anka’nın düşmanı şeytan? Kitapevinin önündeki tezgaha yaklaşınca şaşırdım. Şeytan değil altın rengi kanatları olan tavus,sülün karışımı bir kuşmuş, Anka kuşu. Ben hiç böyle hayal etmemiştim ama…Çocukluğumda başka bir rengi başka bir tadı vardı bu kuşun. Anka’nın resmedildiği bölümün dışındaki çerçeve siyahtı, simsiyah. Ve bu Anka kuşuna doğru uçan gri renkte birkaç kuş daha resmedilmişti kitabın kapağında. Kitabın yazarı uzun mu uzun soyadından dolayı kolay kolay unutulacak bir isim değildi. Uzun ve ilginç bir soyadı vardı ama yırtık libasına değil elindeki elmasına bakmak gerekir fehvasınca kitabı elime alıp şöyle bir karıştırdığımda Niyazi Mısrı’nin hayatını, günümüzden Mehmed adlı karakterin yaşadıklarından yola çıkarak anlatan bir kitap olduğunu anladım. Bu bizi aşar ama yinede okumakta fayda var diye poşete attım.

Hayır çalmadım ödünç aldım. Geri götürüp aynı yere bırakacaktım. Hep böyle yapmışımdır okuduğum kitaplarda. Ben bir kapıcı çocuğuyum ne yapabilirim ki? Hadi neyse yalana gerek yok tamam doğrusunu söyleyeceğim ben anlı-şanlı bir kurumda idarecilik yapıyorum. Çok güzel maaşım, bir karım ve bir güzel kızım var ama şu bunaldığım günlerde(nelerden bunaldığımı bahsetmek bile istemiyorum çünkü kusma nöbetlerim baş gösteriyor hemen) bana ilaç gibi gelebilecek bir kitaba benziyordu. Öğrenci yıllarımda kaldığım bir vakıf yurdunda yapılan sohbette kitap hırsızlığının İslam’a göre hırsızlık sayılmadığından bahsetmişti birisi. Gerçi olur mu öyle şey diyerek isyan ettik ve öyle olmadığını da sohbete gelen ilahiyatçı bir arkadaş güzelce açıkladı ama neticede yalandan da olsa böyle bir fetva öğrencilikten gelen garibanlık ve nefsin hoşuna gittiği için vazgeçemediğim bir alışkanlık oldu çıktı. Zamanla da hastalık olmaya başladı. Yurtdan, vakıftan yapma etme diyen arkadaşlarda oldu ama götürüp iade ettiğimde mesele bitiyordu. Kim bilir nerede o arkadaşlar şimdi? Vakıftaki yöneticiler…Hepsi iyi arkadaştılar.

Kitabı düşünmeye başladım yine. ANKA, roman yazıyordu en üstünde aldım ve poşete attım evet. Böylesine mübarek bir şahsın hayatını okuyarak büyük bir sevaba girmek için bu kadarcık günaha girmişim kötü bir şey mi? Hani Mevlana’nın bir sözü var ya tıpkı onun gibi; “ Hatası ,Hak yanında itaatten daha iyi; inkarının yanında, bütün imanlar eski.” Benim gibi beynamazlar için biçilmiş kaftan. Haa bu arada beni nereden bulmuşsa vakfın yolladığı bir genç Ramazan ayında fıtre ve zekât için geldiğini söylemişti. Namaz v.sden bahis açılınca ‘Benim günahım mı var ki kılayım’ mealinden bir şeyler söyleyince çocukcağız alı gül moru al olmuştu. Neymiş o zaman peygamberde boşuna mı namaz kılmış filan. Dinci taife namaza verdiği önemi kul hakkında da gösterse ya, sizler o kadar insanın duygularını istismar ediyorsunuz diye fırçalayıp postaladım çocuğu ha Allah var eline de birkaç kuruş verdim. Bizde kalenderlik var isteyene yok demeyiz, rind meşreplik bunu gerektirir her ne kadar tarikatçılar bizim gibileri beğenmeseler de… Neymiş ben bu makama dinci diye küçümsediğim insanların…Neyse. Aynı mesele. Dairede fare gibi dedikodu taşıyan dinci, kendini bilmez tiplerin ortaya attığı dedikodular. Kusma nöbetlerim başlayacak şimdi. Her şeyi unutmalıydım. Lahuti bir aleme dalmak için sabırsızlanıyordum. Akşam eve gidince ilk işim bu kitabı okumak olacak.
Kızımı Zafer çarşısının önünden aldıktan sonra eve gittik. Eve girince kızım ‘Annem geç gelecekmiş baba’ dedi.
-Ne zaman söyledi?
-Ben dershanedeyken.
-Sana niye söylüyor?
-Sana ulaşamamış. İşi varmış.
-Ne işi varmış ki?
-Bütçe görüşmeleri için çalışacaklarmış.
Sinirden ne yapacağımı şaşırdım. Şüphelerim doğru çıkmaya başlamıştı. Semih’i arayıp çaktırmadan öğrenebilirdim. Ona güvenebilirdim acaba? Her tarafı dövmelerle kaplı bir manyak. Allahın zibidisine muhtaç ediyordu beni. Ah şu kadın milleti var ya.
-Alo,Semih bey?
-Buyrun
-Ben Orhan ?
-Ha Orhan bey nasılsınız?
-Sağolun iyiyim.siz nasılsınız
-Teşekkürler.Uğraşıyoruz.
-İş yerindemisiniz?
-Hayır
-Allah Allah.. kolay gelsin bütçe çalışmalarımı var yine?
-Var
-Şu an devam ediyor mu?
-Devam ediyor ama yorucu kısmı dün bitti. Bu gün pek bir işimiz kalmadı. Dün bakana teslim edildi. Hayırdır?
-Haa.. ya bizim hanıma ulaşamadım o da bu bütçe çalışmalarıyla ilgileniyoz filan diyordu.
-Yok onlarda çıkmıştır arkadaşlarıyla bir yerlerde filandır.
-Kimlerle takılır ki?
-Melek hanım var,belki.. onla olabilir
-Onun adı şey pardon telefonu varmıydı acaba?
-Var verim.
-Teşekkürler.
…..
-Alo Melek hanım?
-Alo?
-Ee ben Suzan hanımın eşiyim. Ona ulaşamadık ta iş yerinden bir arkadaş sizle olabileceğini söyledi.
-Yok benle değil.
– Teşekkürler efendim. İyi akşamlar.
-İyi akşamlar.
Canım iyice sıkıldı. Telefon etsem bir yalan uydururdu en iyisi eve geldiğinde konuşmaktı. Ya sabır ya Allah.
-Baba buzdolabında bi şey yok. Pizza söyleyelim mi?
-Kızım kimyasal mamulat yemekten bıkmadın mı!?
-Ne kızıyosun ya? Ne yiyeceğiz.
-Kır bi kaç yumurta ye.
-Sen yemiyecekmisin?
-Hayır
-Kendin aç olsan…..
-Bana bak, sıpa!
Odama geçtim kravatımı çıkarttım ve yatağa oturunca karımdan iğrendim. Şüphesi bile yetiyordu, şüphesi…Poşete baktım. Kitabı ne iştahla almıştım ama canım hiçbir şey yapmak istemiyordu şimdi. Yapacak başka bir şeyim olmadığı için kitabı elime alıp salona geçtim. Koltuğa oturdum. Çoraplarımı çıkardım.
Dışarıda koyu mavi bir karanlık vardı. Gün batıyor her şey siluet haline geliyor, sokaktan geçen arabaların ve insanların sesi yavaş yavaş azalıyordu. Ezan sesi gelmeye başladı.Vakıf yurdunda cemaatle kıldığı namazlar geldi aklına. İki yıl kalabilmişti yurtta. Çok aşırı gelmişlerdi ona. Kızlarla konuşma yok, her gün oruç, her gün namaz ama yukarıda Allah var temiz insanlar diyordu her bahsi geçtiğinde. Öyle sade suya tirit bir hayatı olsa daha mı iyiydi acaba? Bu kadar gürültülü stresli bir hayatı olmazdı. İş yeri asıl bunalımın kaynağıydı. İdarecilik kadrosunu alana kadar ne taklalar atmıştı. Ne adamlar koymuştu araya. Genel müdürü sağ olsun halden anlayan adamdı.O da kendisi gibi şişmandı ve belki bu yüzden birbirlerine sempati duyuyorlardı. Şişman şişmanın halinden anlar. İdareciliğin hırs olduğu vazifenin istenilmeyeceği ama verileceğinden bahsedenler olmuştu. Hatta vakıftan eski bir arkadaşının yolladığı mail çok canını sıkmıştı. Mailde şöyle diyordu;

“ Adımızı kullandın ismimizi, istediğin makamı mevkiyi elde ettin ama şimdi sohbetlere gelmediğin gibi vakfın aleyhinde atıp tutuyormuşsun.Avcı kuşun sesini taklid ederek tuzağa düşürürmüş sende dervişlerin sözünü çaldın senin gibi adamları sırtımızda taşıyıp bu iktidara getirdiğimiz için kendimden utanıyorum”

İşte kusma nöbetlerimi başlatan tehditler bunlardı. Rüyalarıma giriyordu artık.

klavye3fs

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 7

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız