İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-8

Sonra yine korku ve sonra yine umut. Dergahtan bir arkadaşın kardeşi vardı onun evine gitmiştik ve orada bir yemek davetinden sonra okunan kitapta bir alimin rüyasından bahsediyorlardı. Uyanmak istedim uyanamadım. Koştum koştum koştum. Çocukluk rüyalarımda beni bastonuyla kovalayan fötr şapkalı, matruş suratlı, asık yüzlü, uzun çeneli ihtiyar peydah oldu birden. Ne istiyordu benden, ne yapmıştım ki ben ona. Çocukluk rüyalarımda beni kovalayan bu huysuz eli sopalı ihtiyarlardan hiç kaçamazdım. Koşardım, koşardım daha doğrusu hızlı koşmaya çalışırdım ama nafile yavaş koşardım o da elinde bastonuyla ağır ağır yaklaşırdı. Bir türlü gerçek hızımda koşamazdım ama şimdi.. şu yaşlarda artık rüyalarım kontrolümdeydi. Hızlanabiliyordum.Sınırlıda olsa öyle yaptım ve o moruğun elinden kurtuldum.
O alim demiştim, onun rüyası. Yine aynı yerdeyiz. Başbakanlar varmış o evde, birde krallar.Hepsi yerde mindere oturmuş. O kitabı okuyan arkadaş hani üniversitede iken evine yemek davetine gittiğimiz ve kırmızı bir kitaptan bize ders yapan o arkadaş saçları beyazlamış halde çıktı. Yüzü gençti, eskisi gibi ama evet, saçları bembeyazdı. Korkmuştum endişeyle izliyordum olan-biteni. Sanki Kuranda bahsedilen ‘ O kıyamet günü çocukların saçları beyazlar’ ayetinin kıyametle ilgili verdiği dehşet havası doldurmuştu kalplerimizi ve bulunduğumuz yeri. “ Peki inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden (kıyamet gününden) kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?” (Müzzemmil suresi,17.ayet)
Herkes çaresiz ve boynu bükük sanki kıyameti bekliyordu. Arkadaş kısa kollu beyaz bir gömlek ama beyazın üstünde hafif mavi damalı desenleri var ve gömleğin cebinde bir tarak. Bıyıklar muntazam ve düzgün kesilmiş. Yandan görüyorum, birde kibar ince bir gözlük takmış. Okumaya başladı kitabı. Ben kamera-göz gibi ayakta olanları izlerken kendimi birden minderde, milletin arasında otururken buluyorum. Herkes gibi bende başım önüme eğilmiş saygıyla okunan kitabı dinliyorum;

“Eski Harb-i Umumî`den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı`nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb-ı Hakk`ın emridir; o Rahîm`dir ve Hakîm`dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ`caz-ı Kur`anı (Kuranın mucizelerini) beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur`an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur`an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur`ana hücum edilecek, i`cazı onun çelik bir zırhı olacak.…”
Birden genç, sarıklı ve cübbeli birisi belirdi kapıda. Şeyh İsmail Maşuki’ydi karşısındaki. Cübbesinin bir tarafında kan izi vardı ama o iz durmuyor mavi, sarı renkler alarak helezonik şekiller çiziyordu. ‘Senin mazlumen öldürüldüğüne inanıyorum ben’ demek geldi içinden ama diyemedi. Sessizce ama mütebessim bir çehre ile bakarken hüzünlü bir iç sesiyle konuştu Şeyh; Senin halin uykudayken rüyasından uyanıp rüyasını halka anlatan adama benziyor.

Birden uyandı. Ne karışık bir rüyaydı bu. Saate baktı, sabah namazının vaktinin çıkmasına az kalmıştı hemen kalkıp abdestini aldı. Rüyasında gördüklerini bir türlü kafasından atamıyordu. Neydi tüm bunlar?

Namazdan sonra Hacı Ubeyd’le kahvaltıya oturdular. Hacı Ubeyd rüya yorumundan anlar mıydı ya da rüyasını anlatması doğru olur muydu? Şeyhime anlatırım inşallah olur biter dedi. Hacı Ubeyd ‘Bizim hanım dua istiyor senden, Derviş’e söyle bize dua etsin dedi. Derviş duydun mu?’ deyince birden kendine geldi. ‘İnşaallah, inşaallah edelim, dualar müşterek’ diyebildi. Kahvaltı bitince helalleşip ayrıldılar.

(Devam edecek)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 0

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız