KILÇIKLI HİKÂYE

Bu sene mümkünü yok, orucu tutacaksın Saffet, diye ısrar etti Maide’m. Benim oruçla irtibatım, parasız kalmaktan ibaret, desem de dinlemedi. İngiliz kumaşı elbiseler, parlak kravatlar içinde beyaz besili hocaları dinlemiş televizyonlarda. ‘Dindarlar hem zengin oluyor, hem düşes geliyor zarları, Saffet! Namaz –niyaz yok, oruç yok sende. Allah parmağını gözüne mi soksun! Ondan sıkıntı dert bitmiyor. Kaçarı yok orucu tutacaksın bu sene. Yoksa yanıma bile yaklaşamazsın, daha dinlemezsen eve bile almam.’
Baktım pabuç pahalı, bi deneyelim, diye niyetlendim.

Ramazan diye işe ara verdi patron. Satışlar son sürat düşüyor ‘Onbir ayın sultanında’. Sanki balık ramazan menüsünde kendisine yer bulamaz. İşler kesat olunca dükkan tatilde, ben de mecburen izinliyim bir ay boyunca. Hayır, öyle yevmiyeli maaşlı iş sanmayın benimkini. Müşterilerin balıklarını temizliyorum tezgâhta, gönlünden ne koparsa bıraktıkları bahşişler benim yevmiyem. Reşo gibi ehil de değilim. O bıçağı bastırırken, bütün fazlalıklarına, iç organlarına veda ediyor, tek darbede temizleniyor balık. Ben aynı işi beş-altı bıçak darbesi ile on dakkada yaparsam ne mutlu. Üstelik ben kibarca soruyorum her müşteriye; ‘başını koparayım mı?’

Hakkârili Reşo akşama kadar yüz-yüz elli lirayla buluyor yolunu. Ben on-onbeşe ulaşırsam şükrediyorum. Müşteri bana düşerse, beklemekten sıkılır. Öfkeyle takip ettikçe daha da beceriksizleşirim. Nihayet temizleyip bitirince; elimden kapar paketi, bir hışımla çıkar gider dükkândan. Bu arada bahşişi unutsa haksız mı müşteri? Allah’ın Çorumlusu diye alay ediyorlar bu yüzden. Hanefisin oğlum, levrekten başka balık, Allahtan başka Halık bilmezsin.

Türkiye’nin cilvesi işte. Her yerde balık pazarları Kürtlerin elinde. Adamlar yüzme bilmez, deniz görmemiştir; ama balığın her çeşidini bilirler. Çupra, istavrit, kefal, lüfer, mezgit, palamut sardalya, uskumru, tekir, kırlangıç, turna, mercan. Say say bitmez. Elçiliklerin siparişinde hangi jumbo karides, şişman istakoz uygundur, hangisi böyle yağlı müşterilere gelmez bilirler. Aval aval bakanlara da okuturuz bayatlamış balıkları. Zaten bahşişi de bu garibanlar verir. Diğerleri, o kadar para saydım balığa, temizlesin, diye düşünür. Bilmezler ki bizim bütün yolumuz işte o bahşiş.
İzinli olmak iyi hoş da sigara, hap, çay parası sorun. Sahura kalktım, Allah ne verdiyse, Maidem hazırlamış işte yok yok sofrada. Öğleye kadar yattım. İyi, bu oruç bana sorun çıkarmaz gibi. Maide’ye seslendim. Güzelim bi onluk alayım. Beşte cepte var, benim yevmiye tamamlanacak.

Para yok! Demesin mi? Nasıl yok. Dün gittin ya temizliğe? Evin beyi yoktu, hanımın da para kalmamış yanında, sonra verelim dedi. İyi git iste gel; at bir onluk. İftarlık sigara parası. Haftaya gittiğimde ikisini bir ödeyecek işte, gitmem, gidemem.
Aslında konuşuyorduk güzel güzel. Oruçlu iken bende içerden bir titreme, sonra itiş başladı, ne oldu tam anlamadım da, iman gücüyle çaktım bir tokat Maide’me. Kanepeye doğru sendeledi. Yere atmadı kendisini her zaman olduğu gibi. Ulumadı da. Ağlamadı, beddua da etmedi, hayret. Belli belirsiz ‘Allah’ından bul, köpek soyu!’ diye tısladı. Pişman oldum o an. Bu oruç insanı tanınmaz hale getiriyor. Yoksa ben tokat vurmak için bu kadar acele etmezdim?

Anahtarı alıp fırladım dışarıya. Jaguarım bana bakıyordu. Şimdi çalışınca sakinleşirim. Çıkardığı sesi Lombardini’de Maseratti’de bulamazsın. 92 model şahin. Evet, borcunu daha ödemedim. Tefeciden beş bin lira borç almıştım patronun selamıyla. Üç bini arabaya verdim. Kalan iki binle sıralı sistem tüp taktırdım. Müzik seti, bir de cayırtılı egsoz. Çalışırken dağları ben yarattım duygusu veriyor insana. Trafikte herkes birbirine benzer. Gerçek eşitlik trafikte. Şoförler arasında. Bu egsozla benim sesim daha fazla çıkıyor. Geçtiğim her yerde iz bırakmak gibi, o sesin ihtişamı. Saatlerce dinlesem bıkmıyorum. Yakıt pahalı olmasa.
Oturduğumuz gecekondu kiralık. Kira ödemiyoruz çok şükür. Ev kirasız, bekçilik parasız. Geniş bahçesiyle geleceği parlak gecekondunun. Müteahhitlerin cazip tekliflerle gelmesi muhtemel yakında. İşte o güne kadar emniyet içinde kalsın, işgal edilmesin diye bekçilik şartıyla oturuyoruz. Gecekonduyu yapan Enver Amca öldü. Çocukları her biri bir yanda apartmanda oturuyor. Bana güvenip vermezler bu evi aslında, Maidemin itibarı. Olsun. Körün istediği bir göz. Allah vermiş iki göz.

Gecekondudan daracık bir yolla ana caddeye çıkan sokağa ulaşırız. Ben o daracık tozlu yolda yine de hız yapar, cayırtı koparsın diye köklerim gazı. Saniye sürmedi yol; varınca ne göreyim? Manda gibi bir BMW, sokağı enlemesine kapatmış. Oruç yoksunluğu bir yanda, hızımın kesilmesi bir yanda öfke ile çıkacaktım arabadan. Çeksene arabanı!
Zahmet etmeme gerek kalmadı. Otomobilden üç dev indi, ikisi kucaklayıp benimle arkaya geçerken, üçüncüsü jaguarımın direksiyonuna oturdu.

Eee Saffet, bizi affet. Noldu para? Bunlar tefecinin adamları. Parayı verirken melek gibiydiler. Şu an cehennem zebanisi gözümde. Sahurda dinlediğim Hoca repliklerine sardım. Bakın Müslümanlar, niyetliyim, Bu ayda şeytanlar bile bağlanır, herkese gönlünün muradını verir Allah. Cebimde sadece beş lira var, inşallah bayrama ulaşırsak, borcumu kapatmak için Allah bir yol gösterir, diye sürdürdüm konuşmayı. Bu arada inandırıcı olsun diye beş lirayı çıkarıp havada salladım.

Elimden kaptı insafsızlar, üstelik ‘kaldı dörtbin dokuzyüzdoksan beş!’ lira diye kinaye ile. Sincan’ı geçtiler, Ayaş yolunda bir çiftlikte durdular. Yol boyunca arabamın sesine yoğunlaştım, başka her şey dışarda kalmıştı. Düldülümün direksiyonu bende olsaydı bu boğucu baskıdan kaçardım istediğim kadar. İki yandan sıkıştırıp arada dirsek vurdular. Şu an itip kakarak arabadan yatalak gibi çekiştirirken, aşağılık, aciz bir hale düşürdüler beni. Sürükleyerek, bahçedeki damların arkasına getirdiler. İkisi ellerinde sırıkla belirdi. Allahım aşağılanmak neymiş ki şu ana kadar. Düşündükleri kabul edilemez. İnsanlığa sığmaz. Bu mübarek ayda. Niyetli bir insana. Ağzı bağlı, suya yemeğe kapalı bir güzel insana. Reva mı bu?

Beni sırıklarla ittiler. Ne kadar dirensem de fosseptik çukuruna düşürdüler. Boğazıma kadar b.ka battım. Çenemi yukarı kaldırmasam orucum da bozulabilirdi. Tefeci demek zaten bok demek. İnsanların dara düşmesinden beslenen kan emici demek. Nedir ki bu yaptığı? Belki ona tam uyan bir cezalandırma bu! Hem gülüyorlar hem ‘biz parayı tahsil edemezsek işte böyle ek vade veririz’ diye eğleniyorlar. Ağlamıyorum ama gözyaşlarım akıyor. O vaziyette bile üstüme çok derin bir sükunet çöküyor. Neredeyse huzur bulmak üzereyim. Ve renkler … Gözlerimin önünde tayfın bütün renkleri beliriyor ve kayboluyor… Bana duygusuz, zalim, aşağılayıcı bakan kalın kaşlı, uzun kirpikli gözlerde merhametin hiçbir rengi yok.

Nihayet yeteri kadar eğlendiklerini düşünüp sırıkları uzattılar çukura. Tutunup bütün bedenime bulaşmış ihtiras hırs ve nefretimle tiksindirici bir yaratık olarak çıktım oradan. Bahçenin bir köşesinde bulunan pancar motorunu çalıştırdılar. Borudan bacağım kalınlığında su fışkırdı. Atıldım hemen altına. O basınçla temizleniyordum güya. Her yerime sıvanmış pisliği iç çamaşırlarıma kadar ulaştırdı suyun tazyiki. Derimin her hücresine sindi rengi, kokusu, ima ettiği ne varsa.

Arabamın yanına getirdiler yine sırıkla iterek. Burada battal boy bir çöp poşetine soktular beni. Sanki prezervatife sarılmış iğrenç bir işkembeyim. Balıkçıda çöpleri koyduğumuz büyük poşetler vardı, görmüştüm. Beni sardıkları özel imalat olsa gerek. Başımın üstünde bir düğüm attılar. Neredeyse boğulacağım. Bir zalim, çırpınışımı görünce, burnumun ucunda iki küçük delik açtı da rahat bir nefes alabildim. Araba kirlenmesin, iz kalmasın bütün amaçları. Ölürsem iş kazası. Bu kadar tiksinecektiniz, foseptik çukuruna sokarken düşünseydiniz ya.

Benden parayı tahsil etme umutları kalmamış. Arabayı alıp zarardan kâra geçecekler. O niyetle bir notere getirdiler Sincan’da. Elbiselerim ıslak, kirli, buruş buruş. Üzerimde tiksindirici o koku. Durumda bir sakamet olduğu açık. Bu şartlarda araç satışı yapılır mı? Allah var, Noter, ‘serbest iraden ve rızan yoksa iptal edelim, polis çağırayım, burası özgür bir ülke!’ dedi. Zebanilerime baktım, açık edersem bu sefer ellerinde kalırım. En iyisi jaguarımdan vazgeçeyim, bu çirkeflerden kolay kurtuldum bile sayılır. Başka nasıl öderim o borcu diye geçirdim içimden. ‘Yok, yok sorun yok. Paramı aldım, her şey yolunda’ savunması ile attım imzayı. Vedalaşacaktım arabamla, izin bile vermeden, selamsız sabahsız çekip gittiler. Noter de bana evde yatılıya kalacak misafir gibi bakınca mecburen çıktım noterlikten.

Kaldım Sincan’da beş parasız. Bu saatte ne yaparım. Mamak’a gitmem için dolmuş parası lazım. Hem de iki vasıta değiştirmem. Orucun ilk günü halsizim, çalışıp yol parası kazanayım. Hem bu kadar kısa sürelik iş nerede bulunur? Dilenmeye karar verdim. Ne kadar zor gelse de nefsime. O güne kadar dilenmek, insanın en aşağılık halidir. Hele ki taşı sıksa suyu çıkaracak adamların dilenmesi. Nezdimde domuzluktan beterdi. Ben beterin beterinden önceki son çıkıştaydım herhalde. Elimden kayıp giden arabamın arkasında oyuncak köpek vardı. Arabanın her hareketinde başını sallayan. Ben de dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi dayadım yere. Köpek gibi oturup başımı sallamaya ‘ Allah rızası İçin bir sadaka’ diye seslenmeye durdum.

Allah sizi inandırsın, on dakika oldu olmadı, önümde on beş lira birikti. Avuçlayıp cebime doldurdum bozuklukları, sonra ilk gelen dolmuşa el kaldırdım. Herkes tiksinip başka yönlere dönse de kapının yanında dikilip önce Sıhhiye’ye, oradan Mamak’a güzel evime akşam ezanı okunurken kavuştum.

Bahçeye girer girmez Maidem, halimi görünce hınzırca gülümsedi. Kabağın da sahibi var diye. Sonra eve kaçıp içerden kilitledi kapıyı. Bu kadınlara bulaşmayacaksın demek ki. İntikam almasını bilirler her zaman. Onlara eden de en kısa zamanda bulur belasını. Gerçi ceza olsun diye değil, çok titizdir, eve sinmesin koku istedi, haklı olarak. O değil akşamı beklemek sorun olmadı amma o yarım saat geçmek bilmedi.

Tamam, hatamı anlamıştım, ‘ne olur iftar edeyim iki lokma, orucumu açayım’, yalvarmalarıma kulaklarını tıkadı. Sürekli bahçedeki çeşmeye takılı hortumu gösterdi. Pencereden sabunu da atınca anladım nihayet. Bütün giysilerimi soyunup çöktüm bir köşeye. Hortumu tuttum başıma, çaldım sabunu. Akşamın o vakti, üşüyorum bir yandan açlık-susuzluk canıma tak etmiş öte yandan.
Maidem pencereden bakıp gülüyor sonra tekrar sabun işaret ediyor. Ona kadar saydım sonrasını bıraktım. Yıkanmaktan balık gibi pullarım çıkacaktı neredeyse. Kırklandım herhalde ki, kilidin sesini duydum. Açtı nihayet kapıyı. Can havliyle eve daldım. Sarındım bir battaniyeye. Çöktüm sofraya. Kaşığı daldırıp ne varsa çektim ağzıma. Soğumuştu çorba, ılık denebilir. Ne var ki ben soğuktan tir tir titrerken bu haliyle çorba sadece sıcak gelmedi; cennetten ikramdı aynı zamanda.

Bir kılçık hissettim o an. Dilimle tutup dudağımın kenarına itekledim. Balık çorbası çok güzel olur karımın, hiçbir kelle paçaya değişmem. Allah sizi inandırsın…

Mustafa Everdi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız