İMAN VE İZAHAT

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın adıyla..

Günümüzde iman işinde en öne çıkan mesele izahat meselesi olarak gözükmekte. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle antipropaganda tabii ki. Belli bir kesim işi gücü bırakmış “zor sorular” hazırlama peşinde. Çünkü dindışı hayat yaygınlaşmış, bazıları alışmış, dinin belirlediği bir yaşam istemiyor. O yüzden de dinin gerçekliği konusunda şüpheye düşürecek sorular, yorumlar, izahatlar geliştirmeye çalışıyorlar. Sadece çağımız şunu istiyor, çağımız bunu istiyor demekle de olmuyor -nihayetinde çağımız “demokrasi” de istiyor- bir şeyler de söylenmeli “hak, doğru” adına.

Öte yandan ise bazıları en hafif tabiriyle bir savunma mekanizması olarak eleştirilen herşeyi “dinde öyle bir şey yok ki” noktasına getirme peşinde. Dini “batı aklı”nın reddetmediği bir noktaya getirme derdindeler. Lakin bunu kim istiyor, batı mı din mi? diye sormak lazım. Çünkü bu işin sonu İslam=deizm olacak neredeyse.

Bu kişiler, gelenekteki bir takım aşırılıkları gündeme getirerek, onu çok çok aşan sonuçlar çıkarıyorlar. Mesela şeyhlerden medet umulduğunu dile getiriyorlar, sonra ise Peygamberi adeta bir Aristo, Sokrat olarak göstermeye çalışıyorlar. Hiç mucizesi yoktu vs. Peki nasıl inandı ona insanlar?! Ya da gelenek tamamen uydurma, hadisler uydurulmuş, sadece Kurana bakmalıymış. Çünkü o zaman onu kafasına göre yorumlayabilir –daha doğrusu batı aklına göre-

Batının tek derdi ise “İslamı dinle yenemedik, dinsizlikle yenelim” inadından ibarettir tarihi olarak. Daha doğrusu İslamla mücadeleleri, inadları onları nihayetinde dinsizleştirmiştir. Amerika kıtasına gidiş, aslında İslamdan bir kaçıştı, o gayret. Çünkü sıkışmışlardı iyice. Ve bütün motivasyonları bu oldu çıktı zamanla, neden hiçbirşeyleri tesadüfen İslama uygun değil, düşünelim. Yemelerinden içmelerine, oturmalarından kalkmalarına. Neden herşeyleri aykırı?.. Şimdi de özgürlük adı altında bunu pazarlama derdindeler. Tabii kapitalizm gereği çıkarları da bunu gerektiriyor. Ki ürünleri satılsın, hakimiyet kurabilsinler. Acaip bir heyula.

Elbette bazı kulağa hoş gelen şeyler de var, ruhbanlık eleştirisi, sırlar olmamalı vurgusu, akıl mantık aranması gibi. Ama burada asıl mesele dinin belirleyici olmaması, dünyanın belirleyici olması isteği dikkat edilirse. Ve dolayısıyla “üstünlük” iddiası. Çünkü onu baz alırsak oluyor üstünlükleri. Dinleri üstün olsaydı onu öne çıkaracaklardı.

Bu bağlamda bir de her fırsatta telaffuz ettiğimiz “İslam akıl dinidir” sözüne (gazına) gelelim, dini üstünlük demişken. Ama acaba ne kadar öyledir şöyle bir düşünelim. Çünkü burada bahsedilen akıl, batı aklı, “herşeyde” bilimsellik şartı koşan akıldır. Niye?.. Çünkü o zaman Hristiyanlık, İslam, Budizm arasında fark kalmaz. Hepsinde gayb vardır. Melekler, şeytanlar, cennet, cehennem.. Mucizeler.. Din adeta sırlarla doludur. Göster denilse, isbat et denilse gösterecek isbat edilecek bir şey yoktur adeta. Boşuna Kuran’ın girişinde “Onlar ki gayba inanırlar” denilmiyor. Yani bu da bir başka tuzaktır, dinin içini boşaltmak anlamında. Dini “batı aklına” yaklaştırma çabaları, kaç kişiyi inandırmıştır böyle, insanlar bir düşünsün. Öte yandan kaç kişinin ayağını kaydırmış..

Burada biraz başa dönelim şimdi. Hz Peygamber’e niçin inandı insanlar? Herşeyi akla mantığa, bilimsel olarak izah ettiği için mi? Yoksa okuma-yazması olmayan bir insan olarak “söyleyemeyeceği şeyler” (ayetler) söylediği için mi? İnsanlar o’na bilemeyeceği, söyleyemeyeceği şeyleri söylediği, dolayısıyla vahiy indiği için inandı. Düşünün; hiç şiiri olmayan birisi, okuma yazması olmayan birisi, en üstün şairlerinin şiirini gölgede bırakacak sözler söylüyor. Üstelik bir anda, bir olayın akabinde. Ve sonradan en ufak bir oynama yapmayacak şekilde. Hem de bu “şiir” pek çok bilgi de içermekte, sadece duygu değil. Bir sistem kuruyor adım adım. Elbette akıl, mantık da sözkonusuydu, putlara tapmak çok mantıksız bir şey. Ama mühim olan bu vakıaydı, putlara tapmayanlar zaten vardı, lakin bir etkileri yoktu. Ve Peygamber herşeyi izah etmedi uzun uzadıya. İnsanlar o’na inandı ve sorular sordu, o da Allah’ın o’na bildirdiği kadarıyla cevapladı. O kadar..

Ve geleneğin de sorunu tam da burada öte yandan, Peygamberi yanlış örnek almada. Biz o’nun ahlakını örnek almak durumundayız, tarzını değil. Ya da o’nun gibi besbellice “ilahi onaylı” bir kimlik kişilik beklememeliyiz. Az izahatla inanmayı vs. O tamamen o’na hastı, kendi düşüncelerini katmaması esastı. Hakikat o’nun üzerinden kuruluyordu. “İzahatları” değil, bildirimleri üzerine, o’na bildirilmesi gerçeği üzerine. Bize ise, kimseye vahiy gelmiyor, bizim için aslolan izahattır, izahat yapabilmek asıldır. Çünkü Peygamber şu anda yok. Kuran’ı o’nun indiremeyeceğini izahatla, ilimle, Kuran üzerinden göstermek durumundayız. Yoksa neye nasıl inanmış oluyoruz?.. Halbuki iş gittikçe ezbere döküldü, Peygamberden uzaklaşıldıkça izahat artmalıyken azaldı tam tersi. Ya da “yeterince” artmadı. Ve inanılacak şeyler de arttı, bir sürü izah edilemeyen şeyler daha katıldı dine; şeyhler, menkıbeler, kerametler gibi. Çünkü insanlar izahat değil, mucize bekliyorlardı hep, “seni niye dinleyelim?”

Onun için şimdi birdenbire setin kapakları açılmış gibi sorular akın edince büyük bir şaşkınlık, bocalama oldu. Şu an bizi bekleyen tehlike ise herşeyi olur olmaz izah etmeye kalkmaktır bu defa. Bu da tefrit olur, çünkü izahat adı altında dediğimiz gibi dünyacılara, dünyacılığa yaranma sözkonusu şimdi de. Bu anlamda her soruyu büyük bir problem olarak görmeye gerek yok. Çoğusu dünyacılığı öne çıkarmak, dini baskı altında tutmak için ezbere soru soruyor. Gerçekten aklın, mantığın gerektirdiği sorular değil hepsi. Bu soruları aşırı kale almak, aklın mantığın gereği görmek ve cevaplamaya çalışmak, gittikçe dünyacılığı baz almaya götürür insanı. Dünyacılığı baz almak ise dine en zıt şeydir ruhen. Çünkü din bize der ki, aslolan ahirettir, bu dünya geçicidir.

Öte yandan izahat da gereklidir, bazı ayıklamalar şarttır. Çünkü bu çağa boşuna gelinmedi. Dini, Hristiyanlığın mottosu olan “saçma olduğu için inanıyorum” noktasından uzaklaştırmalı. Bu işte çıta, herşeyi “hakikat” noktasında akla mantığa izah edebilmektir. Tarih, dün, bugün, kozmoloji, Tevhid-Kuran-malumat ekseninde ortaya konulmalı. Bu artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Öte yandan ise “ulaşılacak” hale gelmiştir. Özellikle de bu çağa niye, nasıl gelindiği noktası da netleşmeli böylelikle. Çünkü gördüğümüz kadarıyla dön dolaş en temel mesele, bu konudaki bulanıklık, bilinçsizlik, kaçış, saplanış gibi duruyor. “İzahat, ama hangi noktada?” sorusunun cevabı onun için hayati.

……….

NOT: Konu hakkında daha ayrıntılı açıklamalar için bknz Tercümanı Hakikat Tarihin Sonu kategorisi

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 6

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız