İMAN İSLAM VE TARİH

Rahman Rahim Allah’ın adıyla..

Şura prensibi ve Peygamberin istişareye verdiği önem meşhurdur. Önemli işlere birlikte karar verilmesi. Mesela Uhud Savaşı istişaresinde, kendisinin gördüğü bir rüya dolayısıyla şehir savunması isterken gençlerin ve çoğunluğun ısrarı yüzünden meydan savaşı olarak kararını değiştirmesi. Halbuki “böyle olacak” dese, öyle olacaktı. Adeta yanlış olduğunu bile bile çoğunluğun kararına uymuştur.

Zaten hiçbir zaman bir kral, otorite konumunda olmamıştır. İlahi otorite vazifesinin dışında başkalarını son derece sayan bir yapıdaydı.

Peki nasıl oldu da sonra İslam toplumu böyle oldu?

“Asırların en hayırlısı benim asrım; sonra onu takip eden, sonra da onu takip eden.” (Buhârî, Fezâilü’l-Ashâb, 1; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 212)

Huzeyfe (RA) anlatıyor: “Resûlullah (AS)’a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:)

“Ey Allah’ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?” diye sordum.

“Evet var!” buyurdular. Ben tekrar: “Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?” dedim.

“Evet, var! Fakat onda duman da var” buyurdular. Ben: “duman da ne?” dedim.

“Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi bulursun, bazı işlerini kötü bulursun” buyurdular. Ben tekrar:

“Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?” diye sordum.

“Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar” buyurdular. Ben: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?” dedim.

“Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına vursa, malını alsa da onu dinle ve itaat et!” buyurdular.

“O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?” dedim.

“O takdirde bütün fırkaları terket! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal” buyurdular.”

Buhari, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247).

“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler deliğine girecek olsalar siz de onları takib edeceksiniz.”

(Hz. Peygamberin gelecekle ilgili bu ürpertici açıklaması üzerine biz sahâbîler) sorduk: Ya resûlellah! Yahûdiler ve Hıristiyanlar mı olacak?

Şöyle buyurdu:  “Ya başka kimler olacaktı?” (Buhari, Enbiya 50; Müslim, İlm 6)

…………………

Buna benzer pek çok hadis vardır, işlerin kötüye gideceğine dair. Ve bir nevi de çıkmıştır bunlar. Peki neden?

Acaba bunların bilinmesi, direnişi durdurmuş, insanları uyuşturmuş mudur? Yoksa uydurulduklarına mı delalet eder bu durum? Mutlak kader, iradeyi zayıflatır nihayet. Ve tarihe baktığımızda da acaip derecede böyle olmuştur. Emeviler olsun, Moğollar olsun kaderci bir anlayışı empoze edip durmuştur, misal.   

Öte yandan ise ilk devirlerde meydana gelen fitneler, daha sonra Moğol fitnesi, “birlik beraberlik” vurgusuna hizmet etmiştir aşırı derecede. Ve tabii bunu kullananlara.. Yani yine “uyanışa” değil.

Kazan Müftüsü Musa Carullah, yüz yıl önce, 20.Yüzyılın ilk yıllarında (1327/1907) el-Muvâfakât’ın Kazan baskısına yazdığı önsözünde şöyle der: “Bizim fıkhî ilimlerde ibadetler kısmı, bir noktaya kadar mükemmel ve hem de etraflıca işlenmişse de; mu‘âmelât kısmı, genel hukuk, özel hukuk kısımları, yine devlet idaresine ait hususlar şu güne kadar tedvin edilmiş fıkıh ilimlerimizde o kadar mükemmel derecede değildir. Şura ve idare gibi siyaset meselelerine dair ayetlerin tefsirinde tefsirciler de son derece kusur göstermişlerdir.(Şâtıbî, 1990, I, xviii-xix)

Mehmet Erdoğan,İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi adlı çalışmasında Garaudy’nin şu sözlerini nakleder: “Dört halife döneminden hemen sonra şura prensibi yerini mutlakiyete devretmiş,hatta idare hukukuna ait eserlerde bile (el-Ahkamu’s-sultaniyye adını taşıyan eserler)“şura” bölümüne yer verilmemiştir”. Garaudy, bunun böyle olmasının, el-Ahkamu’s-sultaniyye müelliflerinin içinde yaşadıkları (hicri 5. asır) mutlakiyet rejiminin bir tesiri olduğunu söyler.(Erdoğan, 1994 ,211)

……………….

Peki iman açısından bu işin etkisi nedir? Acaba hadislerin çıkması mı olmuştur imanı muhafaza eden? Belki pek çoğu “işler bozuldu” diye imanından olacaktı, böyle olunca olmamış. Lakin, öte yandan yoksa imanı mı durdurmuş? Çünkü bu işin İslami ilimlere –dolayısıyla İslam’a- son derece tesir ettiği açık tarihte. Hatta denilebilir ki, işin ruhuna.. Bu yüzden Abbasilerin Zillullahi fil arz (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) lakapları almalarına, Osmanlı döneminde padişahların çocuk katline, hatta fetvasına ciddi bir karşı çıkış sözkonusu olmamış.  

Ve Alemi İslam, kendi kendisine idareci seçebilme, hatta bunun gerekliliğini ifade olgunluğuna gelememiş. En muhalif unsur şiiler bile aslında en mutlakiyetçi bakış açısıyla bir muhalefet idi. İnsanlar seçmelidir vs değil, ilahi irade seçmiş zaten, lakin hakkı gasbedildi demekteydiler. (bknz masum imamlar)

Peki Tevhid ve şirk ne oluyor o zaman? Mutlakiyetçi idarecilere prim verip duran bir Tevhid olabilir mi?

İşte burada ilginç bir nokta ile karşı karşıyayız. En hayırlı asır, Peygamberin asrıydı, ama Peygamber o asırda olduğu için değil, onlar önce Tevhid ile işe başladıkları için. Önce iman tam yerleşiyor, sonra İslam. Daha sonraki asırlar ise İslam’dan başlıyor işe direkt, Tevhid noktası ise adeta gittikçe zayıflıyor böyle böyle. Yoksa “zamanı gelince bunu farkedin” mi dedi aslında Peygamber?

Şimdi düşünelim; teorik akıl/felsefe, ferd, bizde niye bu kadar dışlandı? Hatta direkt “akıl” da denilebilir. Niye akıl-vahiy zıtlığı gibi bir algı var, batıni şeyler nasıl bu kadar tutunabildi? Niye hep pratik akıl, toplum, maslahat öne çıkarıldı? Çünkü İslam pratik, iman teorik ve iman, zaten direkt İslam’ın içindeymiş gibi düşünüldü. Tabii; Peygamberle, tapılan taşlara, putlara karşı, geldiği için ayetler başlangıçta, bunun bir “teorik akıl” oluşturduğu iyi farkedilmiyor. Biz ise bunu son derece konuşarak, düşünerek sağlayabiliriz her devirde. Derinleşerek.. Halbuki din de hiç böyle düşünülmüyor, algılanmıyor. Düşünmek, akıl vs dinin imanın işi değil algısı var. Böyle kişiler olmamış değil tarihte, ama genel olarak bu kişiler işin sahibi olarak görülmüyor. Hatta belki fitne olarak görülüyor.  Artık anlayalım, öyle değil.   

………………

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 2

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız