İSTANBULDA BİR DERVİŞ (11 BÖLÜM TEKMİLİ BİRDEN)

“Saltanat sahibi olmak hüner değil, Allah’ın rızâsını kazanmaktır hüner!”
M. Zahid KOTKU Rh.A

‘Seyrü sülukta ikinci mertebe’ demişlerdi ona ‘sefere çıkmaktır ki bu sayede ayat-ı kainatı müşahede et ve hayatın bin bir cilvesini gör. Sinema perdesinde ahval nasıl tazelenir ve zevk verir insana sen de öyle müşahede et’. Müride durmak yakışmaz ne bekliyorsun demişti arkadaşları.

Bu emri rüyasında şeyhinin söylemesini tercih ederdi. Beş-altı yıl önce İstanbul’a, müritlerinin ısrarı üzerine giden o çok özlediği Şeyhinin. Onun yanına gideyim bari öyleyse diye düşündü madem ki yolculuk emredildi. Serzakir’in dediğine göre güzel bir yer kiralamışlardı Fatih’te. Fatih camisine yakın. O civarda çoğu ticaretle uğraşan Siirtli müritleri vardı herhalde onlar tutmuşlardı. Gerçi adını hatırlamadığı bir yerde müritleri daha çokmuş ama galiba orası biraz sapaymış ve İstanbul’un kenarında sayıldığı için ziyaretçilere eziyet olmasın diye merkezi bir yerde, Fatih’te bir ev tutmuşlardı.

Çavuş Hacı Bekir (O da serzakirin bir alt rütbesi sayılırdı zikri yönetene çavuş derlerdi kendi aralarında) ‘var git yanına halka-yı zikre katıl molla dedi, var git’.

Şeyhi kendisini severdi. Severdi çünkü ilmini takdir ederdi. Hiç unutmuyordu Ocak ayının soğuk bir kış gecesinde ‘Sen bizim gibi sadece kalb ayağıyla uçmuyorsun maşallah ulum-u evvelin velahirine de muttalisin, Arapçan iyi tefsire de meraklısın’ demişti. Şeyhinin o iltifatı nasılda mutlu etmişti kendini. ‘Himmetinizle dervişlik payesinden başka gayemiz yoktur’ demişti şeyhine. Şeyhi de ‘Ne şeyhlik, ne dervişlik asıl gaye Allahın rızasını kazanmaktır, dervişlik de boş, şeyhlik de boş, mühim olan iyi bir kul olabilmek’ demişti.

Derviş aldığı emir üzerine yol hazırlığına başlayayım diye düşündü. ‘İlk önce anneden helallik sonra dergâh’ dedi. Orta boylu, hafif kilolu, değirmi bir yüze sahip ve yüzü gibi değirmi bir sakalı vardı Derviş’in. Askerden sonra hiç jilet vurmamıştı sakalına. Yaz kış üzerinden çıkartmadığı sırayla giydiği iki tane ceketi vardı. Biri yeşil diğeri siyah. Ailesi fakirdi. Medreseye devam ederken yardım olsun diye yazları inşaat işlerinde çalışırdı. Medresede okuduğu için resmi bir eğitim alamamıştı. Fakat evin ihtiyaçları çoğalıp gel artık yardım et bize denilince Molla Cami’den sonra okumayı bırakıp eve dönmüştü. Bu yüzden geçimini, yazları inşaat işlerinde çalışırken öğrendiği duvar ustalığından kazanıyordu.

Girdiği tarikatta da elinin emeğiyle geçinme, memuriyet ve devlet işinden elinden geldiğince uzak durma gibi bir özellik vardı. Memurlardan ihvanlar olsa da durum buydu. Tam anlamamıştı ve şeyhine de açıkçası sormaya cesaret edememişti ama nasıl olsa kendisi devlet işinde çalışmıyordu.

Evlenememişti gerçi sabit bir iş hayatına sahip olamadığı için çünkü inşaat işi bugün var yarın yoktu. Kaderi böyleydi ve her şeye razıydı. ‘Zenginlikse’ diyordu bir büyüğün duasında dediği gibi ‘Ya Rab bizi sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir, fakirlikse bizi senden uzak durma, senden istiğna etme fakirliğine düşürme’ Maddiyat dediğin nedir ki fakir ve zengin nicesi mezarda yan yana yatıyordu. Tarikata girip efendi hazretlerine bağlanınca bir huzur kazanmıştı. Şeyhine bunu belirtince ‘Biz sadece vesileyiz’ diyordu.

Derviş’in yaşadığı yer bir bozkır şehriydi daha doğrusu bir bozkır şehrine bitişmiş bir kasaba. Ne tam mamur ne tam yıkık. Kenarına kadar sokulmuş tarlalarıyla ne tam köylü ne de şehirli.

Adı şehirdi. Betonarme binalar şehre asıl gri rengini veren bir yerdi. İnsanın ruhunu yakıp kavuran, huzursuzluğun her türlüsünü insana telkin eden tipik cumhuriyet dönemi şehriydi. Eski şehirden izler vardı ve insanların daralan ruhlarına taze bir nefes veren bu eski yapılar, köprüsünden tutun hanlarına camilerine kadar adeta bu betonarme çölde birer vahaydı.

Eskiler rahatı ve insanlığı düşünmüş, yenilerse daha çok para kazandıracak hesaplarla on metrekare bir yere on daire yerleştirmeyi. Öyle olunca mutsuz insanlar mutsuz mekanlar cehennemi oluvermişti burası. Şeyhi de olmasa çekilecek yer değildi ? Ama şimdi o da yoktu ve zengin müritleri alıp uçurmuşlardı onu taa İstanbul’a. ‘Güzel olan her şey İstanbul’a mı gidiyor, nedir?’ diye söylendi. Sonra kendi kendine gülümsedi Derviş. ‘E sende gidiyorsun be şaşkın’. Utandı. İçinden yüz istiğfar çekmeye ahdetti bu aymazlığından. Asıl mesleği tevazu olması gerekirken bir müridin, bu kendini beğenmişlikte nereden geliyordu böyle. Büyükler boşuna kendisine ‘Yola çık’ dememişti. ‘Evet, ilk önce yol’ dedi.

Derviş, su tesisatı işiyle uğraşan Serzakir’in dükkânına gitti. Selam verip içeri girdi. Serzakir o içeri girer girmez gülümseyerek ‘Hala yola çıkmadın mı?’ dedi. Şeyhinin yanına İstanbul’a gitmek istediğini söyledi. ‘Çok hayırlı bir yol ve durak seçmişsin’ dedi Serzakir ve sordu;

-İstanbul’a gittin mi hiç?

-Gitmedim.

– Fatih nire diye sorunca herkes bilir İstanbul’da. Türedi bir yer olsa belki zor bulun. Oraya gidince de Fatih camiini köre sorsan o bile gösterir. Ben gittim büyüük bir cami. Tamam inşallah?

-Tamam.İnşaallah.

-Ordan da bulursun biiznillah. Hacı Bünyamin’le vedalaştın mı?

-İnşaallah yarın.

Ertesi gün sabah namazında hatmeye katılmak için erkenden Dergah’a gitti. Burası iki katlı betonarme bir binaydı ve yemekhanesi, yatakhanesi ile beraber büyükte bir mescidi vardı.

Hatme bitip herkes dağılınca edep erkan dairesinde şeyhin halifesi Bünyamin efendiye yanaşıp başı önüne eğik ‘İzninizle yola çıkıyorum’ dedi. Bünyamin efendi ‘İzin Allah’tan. Efendi hazretlerine de çok çok selamlarımızı söyle’ dedi.

İzin alınca yüzü Hacı Bünyamin’e dönük geri geri kapıya kadar geldi ve tam kapı ağzında sırtını dönüp çıkıyordu ki arkasından seslendi;

-İstikametini bozma ve beni dinle. Paran var mı?

-Var.

-O parayı karşına ilk çıkan muhtaca ver ve öyle git. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ve sahabesi Medine’ye hicret ederken tüm mallarını geride bırakıp gitmişti. Bize de bu yakışır. Rızkını oraya vardığında ara. Korkma eğer sadık bir müritsen ilahi yardımı göreceksin. Allahın Rezzak olduğuna inanıyorsan bunu birde hakkalyakin anla ve tat, her ne kadar ilimde sen bunları bizden daha iyi biliyorsan da.

İstikametini bozma dediği için geri dönüp dönmemekte tereddüt etti ve sırtı dönük konuştu;

-İnşaallah sultanım.

-Devlet işinde çalışan memur ve işçi taifesi gibi olma.

Anlamamıştı. Tereddütlü duruşundan olsa gerek Bünyamin efendi kısa bir açıklama getirdi.

-Onlar maaş bordrolarına, Allah’a imandan daha çok iman ederler ve ellerindeki banka kartlarına Allah’tan daha çok güvenirler. Biz o taifeden beriyiz. Rızkın onda dokuzunun ticarette ve ziraatte olduğuna inananlardanız. Lailahe illallah’ın içinde La Rezzake İlla Hu’da vardır unutma.

Derviş yutkundu. Bu sözler devlet işinde çalışan bir ademoğlunu cerrahi ameliyat gibi sarsardı. ‘Beli’ deyip çıkıp gitmek düştü ona. Ve derviş yola çıktı.

İstanbul ile ilgili bildiği tek şey güzel bir şehir olduğu ve onu fethedenlerin de tebşirat-ı nebeviyyeye mazhar olduğuydu ama ilk önce muhtaç birini bulmalı cebindeki bütün parayı ona vermeliydi.

Vakit girince çarşı camine gitti. Sadece namaz kılmak için değil avluda bir fakire rastlarım diye. Çıkışta hiçbir dilenci yoktu. Belediye başkanı gayretli birisiydi ve dilencilere göz açtırmıyordu. Biliyordu ki çarşı pazarda da gezse nafileydi hiçbir dilenci bulamayacaktı.

Çaresiz eve doğru yürümeye başladı. Pazar yerinin yanından geçerken dağılan Pazar alanında meyve sebze artığı toplayan bir çocuk gördü. Yanına gitti ve cebindeki bütün parasını ona verdi. Şimdi İstanbul’a nasıl gidecekti?

Biraz ileride kamyonete mal yükleyen pazarcıların konuşmaları kulağına geldi. Pazarcı, oğlunun akşam İstanbul’a mal almaya gidecek bir kamyonda muavinlik yapacağını söylüyordu. Doğru ya dedi ve hale gitti. Sordu soruşturdu, param yok Allah rızası için İstanbul’a gitmek istiyorum dedi ve kendisini ücretsiz götürecek bir kamyon buldu. Halden yük almış ve İstanbul’da yükünü boşaltacak bir kamyondu. Derviş’te boşaltmaya yardım edecekti. ‘Bir –iki saate kadar hazır ol’ dedi kamyoncu. Dervişte hemen eve gidip annesinden, abisinden helallik alıp dünya tatlısı küçük yeğenlerini birer birer öptükten sonra elinde birkaç parça elbisesini koyduğu poşetiyle evden son sürat çıkıp hale döndü.

‘Bismillah’ diyerek yola çıktılar. Şoför ‘Yol uzun sayılmaz ama yine de tek başına çekilmiyor. Yarenlik edecek birisini arıyor insan’ dedi. Derviş’te ‘Yarenlik ister elbet. İnsanında kainatında mayesi muhabbettir kardeşim’dedi.

Kamyoncu başladı hayat hikayesini anlatmaya; Abisinin siyatik olan annesini dertten nasıl kanser yaptığını, kamyonu alana kadar neler çektiğini-ara sıra da memleket dahilinde ki siyasi mevzuları da araya katarak- anlattı durdu. Derviş de dinledi sakince.

Ve yol böylece uzayıp gitti. Kamyoncunun adı Recep’ti ve Dervişe çok sonradan adını sordu, ‘Rıza’ dedi Derviş.

-Ee sizin tekkede var mı afyon filan. Esrar tekkesi derler hani. Bizim Taksici Rıfkı vardı. Seyyar tekke derdik arabasına. Esmer çekerdim ben

-Estagfirullah. Öyle bir şey olmaz bizde.

-Yapma be hoca. Allah bunca nimeti niye yaratmış?

-Şükredin diye.

-Bizde şükrediyoz canım elhamdülillah hepimiz müslümanız.

-Elhamdülillah.

Arkadan sürekli korna çalan bir otobüs Recep’in lafını böler

-Ulan davar eşşegi sana kim ehliyet verdiyse ta yedi mahalleli ….

Diye sin-kaflı küfre girişince Derviş arabadan inmeyi düşündü. Doğru ya bu yol, bu adamla çekilmezdi. Ama dervişlik böyle hemen kaçmak mıydı? Bu adamın ıslahı için çile çekmeyecekti de neyin çilesini çekecekti. ‘Ya Sabur’ deyip ardı ardına sıralanan küfürlerin bitmesini bekledi

-Küfretme kardeş bak yaptığın yanlış.

-Yoo ben buna küfretmezsem kanser olurum arkadaş, kanseer. İçine ata ata rahmetli anamda zaten kanser olduydu.Ah güzel anam ah doktor bulamadık, iyi bir doktor şöyle gücümüzün yeteceği kadar.Hele o mide kanseri var ya devamlı kan gelir..Ahh ulan parasızlık.Başka bir şey değil.

-Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun. Taht yaparım ama baht yapamam demiş cihan padişahları. Kaderden gelen emir o. Nice zenginler var hastalık sahibi para da kurtarmıyor onları.

-Ben onu bunu bilmem bizim derdin devası paradaydı. E sizde zenginlik var tabi. Tarikatçılara güç mü yeter?

-Öyle hesaplar olmaz bizde. Para varda seninle niye ‘gidiyoz İstanbul’a’ diyecek oldu ve sözünün yarısında lafını değiştiriverdi Derviş ‘senin bu söylediklerine şey yapıyoz’ gibisine anlamsız bir cümle kurdu ama şoför de lafın peşine pek düşmedi hatta hiç oralı olmadı. Belli ki kafasında söyleyeceği söze odaklanmıştı.

– Siz var ya hoca siz? Senin şeyh var mı? Hani bu cemaatçilerde çok para olur.

-Yok desem yalan olur ama şeyhimiz fakirül hal bir insandır.

-Yeme beni hoca yemee. Bak bizde de iki göz bir beyin var. Şeyhin kaç hatunu var?

-Hatunu filan yok.

-Hoca bu kadınlara düşkünlük hastalığı bende de var. Oku üfle de kurtulim. Valla çoluk çocuğun rızkını bu işlerde bitiriyom. Çok canım sıkılıyo. Senin şeyh oh ne rahat almıştır üç-dört tane her gün biriyle keyfine bakıyodur.

-Haşa de!

-Dur ya kızma Allahın emri dört amenna.

-Ya sana ne şeyhin hanımından üçünden beşinden.Sen şu önüne bak!

-Bakıyorum. Kızma kızma. Ha zina yapıyoz, içkimizi içiyoz diye kafiriz de mi? Bak siz bizi hep günahkar görürsünüz ama çocuklarımın boğazından bir lokma haram geçirtmedim ben. Bu kamyoncu milleti hep benim gibi değildir ha onu da söylim bak, bizim İsmail diye bir arkadaş var Çorum’lu, abdestsiz yola çıkmaz. Dağın başında yaz-kış dinlemez soğukta durur, arabadan iner seccadesini serer namazını kılar. Öyledir.

-Maşallah.

Şoför şöyle bir Derviş’e baktı. Derviş ‘Ne var?’ anlamında başını doğrulttu. Şoför bir daha baktıktan sonra merak etmiş gibi sordu;

-Tükürmedin?

-Nereye?

-Hani maşallah deyince tü tü tü yok mu?

Birden kahkahasını patlattı şoför. ‘Senin suratına tükürmek lazım ama…ya sabur’ diye içlendi Derviş. ‘Bu ne belalı, mihnetli bir yolculuk. Bu ayyaşlarla berduşlarla mı uğraşacağım ben’ diye kendi kendine söylendi. Şoför eliyle dervişin koluna uzanıp vurdu.

-Hadi hadi kızma.Yol çekilmez sonra.

İstanbul’a kadar mecburi bir şey olmadıkça şoförle konuşmadı Derviş. Şoförde inadına Derviş’i kızdırmak için yaptığı alemlerden bahsetti. İstanbul levhasını görünce Derviş derin bir oh çekti.

-Nereye gideceksin?

-Fatih’e.

-İstersen oraya kadar gönderim seni? Halin ordan oraya giden olur.

-Yok sağol ben kendim giderim. Şu yükü bir boşaltalım.

-Biliyonmu orayı?

-Yoo. Tam değil.

-Bak orası karşıda. Zor bulun

-Olsun.

-Olsun? E peki sen bilin. Kırk yılın başı bir insanlığımız tuttu onu da sen yaptırmadın. Ne deyim?

Derviş sebze halinde kamyonun boşaltılmasına yardım edip işi bittikten sonra tam ayrılacaktı ki şoför’ün zorlamasıyla bir kamyonete bindirilip Üsküdar’a yollandı. Anlaşmalarında para yoktu ama kamyoncu zorla cebine para koyup ‘Oradan karşıya geçersin. Hadi eyvallah diyerek’ Derviş’i yolladı. ‘Kötü bir adam değil bu şoför’ diye düşündü derviş. ‘Ama ya ben onun yerinde olsaydım vay halime’ dedi.

-Üsküdar’a ne kadar zamanda varırız?

-Bir saatte. Noldu?.

-Vakit geçmesin diye.

-Haa. Namaz.

‘Ya namaz ‘diye içlendi Derviş ‘Namaz’. Şöyle bir baktı yol kenarındaki insanlara, büyüklü küçüklü binalara ve adeta insanı boğmak için sel gibi akan arabalara. ‘Rabbulalemin yaratmış yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan ve kudretullah nasıl da yürütüyor hepsini. Peki ya şükür var mı bu insanlar da?’

Yaz mevsiminin de verdiği rehavetle rahat giyinmiş kadınlar ve kızlar dikkatini çekti dervişin. Yollar caddeler bakılacak gibi değildi. ‘Açıklık saçıklık her yeri istila etmiş, Allah gençlere sabır versin’ diye dua etti.

Şoför kendisini Üsküdar’da İskele’de bıraktı. Arabadan inerken derviş sordu;

-Kardeş buralarda amele pazarı nerdedir?

Şoför gülümsedi.

-Valla bilmiyom abi.

Ve araba gidince İstanbul’un ortasında, bir cami avlusuna bırakılmış çocuk gibi kalakaldı Derviş.

Kulağında martı sesleri ve yakınında duran otobüsten peş peşe gelen bip bip sesleri. Vapur sesi aradı kulağı, yoktu. Şöyle bir boğaza baktı ‘Maşaallah’ dedi. ‘Ne güzelsin be İstanbul’ Sonra başını geri çevirip Üsküdar’a doğru baktı.‘Üsküdar he, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin yeri’ dedikten sonra yolun kenarındaki devasa çeşmeye doğru yöneldi.

Şoförün yedirdiği yemek yağlıydı ve yakıp kavurmaya başlamıştı içini. Çeşmenin yanına varınca şaşırdı Derviş. Su akmıyordu koskoca çeşmeden. ‘Günahkârlar buralarında suyunu kurutmuş, şu koskoca çeşmeye bak bin maşallah bizim evden de büyük ne diye suyu akmaz. Ecdad bunu ne diye yapmış. Hey gidi hey, şuna bak kale kapısı gibi.’ Derviş biraz canı sıkılmış bir halde merdivenle çıkılan büyük camiye doğru baktı. ‘Camiye çıkayım herhalde en azından abdest içinde olsa su vardır’ dedi ve camiye çıktı.

Yeşile boyanmış demirlerle çevriliydi caminin etrafı. Şadırvana doğru yürürken caminin girişine ve duvarlarına şöyle bir baktı. Ne de olsa mesleği duvarcılıktı. ‘Fena sayılmaz’ dedi. Kimbilir hangi ustalar yapmıştı bu camiyi. Abdestsiz taş koymamışlardır herhalde diye düşündü. Hani rahmetli ustası anlatırdı kendisine; İstanbul’da bir cami yapılırken ustası bakmış amelenin teki bir taşı getirip getirip geri götürüyor yani işten kaytarıyormuş o da Mimar’ a şikayet edince Mimar sormuş ‘Niye çalışmıyorsun?’ diye amele de ‘Şey efendim ben kirliyim de, gusül almam lazım. Böyleyken bu camiye taş koymak istemedim’ demiş. Hatta mimar bunun üzerine oraya bir hamam yaptırmış. Rahmetli ustam da ‘bak ondan sonra büyük camilerin yanına hamam yapmak ta adet olmuştur’ diye söylerdi kendisine.

Duvarlarına bir daha baktı. Caminin taşları kararmıştı. İskeleye ve caminin hemen altında ki yoldan akan insan seline baktı. Bu günah seline caminin duvarı mı dayanır diye düşündü. ‘Neyse’ diye bir iç çekti ‘bırak sen başkalarını da kendine bak, ne demişler; Yolda gördüğün herkesi kendinden daha üstün bil’. Caminin geniş ve büyük bir şadırvanı vardı. Abdestini aldı ve içeri girip namazını kıldı.

Lahuti bir hava vardı içerde. Kimbilir ne cihan padişahları gelip namaz kılmıştı burada. Peki şu ahşap kapıyı şu pencere pervazını kimbilir hangi el, hangi usta yaptı? Şu an nerede yatıyorlardı Allah bilir. Tesbihatını ve evradını bir köşede sessizce okumaya başladı derviş.

Cami kalabalık değildi. Vakit değil herhalde ondan sakin diye düşündü. Biraz karanlık gibi geldi caminin içi. Virdlerini tamamladıktan sonra camiden çıktı. Cami kapısının yanında ki levhaya baktı. Caminin yapım tarihinden bahsediyordu levha. Mihrimah Sultan Camii diyordu, mimarının Mimar Sinan yaptıranın Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan olduğunu yazıyordu. ‘Vay mübareke’ dedi.

Genç bir kızla oğlan, ellerinde kâğıtlarla levhaya yaklaştılar. Derviş onlara yer vermek için kendisini biraz geriye çekti Kız elindeki kağıda bakıp bir şeyler söylüyordu .İlginç şeylerdi ve ister istemez kulak kesildi Derviş. Kız tatlı bir heyecanla yanındaki oğlana elindeki kağıda da ara sıra bakarak bir şeyler anlatıyordu; ‘Bak internette ne diyor. Bu camiden Edirnekapıda ki Mihrimah camine haritada düz bir hat çizersen burada dolunay doğduğunda batıda güneş Mihrimah camiinden batıyomuş.Zaten mihrimah’ın anlamı da güneş ve ay’mış.

-Güzelim internete pek güvenme. Sallayan çok orada.

-Prof. Rupert bilmem neyin İstanbul Çeşitlemeleri adlı kitabından almışlar ne sallaması!

Dervişe doğru baktı her ikisi de sanki onları dinlediğini anlamışlardı.

Derviş biraz utandı ve şadırvana doğru gitti. Kızın söyledikleri doğru muydu acaba? Şadırvandan birkaç avuç su içtikten sonra doğruldu. Şöyle bir dönüp boğaza baktı ve burnundan derin bir nefes alıp verdikten sonra;‘İslambol musun İsyanbol musun görecez be İstanbul’ dedi.


“Sesini duyup cevap veren yoksa şikayet ne yapsın
Yerine ulaşmayan beyhude feryat ne yapsın”

İskeleye geçmek için camiden aşağıya indi. Yolu geçip vapur iskelesinin olduğu yere geldi. Acilen bir iş bulup çalışmalıyım, amele pazarı olmasa da buralarda vardır amelelerin, ustaların toplandığı bir kahvehane diye düşündü.

Şoför’ün cebine sıkıştırdığı bir kaç kuruş kendisine ne kadar yeterdi bilmiyordu. İskelede bilet satılan gişeye yanaştı. Çekinerek sordu;

-Selamünaleyküm. Bir bilet alacam da Fatih’e gidecem. Nasıl giderim?

-Eminönüne bin. Yalnız bu kalkmaz.

Kafayı kaldırıp şöyle bir baktı vapura ve Üsküdar’a ilk indiğinde o otobüsten gelen bip bip sesinin kaynağını hemen oracıkta görünce şaşırdı. Herkes elinde anahtarlık gibi bir şeyi geçiş yerine basıyor sonra geçiyordu. Kimi eliyle kimi kayışından bir şeyi tutup yapıyordu. Bizde kayışın ucunu tutsak tanır mı acep bizi diye düşündü. Sonra kendi kendine gülümsedi. ‘Ulen bu İstanbul adamı hakket bir hoş ediyor garip garip şeyler düşündürtüyor’ dedi.

Biletçiyi meşgul etmemek için gişeden ayrıldı. ‘Eminönü’ne ne zaman kalkar ki?’ diye düşünürken vapur iskelesinin her iki tarafında yolcu indirip bindiren gemiler gördü. Birde şunlara sorayım dedi. Sağ tarafa doğru yürüyüp Fatih’e nasıl giderim diye sordu. ‘Şuna bin Eminönü’nde inersin. Ordan da Fatih’e çıkarsın.’ dediler. Parasını verdi, biletini aldı.

Kalkmaya hazır olan gemiye atladı. Geminin altına mı oturayım üstüne mi diye tereddüt etti. Sonra alt-üst fark etmez ama sağına otur diyerek geminin dışına, sağ tarafında yüzü denize dönük tek sıra yere geçip oturdu.

Oturduktan sonra yanına iki tane başörtülü genç kız geldi ve kendini sıkıştıracak kadar yakınına, hiçbir şey yokmuş gibi oturuverdiler. Kayabildiği kadar birkaç santim kaydı derviş. Ne kadar da rahattılar. Konuşmaları da öyleydi, yanımızda erkek var mı, duyan olur mu, hanım hanımcık durmayı kim sallar havasındalardı. Birisi hemen cep telefonunu çıkarttı ve anlamadığı bir şeyler söyledi oracıkta arkadaşına;

-Tweetlemiş en sonunda.

-Ne diyor?

-Bıraktım diyor.

-Bloğuna dönmüştür.

-Kendini beğenmiş şey.

Diğer başörtülü kız çantasını karıştırıp bir şeyler çıkarttı. Derviş göz ucuyla bile bakamıyordu. Ne diyordu bunlar ve ‘Şak’ diye bir çakmak sesi. Başörtülü kızın ağzında bir sigara. Bismillahirrahmanirrahim, şurdan kendini denize mi atsaydı? Gördüğü bir rüyamıydı? ‘Meded ya şeyhim’ dedi. Yoksa şeyhinin kendisine yaşattığı bir imtihanmıydı bu. Başörtülü bacılarım diye sevinecekken.

Ve gemi kalktı.

Morali biraz bozulmuştu Derviş’in. Gemiden indi.

Uzaktan bir anons geliyordu kulağına ‘Boğaz Turu’ diye. Çığırtkanın biride hoparlöre destek oluyordu. Mükellef sofralardan kurulu bir gezimiydi acaba boğaz turu dedikleri. Can boğazdan gelir demiş atalar. O tura katılsa iki günlük yemek yerdi herhalde ama canı çok sıkkındı, hiç iştahı kalmamıştı. Şu vapurdaki başörtülü kızlar çok moralini bozmuştu. O kadar açıklık saçıklıktan sonra çölde vaha gibi gelmişti o iki mütesettire bacı ama olmaz olsun öyle bacısı insanın dedi.

Bir alt geçitten geçip Eminönü meydanına çıktı. Eminönü camisine baktı ‘Acaba bu camiyi de Mimar Sinanmı yaptı?’ diye düşündü. Yön levhalarında ‘Sultanahmet’ yazısını görünce, Fatih’e, Şeyhine gitmeden önce başka bir yeri görmek hilaf-ı edebmidir diye düşündü. Birden ellerinde kameraları ve fotoğraf makineleriyle bir turist kafilesi önünden geçmeye başladı. Eminönü camisine doğru meydandaki kuşları çeke çeke gidiyorlardı. ‘Elin gavuru ta nerelerden gelip bu camileri görmeye geliyor bunlarda ki merakın binde biri bizde olsa’ diye hayıflandı. ‘Sultanahmet’i ziyaret ederiz orası kolay, ilk önce Şeyh efendiyi ziyaret’ diyerek Fatih’i sormaya başladı.

Birkaç kişi Galata köprüsünün olduğu tarafı, yolun karşısını gösterdi ve oraya geç, otobüse bin dediler. Halden anlayan bir simitçi kendisine ayrıntısıyla nereye gideceğini sordu. Halinden anlamıştı ki ‘yürüyerekten de gidebilirsin’ diyerek yolu tarif etti. Parası çok az kalmıştı ve bu yüzden yürüyebileceği yerlere otobüs parası vermek istemiyordu.

Yavaş yavaş yürümeye başladı. İlk önce şeyhimi göreyim sonra Sultanahmet sonra Eyüp-ül ensari hazretleri sonra da o çok merak ettiği Yuşa tepesi ve Yuşa (a.s.) kabri. Hava kararacaktı. Adımlarını sıklaştırdı.


“Sesini duyup cevap veren yoksa şikayet ne yapsın
Yerine ulaşmayan beyhude feryat ne yapsın

Kaderde Şirine ulaşmak yoksa
Ferhat pazusuyla Rüstem gücü ne yapsın”

Fatih camisini buldu. Elinde Çavuş Bekir’den aldığı adreste. ‘Mişmişci dükkanı, Hacı Ubeyd, No:8. Siirt Pazarı, Fatih caminin altında, Fatih belediyesi yakınlarında’ yazıyordu.

Yoldayken akşam ezanı okunmuştu. Adrese bakayım sonra namazı kılarım dedi. Fatih caminin etrafını şöyle bir tur attı. Fatih’in kurdurduğu Sahn medreselerine baktı. Bir de zamanımızın devasa üniversite binalarını düşündü. ‘Fatih Sultan Mehmed’ demişti Serzakir, ‘kendi yaptırdığı medreseye öyle elini kolunu sallayarak girememiş ders almak isteyince ilk önce hocaları imtihan etmişlerde öyle talebeliğe kabul edilmiş.’ dediği yer burasıydı demek ki.

Derviş adresi aramaya sürdürdü. Caminin etrafındaki dükkânlara adresi sorduğunda hepsi aynı yeri tarif ediyordu. Siirt pazarını buldu. Semt pazarı gibiydi. Pazar yerinde aradığı adresi de hemen buldu. “Selamüleyküm” diyerek “Mişmiş Kuruyemiş-Bakliyat-Market” yazan dükkana girdi.

-Ve aleykümselam.

-Ben Aksaray’dan Yenidivan’dan geldim. Adım Rıza. Bekir çavuşun selamı var size.

-Oo hoş gelmişsen gardaş. Haberim var. Bekir çavuşla konuştuk o bana söyledi. Maşallah çabuk gelmişsen. Uçarak mı geldin yoksa?

-Yok estağfirullah.

-Senin bir karnını doyuralım ilk önce.

-Yok ben aç değilim. Ee şey namaz kılacam da?

-Akşamı mı?

-Evet.

Dükkan sahibi Hacı Ubeyd, masada oturmuş bilgisayara bakan, bıyıkları yeni terlemeye başlamış çocuğu azarlar gibi konuştu;

-Galk lan. Abin namaz gılsın. Ne halt karıştırıyon o merette.

Dervişe döndü ve eliyle bilgisayarı göstererek konuşmasına devam etti;
-Gontur müdür nedir onu satıyomuşuz ben anlamıyom ya illa olmalıymış bu bilgisayar. Aldırdılar bana sabah akşam oyun oynuyolar ne bilim işte…Arada birkaç müşteri gelip telefon gonuşmasıdır, kontürdür filan deyince işe yarıyor. Yavv ben okuma yazmayı zor öğrendim bi de bu yaştan sonra cep telefonudur, bilgisayardır kalbimize indirecekler . Gavurun hangi icadından bize hayır gelmiş ki?

Derviş sadece gülümsedi. ‘Cahillik zordur bilirim’ dedi içinden. Ve bu tür işlere muhtaç olmadığına sevindi. Amele pazarı varmıydı bu yakınlarda acaba? Dur bakalım Hacı Ubeyd bilirdi. Sonra birden tövbe estagfirullah çekti, nedamet getirdi Derviş. O buraya şeyhini görmeye gelmişti ne çabuk dünya gailesi düşmüştü kalbine.

-Efendi hazretlerini bu akşam görebilir miyiz?

-Zor.

Derviş İstanbul’a geleli iki gün olmuştu ve hala şeyhini görmek için bekliyordu. Hacı Ubeyd evinde misafir ediyordu ama artık sıkılmaya başlamıştı. Böyle el ağzına bakmakla dilenci gibi oturmakla olmuyor dedi. Hem şeyhi kendisini niçin görmek istemiyordu? Hasta mıydı, rahatsız mıydı yoksa bir kusur mu etmişti de bilmeden, onu mu düzeltmesi gerekiyordu? Acaba Hacı Ubeyd şeyhe ayıp olmasın, rahatsız etmeyelim şimdi diye kendisini mi oyalıyordu? Kararını verdi. Bugün gidip kapısında bekleyecekti. Düşüncesini de Hacı Ubeyd’e açtı, o da sen bilirsin dedi. Yanına dükkândaki genci verdi.

Gençle yol boyunca hiçbir şey konuşmadılar çünkü genç elindeki cep telefonuyla habire bir şeyler yapmaktan başını kaldırıp etrafına bile doğru düzgün bakmıyordu.

Derviş alnındaki teri sildi. Hava çok sıcaktı. Çocuk ‘burası’ dedikten sonra dükkana döndü. Griye boyanmış yüksek demir kapılı eve baktı. İki katlı ahşap bir binaydı burası. Biraz içeri doğru yapıldığı için önünde bir boşluk vardı ve bu boşluğu avlu gibi kullanmak için hemen kaldırımdan başlayan demirden bu yüksek kapıları yapmışlardı belli ki. Yandaki apartmanlar ise yola sıfır yapılmıştı. Şeyhinin hem evi hem dergahı olan bu yer sağındaki ve solundaki apartmanlardan dolayı sanki büzülüp kendini biraz geriye çekmişti. Yeşil asmalar sarkıyordu demir kapının üstünden. Aksarayda ki dergâhı bunun yanında virane gibi kalır diye gülümsedi. Kapının kenarındaki zili birkaç defa çalıp beklemeye başladı.. Diyafondan ‘Kim o?’sesini duyunca ne diyeceğini şaşırdı.

-E.. şey..ben Aksaray’dan geldim. Efendi hazretlerini görmeye.

-Hangi Aksaray?

-Aksaray? Konyaya yakın olan Aksaray. Ben Rı

-Kardeş misafir alamıyoruz şimdi. Siz Cuma günü gelin.

‘Cuma mı?’ diye düşündü Derviş. Cuma’ya daha iki gün vardı. Siyah bir Mercedes önünde ve arkasında iki jeeple evin önünde gelip durdu. Jeeplerden inen siyah gözlüklü ve siyah takım elbiseli adamlar Mercedes’ten inen adamın etrafını çevirdiler. Derviş’e açılmayan kapı birden otomatik olarak açılmaya başladı. Derviş bu kalabalığın altında kalmayayım diye kendini yana çekti ama korumalardan birisi yine de kendisini hafifçe itti. Arabadan inen adamın siması yabancı değildi, tanıyacaktı ama bir türlü çıkartamadı. Siyasi dese değildi iş adamı dese belki. Demir kapı sonuna kadar açılınca tanıdık bir ses ‘Hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz’ dedi. Sesin sahibiyle göz göze geldiler. Bu Musa’ydı. Sermetgilin Musa. Dergâhın çaycısı. Ama kılık kıyafetine bakınca o garibanlığından eser kalmamıştı. Derviş tam gülümseyip Musa’ya doğru hareket edecekti ki Musa gözleriyle ve yarım yamalak bir el hareketiyle ‘git, git’ işareti yaptı. ‘Git mi?’ .

Şakalaştıkları, güreş tuttukları o can ciğer sarması olduğu Musa gelme diyordu. Derviş tereddüt edip kendini biraz daha geriye çekince Musa gözlerini kapayarak ‘Tamam, aferin sana, sonra görüşürüz’ anlamında bir baş işareti daha yaptı. Demir kapı kendi kendine kapanmaya başladı. Birkaç koruma ile dışarıda kaldı.

Demir kapı tamamen kapanınca ne yapacağını şaşırdı. Merak etmişti şu korumalara kim bu adam diye sorsa cevap alabilir miydi? Mahkeme duvarı gibi suratları vardı. Hani kazara insanın boğazına bir gıcık gelse de bunların yanında ‘Höh’ diye boğazını temizlemeye çalışsan herhalde halden anlamayıp sille tokat girerlerdi. İçeri giren o adam kimdi acaba belli ki mühim birisi. El almaya gelmiştir ya da mühim bir adam ya şeyhimle istişare etmeye gelmiştir diye düşündü. Doğru ya belki memleketi ilgilendiren bir konu üzerinde konuşacaklardı.

Aslında Musa’ya çok kızmıştı ilk önce ne o göz işareti, it kovar gibi kapıdan… sonra… doğru ya…Bu kadar mühim bir şey varsa ne diye meşgul etsin ki. Hem demek duafondan konuşan da oydu. Cuma gel demişti o da Cuma günü gelirdi. Zaten son anda ki baş hareketi de ‘Aferin, halden anla, biz görüştürmez miyiz seni Şeyhimizle ama görüyorsun mühim bir görüşme ve önemli bir ziyaret var ’ gibiydi. Acaba öyle miydi? Şöyle bir yutkundu.

Beklemeye gerek yok dedi. Mışmış dükkanına gelen bir usta Gebze taraflarında iş olduğunu söylemişti. Adresi de yazıp vermişti. ‘Dostlar Kıraathanesi’ydi kahvehanenin adı. Oraya gelir usta amele alıp giderler demişti. Fakat en iyisimi vakti varken şu Sultanahmet Camini ve o çok merak ettiği At Meydanını görmeye gitmeliydi.

“Her fiil ve eser bir fail ister elbette
Ustası olmayan demir ocağı ne yapsın

Şayet cevher temiz değilse cevher ocağı ne yapsın
Basiretten nasibin yoksa ecdadın şerefi ne yapsın”

Derviş, Sultanahmet camini sora sora buldu. Turistlerin arasından geçerek camiye girdi. İçerisi kalabalıktı. Caminin huzur veren aydınlık bir yüzü vardı. Süslemeleri, gök kubbe gibi ihtişamlı tavanı ne kadar göz alıcıydı. Dev avize sanki bu güzelliği biraz bozuyordu. Minbere doğru ilerledi. Namazını orada kılacaktı. Ak fildişinden yapılmıştı sanki minber. Işıltılar saçıyordu adeta. İşçilik ne mükemmeldi. Kağıt kalem verseler çizemezdi ama ustası yapmıştı işte nakış gibi örerek.

Şeyhiyle görüşememenin verdiği ızdırap yerini bir huzura bırakmıştı. Caminin mihrap tarafında ki pencerelerinden bakınca gözüken denizin mavi suları her zamankinden daha parlak daha bir aydınlıktı sanki. ‘Allahuekber’ diyerek namaza durdu.

Derviş namazını huşu içerisinde kılıp virdini okuduktan sonra camiden çıktı. Güvenlik görevlisine At meydanını sordu. O da buralar işte diye eliyle kavis yapıp geniş bir daireyi gösterdi. ‘Şeyh İsmail Maşuki hazretlerinin ziyaretgahı ve camisi varmış burada, üçler mescidi biliyor musunuz’ diye sorunca güvenlik görevlisi ‘Burada türbe çok, bilemem’ dedi. Derviş özellikle abdest alan sakallı birkaç kişiye sordu. Bilen yoktu.

Caminin bahçesinden çıktı. Türk-İslam Eserleri Müzesi yazan binaya doğru yürümeye başladı. Birde oraya bakayım hatta Şeyh Maşuki’nin türbesini oraya da sorarım diyerek yolun kenarına geldi. Kamyonlar yolu kapatmıştı. İleri gidip soldan dönüyorlardı. Merak bu ya ne taşıdıklarını sormak geldi içinden, belli ki inşaat işi vardı burada. İleride kamyonun döndüğü yere geldi. İlerleyince bir yıkımın olduğunu gördü. Belediye greyderleri çalışıyordu. Yıkım ekibinden birisine yanaşıp sordu;

-Hayırdır kardeş inşaat mı yapılacak buraya?

-Yok.

-Nedir bu?

-Kaçak yapı vardı burada , tarihi eserin üstüne yapılmış

-Tarihi eser?

-Evet, Üçler Mescidi’nin üstüne yapılmış onu yıkıyoruz.

-Üçler mescidi?…bu…bu…bura..da..mıydı?

-Buradaydı.

Derviş şaşkın bakakalmıştı. Demek tarikatların da ki silsile de en trajik ölüme sahip olan Şeyh Oğlan İsmail Maşuki hazretlerinin ziyaretgahı ve mescidi buradaydı. Aradığı yer burasıydı he? İlahi lütuftan, tevafuktan başka bir şey değildi bu. Ve üzerine kaçak bina yapılmıştı demek. Gavur ölüsüne bile hürmet gösterilen bu memlekette bir şeyhin başına gelen…İnsanlar ne kadar canavarlaşmıştı.

Çenesi titredi ilk önce ağlamamak için kendini zor tuttu. Başını geri çevirdi kimse görmesin diye. Sırtını kalabalığa dönüp en tenha yere doğru hareketlendi. Şeyh İsmail Maşuki’yle ilgili o kadar çok şey duymuş ve okumuştu ki. Özellikle genç yaşta idamı çok üzüyordu insanı.

Kanuni Sultan Süleyman Irakeyn Seferi dönüşünde Aksaray’a Pir Ali’yi ziyaret için uğradığında, oğlu İsmail’i alıp İstanbul’a götürmek istediğini söyler. Oğlunun akıbetini mana aleminde gören şeyh Pir Ali kadere boyun eğerek İsmail’in gitmesine izin verir. Hatta babasının şeyhi Bünyamin-i Ayaşi’nin, İsmail’in asıl adı Derviş Kemal olduğu halde devletin hışmına kurban gideceğini bildiği için Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in ismini verdiği söylenir. Sohbetlerde nadiren de olsa öyle herkese değil ama Haslar Dairesi’nde kabul edilenlere anlatılırdı bunlar.

Bir gün şeyhi de anlatmıştı Şeyh İsmail’in akıbetini ve o gün çok ağlamışlardı. Sonra ki gün merak edip kitaba baktığında bir de takvime bakınca İsmail Maşuki’nin idam edildiği günün seneyi devriyesinin o gün olduğunu anlamıştı. Kitaplarda da yazıyordu tüm bu olanlar. İstanbul’a gelip irşad faaliyetlerini sürdüren, Ayasofya ve Bayezid camilerinde verdiği vaazlarla halkın gönlüne taht kuran bu genç kutbun aleyhinde sözler ortalıkta dolaşmaya başlayınca padişah Aksaray’a dönmesini tavsiye eder. Şeyh İsmail Maşuki öleceğini bile bile dönmez. Kitap da yazdığı gibi ‘Akıbet cismimiz gark-ı hun olacakdır…Emr-i Hak be-her al zuhur eder’ der. Bu ne büyük bir teslimiyettir ya rabbi diye içi titredi Derviş’in. Sonra şeyhinin göz yaşları içinde anlattığı mahkeme ve idam safahatları…

İsmail Maşuki mahkemeye çağrılır ve kendisine isnad edilen sözler sorulur. Lehinde ve aleyhinde ki şahitler dinlenir. Savunmasını yapar. Mahkeme uzar da uzar. En sonunda idam. On iki müridiyle beraber boynu, bu yerde, At meydanında vurulur ve kesilen başı ile cesedi denize atılır ama Allah dostu bunlar öyle çabuk kaybolur mu?

Rivayet odur ki idamından üç gün sonra Rumeli Hisarı önünde, bugünkü Bebek semtine yakın bir yerde cesedi sahile vurur ve müridlerinin gördüğü rüya üzerine oraya defnedilir. Bundan bir gün sonra da kesik başı deniz üstünde görülür ve o da aynı yere gömülür. Fakat bu mezar değil de başının kesildiği yerdeki çeşmenin yerinde bir mescid ve ziyaretgah yapılır hatırasına.

Yine denir ki Kanuni Sultan Süleyman Topkapı Sarayı’nda dinlenmek için denize nazır bir yerde otururken denizden çıkan İsmail Maşuki ve müridlerinin semaya başlayıp ‘Ne yaptık biz size de bizi öldürdünüz? Suçumuz neydi ey padişahımız? ‘ dedikleri ve bunun üzerine padişahın da çok ağladığı söylenir.

Nefesini tutup burnundan derin derin soludu Derviş. Bir Fatiha ve üç İhlas değil bir Yasin okumalıydı şimdi. Ziyaretgâhında okuması şart değildi, cennet her yere aynı mesafedeydi nasıl olsa.

“Taş ve çamur hiç hekimin tedbiriyle dönüşür mü altına
Kabiliyetin yoksa üstadın himmeti ne yapsın”

Akşam Hacı Ubeyd’e, Gebze’ye gideceğini, Cuma günü de şeyhini gördükten sonra Aksaray’a döneceğini söyledi. ‘Olur, hayırlısı’ dedi Hacı Ubeyd. Herkes odasına çekildi.

Uyuyamıyordu bir türlü derviş. Canı sıkılmıştı şeyhiyle görüşememesine. Kadere itiraz edilmez diyordu. Kendisini Şeyh İsmail Maşuki gibi hissediyordu. Zulmen katledilmiş ve cesedi denize atılmıştı. Aksaray şeyhleri her zaman devlete, zenginlere mesafeli durmuştur. Şeyh İsmail Maşuki için anlatılanları düşündü ve sonra Aksarayi hazretlerinin o duasını.

Dünya çok acımasız bir yerdi. Hz. Hüseyin boşuna mı dünya saltanatında muvaffak olamamıştı? Neydi o bugün gelen adam, o korumalar, o saltanatlar öyle?

Kimdi bu adamlar? Şeyhinden ne istiyorlardı? İyilere göre bir yer değildi bu dünya. Şeyh İsmail Maşuki’nin kanını bu şehirde dökmediler mi? Bir damla gözyaşının yastığa doğru yüzünden süzülüp aktığını hissetti Derviş. Hep ağlamaklı olurdu zaten İsmail Maşuki’nin başına gelenleri dinledikçe. ‘Yarına dinç kalkmalıyım, rızk peşinde koşacağız’ diyerek kendini toparlamaya çalıştı. Uyumak istiyordu, uyuyup rahatlamak.

Deprem oluyordu her yerde. İstanbul diyorlardı bu depremle bitecek. Ya şeyhim demek istedi ama diyemiyordu. Ya rab medet demek istedi onu da korkudan söyleyemedi. Yer gök sallanıyordu. Ve annem. Çiçeklerle süslü daha dikkatli bakınca kırmızı-kahverengi çiçek motifleriyle süslü eteği ve başında beyaz yemenisi ve yemeninin altında bone tarzında başka bir başörtüsü daha. Adeta bir kamera-göz gibi uzaktan annemi böyle görürken birden onun yanına gittim.
-Anne dedim ve yattığı yataktan kaldırdım. Kötürümmüş, ayakları zor yürüyordu. Depremin etkisiyle tavandan başına düşebilecek şeyleri engellemek için ellerimi, kollarımı onun başının üstüne koyuyor ve bir yandan da ilerliyordum. Kurtardım, kurtarmış olmalıyım ki kendimi birden uzun, büyük ve devasa bir inşaatın içinde yalnız buluyorum. Hani binaların dışına demir iskeleler kurulur ve bu boru tipinde demir iskeleler birbirine vidalanır. Her yere bunlardan kurmuşlar. Ben ilerlerken sağım solum bunlarla dolu. Ve her artçı sarsıntıyla ufak parçalar havadan yere düşüyor. Acaba başıma düşse mızrak gibi bana saplanır mı, ölürmüyüm diyorum. Deprem gelirse bunların hepsi yıkılır, dökülür ve altında kalır ölürüm diyorum ve birden bir Kuran kursu.Ne alaka demeyin.Çocuk röportaj veriyor televizyona.Kuran kursu öğrencisi.Hocamız bize çok iyi bakıyor.Dört beş odanın ortak bir salonda buluştuğu, her odanın kapısının birbirine baktığı açık mavi tonda kireç badanalı odalar.Masaların örtüsü naylon ve mavi çiçekli.Çocuk burada yatıp kalkıyoruz ve burada-burada derken sağındaki masaya, elini koyup gösteriyor-yemek yiyoruz diyor.Bilgisayarla eğitim lafı geçecek gibi oluyor ama muğlak kalıyor.Sanki bana;
-Bakın bizi molla diye küçümsemeyin biz burada bilgisayarla eğitim yapıyoruz ama deliler gibi değil günde 1-2 saat,öyle abartmıyoruz der gibi.İçindeki ses, işte Şeyh İsmail Maşuki’nin kursu burası diyor hafiften seviniyorum.

Sonra yine korku ve sonra yine umut. Dergahtan bir arkadaşın kardeşi vardı onun evine gitmiştik ve orada bir yemek davetinden sonra okunan kitapta bir alimin rüyasından bahsediyorlardı. Uyanmak istedim uyanamadım. Koştum koştum koştum. Çocukluk rüyalarımda beni bastonuyla kovalayan fötr şapkalı, matruş suratlı, asık yüzlü, uzun çeneli ihtiyar peydah oldu birden. Ne istiyordu benden, ne yapmıştım ki ben ona. Çocukluk rüyalarımda beni kovalayan bu huysuz eli sopalı ihtiyarlardan hiç kaçamazdım. Koşardım, koşardım daha doğrusu hızlı koşmaya çalışırdım ama nafile yavaş koşardım o da elinde bastonuyla ağır ağır yaklaşırdı. Bir türlü gerçek hızımda koşamazdım ama şimdi.. şu yaşlarda artık rüyalarım kontrolümdeydi. Hızlanabiliyordum.Sınırlıda olsa öyle yaptım ve o moruğun elinden kurtuldum.
O alim demiştim, onun rüyası. Yine aynı yerdeyiz. Başbakanlar varmış o evde, birde krallar.Hepsi yerde mindere oturmuş. O kitabı okuyan arkadaş hani üniversitede iken evine yemek davetine gittiğimiz ve kırmızı bir kitaptan bize ders yapan o arkadaş saçları beyazlamış halde çıktı. Yüzü gençti, eskisi gibi ama evet, saçları bembeyazdı. Korkmuştum endişeyle izliyordum olan-biteni. Sanki Kuranda bahsedilen ‘ O kıyamet günü çocukların saçları beyazlar’ ayetinin kıyametle ilgili verdiği dehşet havası doldurmuştu kalplerimizi ve bulunduğumuz yeri. “ Peki inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden (kıyamet gününden) kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?” (Müzzemmil suresi,17.ayet)
Herkes çaresiz ve boynu bükük sanki kıyameti bekliyordu. Arkadaş kısa kollu beyaz bir gömlek ama beyazın üstünde hafif mavi damalı desenleri var ve gömleğin cebinde bir tarak. Bıyıklar muntazam ve düzgün kesilmiş. Yandan görüyorum, birde kibar ince bir gözlük takmış. Okumaya başladı kitabı. Ben kamera-göz gibi ayakta olanları izlerken kendimi birden minderde, milletin arasında otururken buluyorum. Herkes gibi bende başım önüme eğilmiş saygıyla okunan kitabı dinliyorum;

“Eski Harb-i Umumî`den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı`nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb-ı Hakk`ın emridir; o Rahîm`dir ve Hakîm`dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ`caz-ı Kur`anı (Kuranın mucizelerini) beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur`an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur`an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur`ana hücum edilecek, i`cazı onun çelik bir zırhı olacak.…”
Birden genç, sarıklı ve cübbeli birisi belirdi kapıda. Şeyh İsmail Maşuki’ydi karşısındaki. Cübbesinin bir tarafında kan izi vardı ama o iz durmuyor mavi, sarı renkler alarak helezonik şekiller çiziyordu. ‘Senin mazlumen öldürüldüğüne inanıyorum ben’ demek geldi içinden ama diyemedi. Sessizce ama mütebessim bir çehre ile bakarken hüzünlü bir iç sesiyle konuştu Şeyh; Senin halin uykudayken rüyasından uyanıp rüyasını halka anlatan adama benziyor.

Birden uyandı. Ne karışık bir rüyaydı bu. Saate baktı, sabah namazının vaktinin çıkmasına az kalmıştı hemen kalkıp abdestini aldı. Rüyasında gördüklerini bir türlü kafasından atamıyordu. Neydi tüm bunlar?

Namazdan sonra Hacı Ubeyd’le kahvaltıya oturdular. Hacı Ubeyd rüya yorumundan anlar mıydı ya da rüyasını anlatması doğru olur muydu? Şeyhime anlatırım inşallah olur biter dedi. Hacı Ubeyd ‘Bizim hanım dua istiyor senden, Derviş’e söyle bize dua etsin dedi. Derviş duydun mu?’ deyince birden kendine geldi. ‘İnşaallah, inşaallah edelim, dualar müşterek’ diyebildi. Kahvaltı bitince helalleşip ayrıldılar.


“Aşk şarabıyla sarhoş olanın şaraba ihtiyacı yok
Menziline varmış kimse için evrad ne yapsın”

Derviş uzun süren bir yolculuktan sonra Gebze’ye ulaşabilmişti. Kendisine verilen adreste ki kahvehaneyi zorda olsa buldu. İçeri girince gözleriyle duvar saatini aradı. Saat 10’ a geliyordu. Erkende kalkmıştı halbuki. Fatihten otobüse binmiş Eminönü’ne iskeleye inmişti. Oradan da Haydarpaşa’ya vapurla geçip trene binmişti. Trenden inince de dolmuşa. Biraz işi acemiliğinden uzatmıştı ama olsun hafazanallah buralarda kaybolmaktansa. Kısaca kara, hava, deniz olmak üzere bilumum taşıtları kullanmıştı da ancak gelebilmişti buraya. Bir tek helikopterle uçağa binmemişti.

Kahvehaneye girdiğinde göz ucuyla şöyle bir kolaçan etti içeriyi. Müşterisi azdı. Birkaç kişi köşede kağıt oynuyordu. Pek de amelelik, ustalık yapacak adamlar değildi bunlar. Duvara asılı televizyonun yüksek sesi adeta içeriyi boğuyordu.

Camın kenarında oturmuş, dayandığı bastonundan dışarıyı izleyen ihtiyara sessizce selam verdi. Boş bir masaya geçip oturdu. Usta amele arayanlar, alacağını alıp gitmişti belli ki. Geç kalmıştı. Çaycıyla göz teması kurmaya çalışıyordu ama nerde.

Çaycı ocağın yanında açtığı laptopundan başını kaldırmıyordu. Biraz bekledikten sonra seslendi.

-Bakar mısın?

-Buyur abi.

-Bi çay.

Tamam anlamında başını salladı çaycı.

Kahvehane kültürü yoktu Derviş’in ama sabahtan akşama bir masanın etrafında nasıl oturur bu insanlar hep şaşardı en çokta oyun oynayanların yanına oturup izleyenlere şaşırırdı. Hadi onlar boş işle uğraşıyor, ya izleyenlere ne demeliydi? Mahallede oyuna alınmayan çocuklar olur ya veya geç kalan, gıpta ile oyunu izlerler bu izleyenlerin durumu da aynen öyleydi Derviş’in gözünde. Çaycı, çayı getirip masasına bırakınca kendini toparladı, içinden besmele çekti ve sordu;

-Gardaş sana bi şey soracam

Çaycı buyur der gibi baktı.

-Burada usta amele alınıyomuş yani gelip alıyolarmış. Burası değil mi?

-Evet.

-Geç kaldık galiba.

Garson yine cevap vermedi ve hiçbir şey söylemeden hemen laptopunun başına geçti. Derviş biraz bozulmuştu ama belli etmedi. Yavaş yavaş evliya çorbası dedikleri çayından yudumlamaya başladı.

Biraz sonra bardağı yarıya inmişti ki kapıdan iki adam belirdi. Belli ki usta ya da amele arıyorlardı. Alıcı gözle içeri baktılar. Birisi bıyıklı uzun boyluca, orta yaşlıydı. Eski olduğu belli olan siyah bir takım elbise giymiş yanında ki genç ise gri ceketle beraber aynı renkte ama farklı desende bir pantolon ve beyaz gömleğiyle dikkat çekiyordu. Güneş gözlüğünü ceketinin mendil cebine takmıştı genç. Orta yaşlı adamın bıyıkları çok sigara içmekten olsa gerek tam orta yeri sararmıştı hatta öyle ki sigara kokusu sanki burnuna kadar gelmişti Derviş’in. Birbirlerini bekliyorlarmış gibi bakıştılar. ‘Usta var mı’ dedi orta yaşlı adam, boğuk ve sigaradan kırçıllaşmış sesiyle. Derviş ‘Ne olacaktı’ diyebildi.

-Bize usta lazım ama hemen lazım.
-İş ne?

-Kolay bir iş. Duvar örülecek bahçe duvarı. Yıkılmış yerleri var oralar yapılacak.

-Olur.

-Anlıyosun dimi işten?

-Herhalde.

Adam biraz da kendi kendine söylenerek konuştu;

-Adamı usta diye götürdük bırakıp kaçtı. Hadi.

‘Yalnız bende mala filan’ dediğinde lafın sonunu anlayan genç hemen atıldı ve havalı bir şekilde ‘Tamam usta bizde var, sen gel’

Derviş hızla son kalan kısmını da içti. Tam çıkacaktı ki çaycı arkasından seslendi;

-Çay parası.

Genç hemen ileri atılıp çayın parasını verdi. Belli ki bunlardan zarar gelmez insana diye düşündü Derviş ve sıcacık bir gülümseme yayıldı içine. Arabaya binip gittiler.

“Gönlü yakıp tutuşturan bir cezbe olmalı haktan ey mela
Ezel canibinden hidayet yoksa eğer irşad ne yapsın”

Dervişi götürdükleri ev iki katlı büyükçe bir evdi. Evin önündeki lüks araba dikkatini çekti. Genç çocuk arabanın başında bekliyordu. Evi çeviren ihata duvarının yola bakan kısmı dahil olmak üzere üç tarafı sağlamdı. Arkada metruk, çöplerden idrar kokusundan geçilmeyen bölümünü gösterip, ‘buraya şöyle yüksekliği bir metre uzunluğunda bir duvar ustam’ dediler. Küçük dar bir yola bakıyordu burası. Yaklaşık bir metre boyunda hazır betondan yapılma eski duvar yer yer yıkılmıştı. Malzemeler de hemen bu duvarın yanındaydı. Su konteynırı, briketler, mala, kürek, çimento torbası, kum. Malzeme hazırdı. Uzunda bir işi yoktu bu duvarın. Hava geç karardığına göre bu iş bugün bitebilirdi.

Parada anlaştıktan sonra Derviş içecek su istedi adamlar su getirmeye gidince kendisi de hazırlıklara başladı. Birden elinde poşetlerle sanki boya küpüne batırılıp çıkartılmış, uzun tırnakları ve uzun kirpikleri olan bir kadın yanından geçip eve girdi. Kendisini getiren adamın eşi miydi acaba? Dışına baksan ne bu ne süs püs dersin ama öyle edepli geçti ki kadın, başı önünde eğik aman kimse bana bakmasın der gibi. Neyse deyip işe koyuldu Derviş. İçme suyu getirilince besmele çekip ilk önce güzelce bir abdest aldı. İçme suyunu hem içmek hemi de ağzını burnunu çalkalamak için istemişti.

Çimentoyu hazırladıktan sonra briketleri saydı, ölçtü biçti ve her briketi besmele ile üst üste koyarak duvarı örmeye başladı. Öğle vakti girince çimento kağıtlarını yere serdi. İlerde gördüğü camiye bakıp kıblesini tayin etti ve namaza durdu. Nedense namazını kılarken birkaç kişinin kendisini izlediğini hissetti. Namaz bitip toparlandığında da yoldan geçen birkaç kişinin kendisine biraz istihza ile baktığını gördü. ‘Neyse’ diyerek besmele ile işe girişti ve besmele ile tek tek briketleri koyarak duvarı örmeye devam etti.

İlk başta bugün bitirebileceğini düşünmüştü ama galiba bu iş yarına da kalacaktı. Önemli değil çalışırız diye düşünürken birden karşısına şişman, iri göğüslerini yarısına kadar açmış, ağzında çiğnediği sakızıyla enva-i türlü inciği boncuğu orasına burasına takıştırmış bir kadın çıkıverdi. Üstünde omuzlarına kadar açık kırmızı bir penye altında ise siyah sözde dar bir tayt vardı. Derviş elinde olmadan irkildi. Kadın değil kadın azmanıydı hafazanallah. ‘Ulan bunu kantara vursalar otuz ton çeker, bismilllah, neuzubillah’ diyerek içi titredi. Kadın elinde ki yemek tepsisini uzatırken Derviş’e ayağı tökezler gibi oldu ama Allahtan düşmedi ve tepsinin kenarında ki çayda ziyan olmadı. Derviş, yanlışlıkla üstüme düşse beni kazıyarak buradan çıkartırlar valla diye düşündü. Yemeği alırken kadının yüzüne bakmadan ‘Sağol bacım’ diyebildi. ‘Bi şey değil yakışıklı. Maşallah tek başına yapıyosun he? Güçlü kuvvetlisin yani..Ayy şuna bak pekte utangaç.’ Birden evin kapısı açıldı ve kendisini buraya getiren adam kadına bağırdı.

-Napıyon lan orda! Ustayı rahat bırak adam işine baksın!

-İyi be iki laflıyalım dedik. Köle mi aldın sanki.Hıh.

Şişman kadın sallana sallana, saçlarını da yana atarak ‘Var mı dünya da benden daha güzeli’ havasında eve doğru gitti. Galiba evde kalmış bu diye düşündü Derviş. Yazık diye acıdı kadına, münasip bir kısmetini hanım hanımcık beklese ya. Neydi o gündüz eve gelen açık saçık da olsa şu vapurda gördüğü başörtülü kızlardan daha da edepli daha hanım hanımcık, başı önünde eve giren kadın. Biraz ondan edep terbiye öğrenmeliydiler.

Yemeğini bitirip tam ayağa kalkarken gençten iki çocuk yanına çekinerek gelip durdular;

-Abi Sisi varmış buralarda. Adres bu evi gösteriyor ama?
-Kim?

Gençler birbirine baktıktan sonra bir daha sordular;

-Sisi?

-Ben yeniyim burada, şu duvarı örüyom.

‘Tamam abi’ diyerek uzaklaştılar.

Derviş yaptığı harcın yeterince dinlendiğine kanaat getirdikten sonra üçüncü sırayı yapayım dedi. Fakat çimento kalitesizdi sanki. En iyisi harcı vurmadan önce süngerle briketi ıslatayım harç daha iyi tutar diye düşündü. Evden isteyeyim diye eve gidip kapıyı çaldı.

-Selamü

Deyince dili tutuluverdi Derviş’in. O sabah gördüğü hanım hanımcık kadın üstünde gecelik gibi yarı çıplak vaziyette koridorda telefonla konuşuyordu.Kapıyı açan adamdı ama adam kapıyı açtıktan sonra içeri gözükmesin diye kapıyı aralık tutsa da açılırken birkaç saniyeliğine de olsa görmüştü kadının o halini ve gözü arkada öyle kalakalmıştı.

-Söyle.

-Ee… şey

Birden içerden bir ses duydu ‘Sisi! Seni arıyorlar’. Sisi’nin evi burasıymış demek ki diye düşündü ve birden iyilik etmek için lafı değiştirdi;

-İki genç Sisi diye birini sordular da ?

-Boş ver onları. Onu mu söylicektin?

-Yok hani ben uzak memleketten gelirler misafirseler?

-Yav boş ver sen o hergeleleri.

-Ha tamam. Şey varmı sünger. Harcı daha iyi tutturmak için lazım.

-Bakim getiririm.

Adam kapıyı kapattı. Derviş bu ne biçim aile diye söylenerek işinin başına döndü.

Adam biraz sonra elinde süngerle geldi. Süngeri Derviş’e verdikten sonra bir sigara yaktı. Yere çömelip hiçbir şey söylemeden Derviş’i izlemeye başladı. Bir saat kadar geçtikten sonra da kalkıp gitti. Bu adam normal değil diye düşündü Derviş gerçi kadınlarında normal olduğu söylenemezdi ama insan bu kadar durur da bir şey konuşmaz mı? Kendisi muhabbet olsun diye bir iki şey soracak oldu adam dönüp cevap bile vermedi. En iyisi şu işi çarçabuk bitirimde kurtulayım şuradan diye daha bir gayretle işe asıldı.

Gün batmaya doğru meyletmişti. Güneş sararıp solmuş tepelerin arkasından kaybolmuştu. Derviş kan ter içinde çalışırken arkasından tanıdık bir ses duydu ama çıkartamadı sesin sahibini.

-Vay hoca!

Belini doğrulttu ve arkasına baktı. Dört beş metre ileriden kendine seslenen adamı, alnındaki teri silip gözlerini kısarak bakınca tanıdı. Bu kendisini İstanbul’a getiren kamyon şoförüydü. Sigarasını yeni yakmıştı ve paketini cebine koyarken Derviş’e doğru geliyordu.

-Hoca ayıp oluyo valla. Bina zina meselesi deyip durdun yolda, sen ne yapıyon burada ?
Derviş şaşırmıştı. Afallamış biçimde sordu;

-Ne oldu ki? Hayırdır.

-Hayır ya sevgili hocam, ellere verirsiniz talkımı kendiniz yutarsınız salkımı. Bak Allah aşkına doğru söyle beni görünce yoksa hani hemen malaya küreğe mi sarıldın? He?

-Nasıl yav? Ne diyosun sen bismillah.

-Hadi hadi yeme beni.

-Allah Allah fesubhanallah.

-Hoca sen burada ne geziyon?

-Ne mi? Duvar örüyom. Evin duvarını.

-Yaa ev ama ne evi, sakın bilmiyom deme. Bak bizde de iki göz bir beyin var.

-Ne eviymiş ki?

-Hoca, hoca yeme bizi. Arkada gördüğün ev var ya, Suzan’ın evi. Anlarsın ya? Anlamadın mı hala.

Derviş inanamadı kamyoncunun söylediğine. Sonra bir film şeridi gibi gözünün önüne geldi her şey. Yok usta kaçmış ta.. kendisine özellikle namaz kılarken garip garip bakanlar…adamların tipi… kadınlar… sonra o yanından geçip eve giren süslü kadının hali…

Kamyoncu anlamıştı Derviş’in yıkıldığını.

-Bu sıcak havada soğuk duş he? İyi gelir iyi.

Derviş ne yapacağını şaşırmış bir halde haykırarak ağlamak istedi. Bu ne zorlu, bu ne belalı bir yolculuktu. Olduğu yere oturakaldı.

-Sen şaka mı yapıyosun yoksa doğru mu?..

-Ne şakası ya git sor. Hem sana bi hoş geldin derler. Muamele çok güzel içeride.

‘Sormak mı’ Ne soracaktı ki, ‘Pardon burası umumhane mi diyecekti. Tövbe estagfirullah çekti içinden ve birden sinirlendi. Şu adamın yanına gitsem dedi.O pislik yuvasına girmek mi? Kalktı ve hemen elini yüzünü yıkadı ve ceketini giydi.

Kamyoncu kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Yaptığı duvarı ayağıyla vurup yıkmak geldi içinden. Hayatının en büyük şoklarından birisini yaşıyordu. Gözü karardı midesi bulandı. Yıkılmamalıydı, düşmemeliydi. O bilmeden gelmişti buraya ama bir Müslüman birazcık ta uyanık olmalıydı değil mi? Bu durumu kime anlatmalıydı şimdi ? Nasıl bir tövbe istiğfar etmeliydi. Şeyhinin eteğine sarılıp nasıl nedamet getirmeliydi. Şeyhi ne derdi ve her şeyden ötesi rabbulalemin. Gördüğü rüyamı anlatsın yaşadığı bu rezaleti mi? Şeyhi boşuna kabul etmiyordu kendisini zaten. Başını her iki yana sallayarak kendi kendine söylendi.

-Cahil, aptal.

Kamyoncu hala dalgasındaydı.

-Geçmiş olsun hoca. Olur böyle şeyler. Üzülme.

Üzülüyordu, üzülmemek elindemiydi? ‘Kendi ellerimizle neler yapıyoruz Allahım, biz’ dedi ve bir an önce memleketine dönmeye karar verdi. Kamyoncuyla göz göze geldi.

-Var mı Aksaray’a yükün?

-Bakarız.

-Haber ver bana. Benim yolculuk bitti çünkü.

SON

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 6

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız