İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-1

“Saltanat sahibi olmak hüner değil, Allah’ın rızâsını kazanmaktır hüner!”
M. Zahid KOTKU Rh.A

‘Seyrü sülukta ikinci mertebe’ demişlerdi ona ‘sefere çıkmaktır ki bu sayede ayat-ı kainatı müşahede et ve hayatın bin bir cilvesini gör. Sinema perdesinde ahval nasıl tazelenir ve zevk verir insan sen de öyle müşahede et’. Müride durmak yakışmaz ne bekliyorsun demişti arkadaşları.

Bu emri rüyasında şeyhinin söylemesini tercih ederdi. Beş-altı yıl önce İstanbul’a, müritlerinin ısrarı üzerine giden o çok özlediği Şeyhinin. Onun yanına gideyim bari öyleyse diye düşündü madem ki yolculuk emredildi. Serzakir’in dediğine göre güzel bir yer kiralamışlardı Fatih’te. Fatih camisine yakın. O civarda çoğu ticaretle uğraşan Siirtli müritleri vardı herhalde onlar tutmuşlardı. Gerçi adını hatırlamadığı bir yerde müritleri daha çokmuş ama galiba orası biraz sapaymış ve İstanbul’un kenarında sayıldığı için ziyaretçilere eziyet olmasın diye merkezi bir yerde, Fatih’te bir ev tutmuşlardı. Çavuş Hacı Bekir (O da serzakirin bir alt rütbesi sayılırdı zikri yönetene çavuş derlerdi kendi aralarında) ‘var git yanına halka-yı zikre katıl molla dedi, var git’.

Şeyhi kendisini severdi. Severdi çünkü ilmini takdir ederdi. Hiç unutmuyordu Ocak ayının soğuk bir kış gecesinde ‘Sen bizim gibi sadece kalb ayağıyla uçmuyorsun maşallah ulum-u evvelin velahirine de muttalisin, Arapçan iyi tefsire de meraklısın’ demişti. Şeyhinin o iltifatı nasılda mutlu etmişti kendini. ‘Himmetinizle dervişlik payesinden başka gayemiz yoktur’ demişti şeyhine. Şeyhi de ‘Ne şeyhlik, ne dervişlik asıl gaye Allahın rızasını kazanmaktır, dervişlik de boş, şeyhlik de boş, mühim olan iyi bir kul olabilmek’ demişti.

Derviş aldığı emir üzerine yol hazırlığına başlayayım diye düşündü. ‘İlk önce anneden helallik sonra dergâh’ dedi. Orta boylu, hafif kilolu, değirmi bir yüze sahip ve yüzü gibi değirmi bir sakalı vardı Derviş’in. Askerden sonra hiç jilet vurmamıştı sakalına. Yaz kış üzerinden çıkartmadığı sırayla giydiği iki tane ceketi vardı. Biri yeşil diğeri siyah. Ailesi fakirdi. Medreseye devam ederken yardım olsun diye yazları inşaat işlerinde çalışırdı. Medresede okuduğu için resmi bir eğitim alamamıştı. Fakat evin ihtiyaçları çoğalıp gel artık yardım et bize denilince Molla Cami’den sonra okumayı bırakıp eve dönmüştü. Bu yüzden geçimini, yazları inşaat işlerinde çalışırken öğrendiği duvar ustalığından kazanıyordu.

Girdiği tarikatta da elinin emeğiyle geçinme, memuriyet ve devlet işinden elinden geldiğince uzak durma gibi bir özellik vardı. Memurlardan ihvanlar olsa da durum buydu. Tam anlamamıştı ve şeyhine de açıkçası sormaya cesaret edememişti ama nasıl olsa kendisi devlet işinde çalışmıyordu. Evlenememişti gerçi sabit bir iş hayatına sahip olamadığı için çünkü inşaat işi bugün var yarın yoktu. Kaderi böyleydi ve her şeye razıydı. ‘Zenginlikse’ diyordu bir büyüğün duasında dediği gibi ‘Ya Rab bizi sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir, fakirlikse bizi senden uzak durma, senden istiğna etme fakirliğine düşürme’ Maddiyat dediğin nedir ki fakir ve zengin nicesi mezarda yan yana yatıyordu. Tarikata girip efendi hazretlerine bağlanınca bir huzur kazanmıştı. Şeyhine bunu belirtince ‘Biz sadece vesileyiz’ diyordu.

Derviş’in yaşadığı yer bir bozkır şehriydi daha doğrusu bir bozkır şehrine bitişmiş bir kasaba. Ne tam mamur ne tam yıkık. Kenarına kadar sokulmuş tarlalarıyla ne tam köylü ne de şehirli. Adı şehirdi. Betonarme binalar şehre asıl gri rengini veren bir yerdi. İnsanın ruhunu yakıp kavuran, huzursuzluğun her türlüsünü insana telkin eden tipik cumhuriyet dönemi şehriydi. Eski şehirden izler vardı ve insanların daralan ruhlarına taze bir nefes veren bu eski yapılar, köprüsünden tutun hanlarına camilerine kadar adeta bu betonarme çölde birer vahaydı. Eskiler rahatı ve insanlığı düşünmüş, yenilerse daha çok para kazandıracak hesaplarla on metrekare bir yere on daire yerleştirmeyi. Öyle olunca mutsuz insanlar mutsuz mekanlar cehennemi oluvermişti burası. Şeyhi de olmasa çekilecek yer değildi ? Ama şimdi o da yoktu ve zengin müritleri alıp uçurmuşlardı onu taa İstanbul’a. ‘Güzel olan her şey İstanbul’a mı gidiyor, nedir?’ diye söylendi. Sonra kendi kendine gülümsedi Derviş. ‘E sende gidiyorsun be şaşkın’. Utandı. İçinden yüz istiğfar çekmeye ahdetti bu aymazlığından. Asıl mesleği tevazu olması gerekirken bir müridin, bu kendini beğenmişlikte nereden geliyordu böyle. Büyükler boşuna kendisine ‘Yola çık’ dememişti. ‘Evet, ilk önce yol’ dedi.

Derviş, su tesisatı işiyle uğraşan Serzakir’in dükkânına gitti. Selam verip içeri girdi. Serzakir o içeri girer girmez gülümseyerek ‘Hala yola çıkmadın mı?’ dedi. Şeyhinin yanına İstanbul’a gitmek istediğini söyledi. ‘Çok hayırlı bir yol ve durak seçmişsin’ dedi Serzakir ve sordu;

-İstanbul’a gittin mi hiç?

-Gitmedim.

– Fatih nire diye sorunca herkes bilir İstanbul’da. Türedi bir yer olsa belki zor bulun. Oraya gidince de Fatih camiini köre sorsan o bile gösterir. Ben gittim büyüük bir cami. Tamam inşallah?

-Tamam.İnşaallah.

-Ordan da bulursun biiznillah. Hacı Bünyamin’le vedalaştın mı?

-İnşaallah yarın.

Ertesi gün sabah namazında hatmeye katılmak için erkenden Dergah’a gitti. Burası iki katlı betonarme bir binaydı ve yemekhanesi, yatakhanesi ile beraber büyükte bir mescidi vardı.

Hatme bitip herkes dağılınca edep erkan dairesinde şeyhin halifesi Bünyamin efendiye yanaşıp başı önüne eğik ‘İzninizle yola çıkıyorum’ dedi. Bünyamin efendi ‘İzin Allah’tan. Efendi hazretlerine de çok çok selamlarımızı söyle’ dedi. İzin alınca yüzü Hacı Bünyamin’e dönük geri geri kapıya kadar geldi ve tam kapı ağzında sırtını dönüp çıkıyordu ki arkasından seslendi;

-İstikametini bozma ve beni dinle. Paran var mı?

-Var.

-O parayı karşına ilk çıkan muhtaca ver ve öyle git. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ve sahabesi Medine’ye hicret ederken tüm mallarını geride bırakıp gitmişti. Bize de bu yakışır. Rızkını oraya vardığında ara. Korkma eğer sadık bir müritsen ilahi yardımı göreceksin. Allahın Rezzak olduğuna inanıyorsan bunu birde hakkalyakin anla ve tat, her ne kadar ilimde sen bunları bizden daha iyi biliyorsan da.

İstikametini bozma dediği için geri dönüp dönmemekte tereddüt etti ve sırtı dönük konuştu;

-İnşaallah sultanım.

-Devlet işinde çalışan memur ve işçi taifesi gibi olma.

Anlamamıştı. Tereddütlü duruşundan olsa gerek Bünyamin efendi kısa bir açıklama getirdi.

-Onlar maaş bordrolarına, Allah’a imandan daha çok iman ederler ve ellerindeki banka kartlarına Allah’tan daha çok güvenirler. Biz o taifeden beriyiz. Rızkın onda dokuzunun ticarette ve ziraatte olduğuna inananlardanız. Lailahe illallah’ın içinde La Rezzake İlla Hu’da vardır unutma.

Derviş yutkundu. Bu sözler devlet işinde çalışan bir ademoğlunu cerrahi ameliyat gibi sarsardı. ‘Beli’ deyip çıkıp gitmek düştü ona. Ve derviş yola çıktı.

(DEVAM EDECEK)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-1” için bir yorum

  • 24/03/2010 tarihinde, saat 11:42
    Permalink

    güzel dua:Ya Rab bizi sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir.AMİİN

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 9

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız