İMAN VE İZAHAT 3-GERÇEK GERÇEKLERLE BAŞLAR

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın adıyla..

Dikkat çeken bir diğer nokta ise inatla imanın karıştırılmasıdır. Eğer imanı sadece “inanmak” olarak görürseniz ve fanatizmi vs baz alırsanız bu iman olmaz ama çok güçlü bir inanç olur. Çünkü iman etmek emin olmak demektir, emin olmak ise sakin akılla kani olmak demektir. Onu ört, bunu görme, şunu eleştirme mantığı inançta olur, imanda olmaz. İman, inandığı şeyin, gerçeklerin bir sonucu olması durumudur çünkü, neden gerçeklerden kaçsın? 

İnsanlara ise sürekli “inanması gerektiği” empoze edilir, inanılacak şeyler ezberletilir. Bunun gerçeklerin bir sonucu olduğu meselesi ise çok çok ekstra, zorunlu durumlarda, devreye sokulan bir şeydir. Sakın ha, şüphe etme denilir, yalnızlık (dolayısıyla tefekkür) yerilir sürekli, kalabalık, atmosfer, imanın şartı gibi dayatılır edilir. Ve onun için de iman güdük kalır, ve gerekleri tabii. İnanç ise gayet güçlü olur(!) Lakin, istenen bu mudur peki?

Çünkü insan, bu formatta futbol takımı taraftarı da olur, veya hiç fikir gerektirmeyen bir ideoloji. Veya başka bir din. Çünkü her “sığınmada” bir maneviyat oluşur. Her kalabalıkta bir heyecan, duygusallık olur. Eğer hakikat=hissiyat derse insan bu formül herkes için, herşey için geçerlidir. Onun için muvahhidin en ziyade mücadele edeceği şey, aklı maaştır. Çünkü aklı maaş bu işlerdeki yanlışlığı farkedemez, hatta tam tersine şeytanın da teşvikiyle müdafii kesilir olur olmaz. Hindistanda fareye bile tapan var, nasıl olabiliyor böyle bir şey?.. İşte bu yüzden.

Hissiyatı, duygusallığı, hakikat sanmaktan.

Özellikle de bizim millet, dini öncelikle akıl-mantıkla değil de tasavvufla, tarikatla vs. aldığı için bu konu iyice zor. Koca bir gelenek oluşmuş, adeta genlerimize işlemiş aklı hakir görmeler.. Üstüne üstlük bir de “soğuk modernistler” eklenince buna devam edip gidiyor. Din sürekli masalsı bir havaya boğuluyor, çünkü maneviyat-heyecan öncelikli bir şey olmalı din dediğin. Bu beslenmeli sürekli, yoksa akıllar soru sormaya başlar, herşey çığrından çıkar. Bir yandan da tabii fanatizm ve cehalet. Öyle ki aslında bunu batı da böyle istiyor. Daha doğrusu bu ikilemi.. O yüzden de bu iki taraf sürekli piyasada. Modernistler ve selefiler, gelenekçiler, tasavvufçular, tarikatlar, cemaatler.. Bu tam bir kısırdöngü ve bu kısırdöngüden çıkmak, aklı maaş-şirk arasındaki, akıl-tevhid-hakikat arasındaki bağlantıyı iyi vurgulamakla, farketmekle mümkün. Mesela şirkte fazla düşünme derinleşme olmadığı için ve nefs hemen devreye girdiği için hissiyat çok daha erken oluşur. Lakin erken oluştuğu kadar “ergen” kalır. Yalancı bir fecirdir ama sabah olmuş gibi roller yapılır, adeta tiyatro oynanır. Masallarla, sloganlarla beslenir sürekli ve çıkar grupları oluşur hemen. Çünkü maneviyat adı altında aslında bu, aklı maaştır. Ve maneviyat daha sonra körelse de kalabalıklar, çeşitli galeyana getirici şeyler, çıkarlar, tehditler mehditlerle sürer gider. Tevhide gitmemek esas olur çıkar. Ve güneşin doğuşu geciktikçe gecikir. Bknz katolizm. Ya da bknz 500 yıl önceki meselelerin hala masaya yatırılamaması. Kardeş katli fetvası, ya da kimi evliyanın levhi mahfuzu okuduğu, tasarruf sahibi olduğu iddiası.  

Öte yandan ise ferd bazında “dünyacı” olanlar soğuk modernist dediğimiz tipi oluşturuyor. Ve bu iki sınıf arenada tutuluyor sürekli. Ve bunların taraftarları artıyor sonuçta. Çünkü ifrat tefrit durumu.  

İşin temeline gelirsek öte yandan, burada da Peygamberi yanlış örnek alma sözkonusu. İsteniyor ki, biri adeta peygamber gibi otorite olsun, böyle bir şey bekleniyor. Yüce, ulvi bir kişilik.. Ve o ne derse o olsun. Çünkü ne söylediğinden çok “ne olduğuna” dikkat ediliyor insanların hep. Kerametleri nedir falan, gaybı biliyor mu, yoksa sıradan bizim gibi biri mi? “Sanki ayet okuyacak” Çünkü gelenekte böyle bir algı oluşmuştur menkıbelerle vs. Kişi ne kadar yüce olduğunu ortaya koymalıdır -daha doğrusu takipçileri- ki ona uyulsun. Ondan sonra ne dediği de o kadar önemli değildir zaten, en saçma şeyler bile yok satar.

Böyle bir atmosferde ise bir şeyler söylemek isteyen kişi, mutlaka bir yücelik iddiasında bulunmak durumunda kalır. Çaktırmadan tabii, çoğu zaman tevazu adı altında. Maneviyat, duygusallık had safhadadır o yüzden. Şöyle iman sahibi, böyle iman sahibi görüntüsü verilmeli. Taraftarları da onu büyütür, büyütür ve yarış devam eder gider.

Lakin nereye kadar? Çünkü bu arada Tevhid güme gitmektedir ister istemez.  

Düşünme, akıl, gerçek güme gidince Tevhid kalabilir mi?

İşin zorluğu ise şu, insanlar alışmış hemen maneviyat bekliyor. İkinci sözde, üçüncü lafda.. Dolayısıyla yapmacıklığa, abartıya, yalana zorlanıyor hatipler. Tevhid ise öncelikle düşünme gerektirdiği için maneviyat yavaş yavaş oluşur, hiçbir noktada hemen gözle görülür bir getirisi olmadığı için de aklı maaşın en uzak olduğu şeydir düşünme. Peygamber özelinde bu iş, o Peygamber olana kadar gerçekleşmiştir. Ve diğer hanifler özelinde.

Lakin günümüzde kimse buna yanaşmıyor, o yüzden de Tevhid vurguları, büyük bir şüphe, yalan yanlış bir şeymiş gibi algılanıyor. Üstelik de “din” adı altında. Çünkü din, aklı maaşın hakim olduğu bir gelenekle birlikte algılanıyor sürekli. İnsanların da bu, işine geliyor açıkça. Salt Kuran, salt tefekkür adeta olmaması gereken bir şey. Peygamberlik iddiası sanki.. “Nereden çıktı şimdi, herkes mümin, görmüyor musun?..”  Halbuki tam tersi, “Peygamberin olmadığı” iddiası, gerçeği bu. Şu an Peygamber yok, Kuranın gerçekliği ancak Kuran üzerinden dile getirilebilir. Yoksa aslında buna mı karşı çıkılıyor, birileri bal gibi “Peygamber” işte.

Velakin Allah da bunu istiyor, şunu bir anlasa insanlar. Yoksa sürekli peygamber gönderirdi. Hakikat, doğru, gerçek olacak. Düşünme olacak. Ve maneviyat da buna bağlı olarak gelişecek. Gelenek de ona bağlı olarak. Ve iyi bileceğiz ki, bu başka bir şeydir, öteki başka bir şey. Gele gele geçen yüzyıla kadar geldi öteki, o devir bitti artık. Allah’ın bir daha peygamber göndermeyecek olmasının bir hikmeti de budur. İnsanlık bir de kendisi şu aklını bir kullansın.

Yoksa mesele sırf hissiyatsa başlangıçta da belirttiğimiz gibi hiçbir yer Hindistan kadar olmaz. Ve aklı maaş da hiçbir yerde o kadar değildir, düşünelim kast sistemi var binlerce yıldır işleyen. Aklı maaşın da zirvesi yani burası, şaşırtıcı değil mi? Tabiri caizse ahan da sana GELENEK diyesi geliyor insanın..  Huzur, pax.. düşünmeden yatıp uyuduğun bir ortam(!) Halbuki burası basbayağı şirkin merkezidir, her türlü şeye tapılan bir yerdir.

Bir diğer savunma mekanizması ise batıda maneviyat yok, akılcı batı kötüdür, o zaman biz bunlardan (akıldan) uzak durmalıyız noktasıdır. Size söyleyeyim, batıda da akıl değil, aklı maaş vardır. Yüzlerce yıl duygusallık, palavra ve masal dini olan katolizme boyun eğdiler. Sonunda onun ürettiği sahteliklerin oluşturduğu maneviyat iyice körelince aklı maaşın gerçek hedefi olan dünyaya yöneldiler. Daha doğrusu zaten dünyacıydılar, ama full dünyacı oldular. Şimdi de yine bir sürü masalın “film adı altında” pompalanıp durduğu bir medeniyettir, ne aklı, akılcılığı?.. Bizdeki algının bir türlü düzelmemesinin bir nedeni de batıyı ya da başkalarını düzgün gözlemlemeyip sürekli itham ederek “gavur, kafir, deyyus vs” sonuçta onlarla aynı duruma düştüğümüzü-düşebileceğimizi göremememizdir. Hatta kişiler ayetleri okusa bile görememektedir bunu; o sanki Ashabtan biridir de ayet Yahudiden, Hristiyandan bahsetmektedir mesela. Niye kendisi için düşünsün?.. “Peygamber” de hazır var. Düşünsün o zaman gavurlar..

Velhasılı kelam, insanlar şunu iyi anlayacak; biz Peygamber ya da “ona benzer” birisinin olmadığı bir dünyada yaşayan ve 1400 sene önce gelmiş olan Kitap’la muhatap insanlarız. Konuşa konuşa, düşüne düşüne bunu anlayacağız. Ve bunu anlamadan da ne dersek hava civadır. Çünkü gerçek, herşeyden önce gerçeklerle başlar.

…………………………

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 0

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız