Download Instagram Photos

İSTANBUL’DA BİR DERVİŞ-3

İstanbul’a kadar mecburi bir şey olmadıkça şoförle konuşmadı Derviş. Şoförde inadına Derviş’i kızdırmak için yaptığı alemlerden bahsetti. İstanbul levhasını görünce Derviş derin bir oh çekti.

-Nereye gideceksin?

-Fatih’e.

-İstersen oraya kadar gönderim seni? Halin ordan oraya giden olur.

-Yok sağol ben kendim giderim. Şu yükü bir boşaltalım.

-Biliyonmu orayı?

-Yoo. Tam değil.

-Bak orası karşıda. Zor bulun

-Olsun.

-Olsun? E peki sen bilin. Kırk yılın başı bir insanlığımız tuttu onu da sen yaptırmadın. Ne deyim?

Derviş sebze halinde kamyonun boşaltılmasına yardım edip işi bittikten sonra tam ayrılacaktı ki şoför’ün zorlamasıyla bir kamyonete bindirilip Üsküdar’a yollandı. Anlaşmalarında para yoktu ama kamyoncu zorla cebine para koyup ‘Oradan karşıya geçersin. Hadi eyvallah diyerek’ Derviş’i yolladı. ‘Kötü bir adam değil bu şoför’ diye düşündü derviş. ‘Ama ya ben onun yerinde olsaydım vay halime’ dedi.

-Üsküdar’a ne kadar zamanda varırız?

-Bir saatte. Noldu?

-Vakit geçmesin diye.

-Haa. Namaz.

‘Ya namaz ‘diye içlendi Derviş ‘Namaz’. Şöyle bir baktı yol kenarındaki insanlara, büyüklü küçüklü binalara ve adeta insanı boğmak için sel gibi akan arabalara.

‘Rabbulalemin yaratmış yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan ve kudretullah nasıl da yürütüyor hepsini. Peki ya şükür var mı bu insanlar da?’

Yaz mevsiminin de verdiği rehavetle rahat giyinmiş kadınlar ve kızlar dikkatini çekti dervişin. Yollar caddeler bakılacak gibi değildi.

‘Açıklık saçıklık her yeri istila etmiş, Allah gençlere sabır versin’ diye dua etti.

Şoför kendisini Üsküdar’da İskele’de bıraktı. Arabadan inerken derviş sordu;

-Kardeş buralarda amele pazarı nerdedir?

Şoför gülümsedi,

-Valla bilmiyom abi.

Ve araba gidince İstanbul’un ortasında, bir cami avlusuna bırakılmış çocuk gibi kalakaldı Derviş. Kulağında martı sesleri ve yakınında duran otobüsten peş peşe gelen bip bip sesleri. Vapur sesi aradı kulağı, yoktu. Şöyle bir boğaza baktı ‘Maşaallah’ dedi. ‘Ne güzelsin be İstanbul’ Sonra başını geri çevirip Üsküdar’a doğru baktı.‘Üsküdar he, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin yeri’ dedikten sonra yolun kenarındaki devasa çeşmeye doğru yöneldi.

Şoförün yedirdiği yemek yağlıydı ve yakıp kavurmaya başlamıştı içini. Çeşmenin yanına varınca şaşırdı Derviş. Su akmıyordu koskoca çeşmeden. ‘Günahkârlar buralarında suyunu kurutmuş, şu koskoca çeşmeye bak bin maşallah bizim evden de büyük ne diye suyu akmaz. Ecdad bunu ne diye yapmış. Hey gidi hey, şuna bak kale kapısı gibi.’

Derviş biraz canı sıkılmış bir halde merdivenle çıkılan büyük camiye doğru baktı. ‘Camiye çıkayım herhalde en azından abdest içinde olsa su vardır’ dedi ve camiye çıktı. Yeşile boyanmış demirlerle çevriliydi caminin etrafı. Şadırvana doğru yürürken caminin girişine ve duvarlarına şöyle bir baktı. Ne de olsa mesleği duvarcılıktı. ‘Fena sayılmaz’ dedi. Kimbilir hangi ustalar yapmıştı bu camiyi. Abdestsiz taş koymamışlardır herhalde diye düşündü. Hani rahmetli ustası anlatırdı kendisine; İstanbul’da bir cami yapılırken ustası bakmış amelenin teki bir taşı getirip getirip geri götürüyor yani işten kaytarıyormuş o da Mimar’ a şikayet edince Mimar sormuş ‘Niye çalışmıyorsun?’ diye amele de ‘Şey efendim ben kirliyim de, gusül almam lazım. Böyleyken bu camiye taş koymak istemedim’ demiş. Hatta mimar bunun üzerine oraya bir hamam yaptırmış. Rahmetli ustam da ‘bak ondan sonra büyük camilerin yanına hamam yapmak ta adet olmuştur’ diye söylerdi kendisine. Duvarlarına bir daha baktı. Caminin taşları kararmıştı. İskeleye ve caminin hemen altında ki yoldan akan insan seline baktı. Bu günah seline caminin duvarı mı dayanır diye düşündü.

‘Neyse’ diye bir iç çekti ‘bırak sen başkalarını da kendine bak, ne demişler; Yolda gördüğün herkesi kendinden daha üstün bil’. Caminin geniş ve büyük bir şadırvanı vardı. Abdestini aldı ve içeri girip namazını kıldı.

Lahuti bir hava vardı içerde. Kimbilir ne cihan padişahları gelip namaz kılmıştı burada. Peki şu ahşap kapıyı şu pencere pervazını kimbilir hangi el, hangi usta yaptı? Şu an nerede yatıyorlardı Allah bilir.

Tesbihatını ve evradını bir köşede sessizce okumaya başladı derviş. Cami kalabalık değildi. Vakit değil herhalde ondan sakin diye düşündü. Biraz karanlık gibi geldi caminin içi. Virdlerini tamamladıktan sonra camiden çıktı.

Cami kapısının yanında ki levhaya baktı. Caminin yapım tarihinden bahsediyordu levha. Mihrimah Sultan Camii diyordu, mimarının Mimar Sinan yaptıranın Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan olduğunu yazıyordu. ‘Vay mübareke’ dedi.

Genç bir kızla oğlan, ellerinde kâğıtlarla levhaya yaklaştılar. Derviş onlara yer vermek için kendisini biraz geriye çekti Kız elindeki kağıda bakıp bir şeyler söylüyordu .İlginç şeylerdi ve ister istemez kulak kesildi Derviş.

Kız tatlı bir heyecanla yanındaki oğlana elindeki kağıda da ara sıra bakarak bir şeyler anlatıyordu; ‘Bak internette ne diyor. Bu camiden Edirnekapıda ki Mihrimah camine haritada düz bir hat çizersen burada dolunay doğduğunda batıda güneş Mihrimah camiinden batıyomuş.Zaten mihrimah’ın anlamı da güneş ve ay’mış.

-Güzelim internete pek güvenme. Sallayan çok orada.

-Prof. Rupert bilmem neyin İstanbul Çeşitlemeleri adlı kitabından almışlar ne sallaması!

Dervişe doğru baktı her ikisi de sanki onları dinlediğini anlamışlardı. Derviş biraz utandı ve şadırvana doğru gitti. Kızın söyledikleri doğru muydu acaba?

Şadırvandan birkaç avuç su içtikten sonra doğruldu. Şöyle bir dönüp boğaza baktı ve burnundan derin bir nefes alıp verdikten sonra;‘İslambol musun İsyanbol musun görecez be İstanbul’ dedi.

(DEVAM EDECEK)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız