İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-6

“Her fiil ve eser bir fail ister elbette
Ustası olmayan demir ocağı ne yapsın

Şayet cevher temiz değilse cevher ocağı ne yapsın
Basiretten nasibin yoksa ecdadın şerefi ne yapsın”

Derviş, Sultanahmet camini sora sora buldu. Turistlerin arasından geçerek camiye girdi. İçerisi kalabalıktı. Caminin huzur veren aydınlık bir yüzü vardı. Süslemeleri, gök kubbe gibi ihtişamlı tavanı ne kadar göz alıcıydı. Dev avize sanki bu güzelliği biraz bozuyordu. Minbere doğru ilerledi. Namazını orada kılacaktı. Ak fildişinden yapılmıştı sanki minber. Işıltılar saçıyordu adeta. İşçilik ne mükemmeldi. Kağıt kalem verseler çizemezdi ama ustası yapmıştı işte nakış gibi örerek.

Şeyhiyle görüşememenin verdiği ızdırap yerini bir huzura bırakmıştı. Caminin mihrap tarafında ki pencerelerinden bakınca gözüken denizin mavi suları her zamankinden daha parlak daha bir aydınlıktı sanki. ‘Allahuekber’ diyerek namaza durdu.

Derviş namazını huşu içerisinde kılıp virdini okuduktan sonra camiden çıktı. Güvenlik görevlisine At meydanını sordu. O da buralar işte diye eliyle kavis yapıp geniş bir daireyi gösterdi. ‘Şeyh İsmail Maşuki hazretlerinin ziyaretgahı ve camisi varmış burada, üçler mescidi biliyor musunuz’ diye sorunca güvenlik görevlisi ‘Burada türbe çok, bilemem’ dedi. Derviş özellikle abdest alan sakallı birkaç kişiye sordu. Bilen yoktu.

Caminin bahçesinden çıktı. Türk-İslam Eserleri Müzesi yazan binaya doğru yürümeye başladı. Birde oraya bakayım hatta Şeyh Maşuki’nin türbesini oraya da sorarım diyerek yolun kenarına geldi. Kamyonlar yolu kapatmıştı. İleri gidip soldan dönüyorlardı. Merak bu ya ne taşıdıklarını sormak geldi içinden, belli ki inşaat işi vardı burada. İleride kamyonun döndüğü yere geldi. İlerleyince bir yıkımın olduğunu gördü. Belediye greyderleri çalışıyordu. Yıkım ekibinden birisine yanaşıp sordu;

-Hayırdır kardeş inşaat mı yapılacak buraya?

-Yok.

-Nedir bu?

-Kaçak yapı vardı burada , tarihi eserin üstüne yapılmış

-Tarihi eser?

-Evet, Üçler Mescidi’nin üstüne yapılmış onu yıkıyoruz.

-Üçler mescidi?…bu…bu…bura..da..mıydı?

-Buradaydı.

Derviş şaşkın bakakalmıştı. Demek tarikatların da ki silsile de en trajik ölüme sahip olan Şeyh Oğlan İsmail Maşuki hazretlerinin ziyaretgahı ve mescidi buradaydı. Aradığı yer burasıydı he? İlahi lütuftan, tevafuktan başka bir şey değildi bu. Ve üzerine kaçak bina yapılmıştı demek. Gavur ölüsüne bile hürmet gösterilen bu memlekette bir şeyhin başına gelen…İnsanlar ne kadar canavarlaşmıştı.

Çenesi titredi ilk önce ağlamamak için kendini zor tuttu. Başını geri çevirdi kimse görmesin diye. Sırtını kalabalığa dönüp en tenha yere doğru hareketlendi. Şeyh İsmail Maşuki’yle ilgili o kadar çok şey duymuş ve okumuştu ki. Özellikle genç yaşta idamı çok üzüyordu insanı.

Kanuni Sultan Süleyman Irakeyn Seferi dönüşünde Aksaray’a Pir Ali’yi ziyaret için uğradığında, oğlu İsmail’i alıp İstanbul’a götürmek istediğini söyler. Oğlunun akıbetini mana aleminde gören şeyh Pir Ali kadere boyun eğerek İsmail’in gitmesine izin verir. Hatta babasının şeyhi Bünyamin-i Ayaşi’nin, İsmail’in asıl adı Derviş Kemal olduğu halde devletin hışmına kurban gideceğini bildiği için Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in ismini verdiği söylenir. Sohbetlerde nadiren de olsa öyle herkese değil ama Haslar Dairesi’nde kabul edilenlere anlatılırdı bunlar.

Bir gün şeyhi de anlatmıştı Şeyh İsmail’in akıbetini ve o gün çok ağlamışlardı. Sonra ki gün merak edip kitaba baktığında bir de takvime bakınca İsmail Maşuki’nin idam edildiği günün seneyi devriyesinin o gün olduğunu anlamıştı. Kitaplarda da yazıyordu tüm bu olanlar. İstanbul’a gelip irşad faaliyetlerini sürdüren, Ayasofya ve Bayezid camilerinde verdiği vaazlarla halkın gönlüne taht kuran bu genç kutbun aleyhinde sözler ortalıkta dolaşmaya başlayınca padişah Aksaray’a dönmesini tavsiye eder. Şeyh İsmail Maşuki öleceğini bile bile dönmez. Kitap da yazdığı gibi ‘Akıbet cismimiz gark-ı hun olacakdır…Emr-i Hak be-her al zuhur eder’ der. Bu ne büyük bir teslimiyettir ya rabbi diye içi titredi Derviş’in. Sonra şeyhinin göz yaşları içinde anlattığı mahkeme ve idam safahatları…

İsmail Maşuki mahkemeye çağrılır ve kendisine isnad edilen sözler sorulur. Lehinde ve aleyhinde ki şahitler dinlenir. Savunmasını yapar. Mahkeme uzar da uzar. En sonunda idam. On iki müridiyle beraber boynu, bu yerde, At meydanında vurulur ve kesilen başı ile cesedi denize atılır ama Allah dostu bunlar öyle çabuk kaybolur mu?

Rivayet odur ki idamından üç gün sonra Rumeli Hisarı önünde, bugünkü Bebek semtine yakın bir yerde cesedi sahile vurur ve müridlerinin gördüğü rüya üzerine oraya defnedilir. Bundan bir gün sonra da kesik başı deniz üstünde görülür ve o da aynı yere gömülür. Fakat bu mezar değil de başının kesildiği yerdeki çeşmenin yerinde bir mescid ve ziyaretgah yapılır hatırasına.

Yine denir ki Kanuni Sultan Süleyman Topkapı Sarayı’nda dinlenmek için denize nazır bir yerde otururken denizden çıkan İsmail Maşuki ve müridlerinin semaya başlayıp ‘Ne yaptık biz size de bizi öldürdünüz? Suçumuz neydi ey padişahımız? ‘ dedikleri ve bunun üzerine padişahın da çok ağladığı söylenir.

Nefesini tutup burnundan derin derin soludu Derviş. Bir Fatiha ve üç İhlas değil bir Yasin okumalıydı şimdi. Ziyaretgâhında okuması şart değildi, cennet her yere aynı mesafedeydi nasıl olsa.

(Devam edecek)

İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-7 İÇİN TIKLAYINIZ

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 1

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız