İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-5

“Sesini duyup cevap veren yoksa şikayet ne yapsın
Yerine ulaşmayan beyhude feryat ne yapsın

Kaderde Şirine ulaşmak yoksa
Ferhat pazusuyla Rüstem gücü ne yapsın”

Fatih camisini buldu. Elinde Çavuş Bekir’den aldığı adreste. ‘Mişmişci dükkanı, Hacı Ubeyd, No:8. Siirt Pazarı, Fatih caminin altında, Fatih belediyesi yakınlarında’ yazıyordu.

Yoldayken akşam ezanı okunmuştu. Adrese bakayım sonra namazı kılarım dedi. Fatih caminin etrafını şöyle bir tur attı. Fatih’in kurdurduğu Sahn medreselerine baktı. Bir de zamanımızın devasa üniversite binalarını düşündü. ‘Fatih Sultan Mehmed’ demişti Serzakir, ‘kendi yaptırdığı medreseye öyle elini kolunu sallayarak girememiş ders almak isteyince ilk önce hocaları imtihan etmişlerde öyle talebeliğe kabul edilmiş.’ dediği yer burasıydı demek ki.

Derviş adresi aramaya sürdürdü. Caminin etrafındaki dükkânlara adresi sorduğunda hepsi aynı yeri tarif ediyordu. Siirt pazarını buldu. Semt pazarı gibiydi. Pazar yerinde aradığı adresi de hemen buldu. “Selamüleyküm” diyerek “Mişmiş Kuruyemiş-Bakliyat-Market” yazan dükkana girdi.

-Ve aleykümselam.

-Ben Aksaray’dan Yenidivan’dan geldim. Adım Rıza. Bekir çavuşun selamı var size.

-Oo hoş gelmişsen gardaş. Haberim var. Bekir çavuşla konuştuk o bana söyledi. Maşallah çabuk gelmişsen. Uçarak mı geldin yoksa?

-Yok estağfirullah.

-Senin bir karnını doyuralım ilk önce.

-Yok ben aç değilim. Ee şey namaz kılacam da?

-Akşamı mı?

-Evet.

Dükkan sahibi Hacı Ubeyd, masada oturmuş bilgisayara bakan, bıyıkları yeni terlemeye başlamış çocuğu azarlar gibi konuştu;

-Galk lan. Abin namaz gılsın. Ne halt karıştırıyon o merette.

Dervişe döndü ve eliyle bilgisayarı göstererek konuşmasına devam etti;
-Gontur müdür nedir onu satıyomuşuz ben anlamıyom ya illa olmalıymış bu bilgisayar. Aldırdılar bana sabah akşam oyun oynuyolar ne bilim işte…Arada birkaç müşteri gelip telefon gonuşmasıdır, kontürdür filan deyince işe yarıyor. Yavv ben okuma yazmayı zor öğrendim bi de bu yaştan sonra cep telefonudur, bilgisayardır kalbimize indirecekler . Gavurun hangi icadından bize hayır gelmiş ki?

Derviş sadece gülümsedi. ‘Cahillik zordur bilirim’ dedi içinden. Ve bu tür işlere muhtaç olmadığına sevindi. Amele pazarı varmıydı bu yakınlarda acaba? Dur bakalım Hacı Ubeyd bilirdi. Sonra birden tövbe estagfirullah çekti, nedamet getirdi Derviş. O buraya şeyhini görmeye gelmişti ne çabuk dünya gailesi düşmüştü kalbine.

-Efendi hazretlerini bu akşam görebilir miyiz?

-Zor.

Derviş İstanbul’a geleli iki gün olmuştu ve hala şeyhini görmek için bekliyordu. Hacı Ubeyd evinde misafir ediyordu ama artık sıkılmaya başlamıştı. Böyle el ağzına bakmakla dilenci gibi oturmakla olmuyor dedi. Hem şeyhi kendisini niçin görmek istemiyordu? Hasta mıydı, rahatsız mıydı yoksa bir kusur mu etmişti de bilmeden, onu mu düzeltmesi gerekiyordu? Acaba Hacı Ubeyd şeyhe ayıp olmasın, rahatsız etmeyelim şimdi diye kendisini mi oyalıyordu? Kararını verdi. Bugün gidip kapısında bekleyecekti. Düşüncesini de Hacı Ubeyd’e açtı, o da sen bilirsin dedi. Yanına dükkândaki genci verdi.

Gençle yol boyunca hiçbir şey konuşmadılar çünkü genç elindeki cep telefonuyla habire bir şeyler yapmaktan başını kaldırıp etrafına bile doğru düzgün bakmıyordu.

Derviş alnındaki teri sildi. Hava çok sıcaktı. Çocuk ‘burası’ dedikten sonra dükkana döndü. Griye boyanmış yüksek demir kapılı eve baktı. İki katlı ahşap bir binaydı burası. Biraz içeri doğru yapıldığı için önünde bir boşluk vardı ve bu boşluğu avlu gibi kullanmak için hemen kaldırımdan başlayan demirden bu yüksek kapıları yapmışlardı belli ki. Yandaki apartmanlar ise yola sıfır yapılmıştı. Şeyhinin hem evi hem dergahı olan bu yer sağındaki ve solundaki apartmanlardan dolayı sanki büzülüp kendini biraz geriye çekmişti. Yeşil asmalar sarkıyordu demir kapının üstünden. Aksarayda ki dergâhı bunun yanında virane gibi kalır diye gülümsedi. Kapının kenarındaki zili birkaç defa çalıp beklemeye başladı.. Diyafondan ‘Kim o?’sesini duyunca ne diyeceğini şaşırdı.

-E.. şey..ben Aksaray’dan geldim. Efendi hazretlerini görmeye.

-Hangi Aksaray?

-Aksaray? Konyaya yakın olan Aksaray. Ben Rı

-Kardeş misafir alamıyoruz şimdi. Siz Cuma günü gelin.

‘Cuma mı?’ diye düşündü Derviş. Cuma’ya daha iki gün vardı. Siyah bir Mercedes önünde ve arkasında iki jeeple evin önünde gelip durdu. Jeeplerden inen siyah gözlüklü ve siyah takım elbiseli adamlar Mercedes’ten inen adamın etrafını çevirdiler. Derviş’e açılmayan kapı birden otomatik olarak açılmaya başladı. Derviş bu kalabalığın altında kalmayayım diye kendini yana çekti ama korumalardan birisi yine de kendisini hafifçe itti. Arabadan inen adamın siması yabancı değildi, tanıyacaktı ama bir türlü çıkartamadı. Siyasi dese değildi iş adamı dese belki. Demir kapı sonuna kadar açılınca tanıdık bir ses ‘Hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz’ dedi. Sesin sahibiyle göz göze geldiler. Bu Musa’ydı. Sermetgilin Musa. Dergâhın çaycısı. Ama kılık kıyafetine bakınca o garibanlığından eser kalmamıştı. Derviş tam gülümseyip Musa’ya doğru hareket edecekti ki Musa gözleriyle ve yarım yamalak bir el hareketiyle ‘git, git’ işareti yaptı. ‘Git mi?’ .

Şakalaştıkları, güreş tuttukları o can ciğer sarması olduğu Musa gelme diyordu. Derviş tereddüt edip kendini biraz daha geriye çekince Musa gözlerini kapayarak ‘Tamam, aferin sana, sonra görüşürüz’ anlamında bir baş işareti daha yaptı. Demir kapı kendi kendine kapanmaya başladı. Birkaç koruma ile dışarıda kaldı.

Demir kapı tamamen kapanınca ne yapacağını şaşırdı. Merak etmişti şu korumalara kim bu adam diye sorsa cevap alabilir miydi? Mahkeme duvarı gibi suratları vardı. Hani kazara insanın boğazına bir gıcık gelse de bunların yanında ‘Höh’ diye boğazını temizlemeye çalışsan herhalde halden anlamayıp sille tokat girerlerdi. İçeri giren o adam kimdi acaba belli ki mühim birisi. El almaya gelmiştir ya da mühim bir adam ya şeyhimle istişare etmeye gelmiştir diye düşündü. Doğru ya belki memleketi ilgilendiren bir konu üzerinde konuşacaklardı.

Aslında Musa’ya çok kızmıştı ilk önce ne o göz işareti, it kovar gibi kapıdan… sonra… doğru ya…Bu kadar mühim bir şey varsa ne diye meşgul etsin ki. Hem demek duafondan konuşan da oydu. Cuma gel demişti o da Cuma günü gelirdi. Zaten son anda ki baş hareketi de ‘Aferin, halden anla, biz görüştürmez miyiz seni Şeyhimizle ama görüyorsun mühim bir görüşme ve önemli bir ziyaret var ’ gibiydi. Acaba öyle miydi? Şöyle bir yutkundu.

Beklemeye gerek yok dedi. Mışmış dükkanına gelen bir usta Gebze taraflarında iş olduğunu söylemişti. Adresi de yazıp vermişti. ‘Dostlar Kıraathanesi’ydi kahvehanenin adı. Oraya gelir usta amele alıp giderler demişti. Fakat en iyisimi vakti varken şu Sultanahmet Camini ve o çok merak ettiği At Meydanını görmeye gitmeliydi.

(Devam edecek)

İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-6  İÇİN TIKLAYINIZ

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 2

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız