İKİNCİ YÜZYIL

“Müslüman bir delikten iki defa ısırılmaz” diye bir hadis vardır. Yani aynı tuzağa iki defa düşmez.

Tabii bu, tamamen aynı değil, benzer olsa değişir mi?

Çünkü son zamanlarda gelişen olaylarla Abdülhamid ve İttihatçılar meselesi acaip benziyor. Abdülhamid de ülkeyi geliştirmiş, itibar kazandırmıştı. O da Yahudilere ciddi tavır alandı. Ve o zamanın süper gücü İngiltere ile önce iyiydi, sonra rekabet başladı. Almanya, Berlin-Bağdat demiryolunu yapacaktı. Ve ipler koptu bir yerde.

Tayyip Erdoğan’a gelince o da ülkeyi geliştirdi, Yahudilere tavır aldı ve dünya gücü olma peşinde. Aradaki fark ise şu anki süpergüç Amerika, Türkiye’nin bir Osmanlı vizyonu taşımasını, ama “zayıf bir Osmanlı” olmasını istiyor. (Gerçi İngiltere de öyle istiyordu) Çünkü aksi halde alır başını gider. Ve bu yüzden de ona karşı kullanabileceği şeyleri diri tutuyor bir yandan. Hakeza batıcılığı. Çünkü planı, “zayıf Osmanlı” üzerinden batıcılığı ortadoğuya yerleştirme. Bu anlamda dünya Yahudilerinin de iki grup olduğunu düşünüyorum. Amerika’daki parababası grup, bu planı benimsiyor. Çünkü batı hakimiyeti demek, onların hakimiyeti demek. İsrail grubu ise, karşı, fanatik. Ya da icabında öyle görünüyor.

Ve işte İsrail grubu “Arap baharı” Suriye’ye dayandığında iyice ağırlığını koydu. Zaten ABD’nin tam istediği gibi de gitmiyordu bahar. Obama da çarketmeye başladı. Önce Suriye’deki iş sürüncemeye sokuldu, sonra bütün plan şii-sünni çatışması oldu çıktı. Ve bu arada da Türkiye hızlı bir şekilde Osmanlı olmaya doğru gitmeye başladı. Okullara Kuran dersi getirildi, İslamileşme ön plana çıkmaya başladı. Derken son olaylar patlak verdi.

Bir tür ‘yeni ittihatçılar’ bunlar; tabii askeri yönü olmadığı için sonuç alma ihtimali yok. Çünkü bu, halka asla inemeyen, marjinal bir hareket ve ruh aslen. O zamandan beri de hep bir şekilde sürdü geldi, hatta o zamandan bugüne gelen ana damar budur bile denilebilir. Ama her zaman için ‘askeri yön’ şart bu harekete; batılılaşmış, elitist vs. Sadece halka dayanmıyor çünkü, öyle bir söylemi yok, sadece laffta oldu bunlar. Şimdi ise askeri yönü olamıyor, çünkü o yön baskılandı. Aslında Tayyib de Abdülhamid kadar dahi bir siyasetçi. Önce o yönü kapamakla ne kadar doğru bir hareket yaptığı anlaşıldı. Ve Müslüman bir delikten ikinci defa ısırılmadı.

Diğer bakımlardan ise mesele şu; Amerika “zayıf bir Osmanlı” istiyor. Yahudiler her an işi değiştirme, provake etme gücüne sahip. Sen “güçlü bir Osmanlı” olmaya kalktığın anda işler değişiyor. Beri yandan ise ülkede Abdülhamid kadar olmasa da bir tekadamlık oluştu fazlasıyla. Bu da provakasyon ihtimalini arttıran bir şey otomatikman. Onun için ülkede valilerin seçimle gelmesi ve yetkili olması gibi bazı ciddi kararlar alınmalı. O zaman “dünya egemenliğine” oynama durumun artar. Ülke içindeki herşeyle birinci dereceden uğraşırsan ise bu olmaz. İşte Abdülhamid’in bir hatası da buydu, daha doğrusu Osmanlı’nın. Dünya egemenliğine oynuyordu, lakin ülke egemenliğine de oynuyordu acaip derecede. Bu ikisi aynı sepete sığmıyor kısaca.

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız