HER ŞEY ASLINA DÖNERMİŞ

Ben doğduğumda babam hemen hastaneye gelmiş. Merdivenlerden bir koşuda heyecan ve neşe karışımı bir duyguyla çıkıp beni kucağına aldığı gibi insanlardan uzak bir köşeye çekilmiş sonra sağ kulağıma ezanı köy camiinin minaresinden okur gibi okuyunca, iç kulağımdaki kısmi tahriple sağır olmuşum. Yetişen yetişmiş ne yapıyorsun kardeşim o iş öylemi yapılır diye ama iş işten geçmiş. Nedendir bilinmez bundan etkilenen sol kulağım da kısmi sağırlığımdan nasibini almış. Selalan köyünün imamının ilk çocuğu olarak hayata böyle bir başlanğıç yapmışım. “Allah geceyi fakir fukara için yaratmıştır” derdi dedem. Anlamını bir türlü çözemediğim ve dedemden bana kalan tek ama tek ses, tek miras bu sözdü. Bir de ebemle tartışırken, ebem kızıp kendisine beddua ettiği zaman ‘Duanla mı doğdum ki bedduanla öleceğim’ dermiş bu da bizim sülalede yeri geldikçe en çok söylenen sözlerden birisiydi. Ben ebemi göremedim. Ablam hatırlıyor bir tek. Ablam çok şımarınca ebem, ‘deli bağlıya bağlıya ipim galmadı gızım’ dermiş. Ne zaman ebemle ilgili bir şeyden bahsedilse annemin tek bir defa anlattığı ama hiç bir zaman aklımdan çıkartmadığım o seli düşünürdüm. Bana güzel hikayeler anlatan dedem selden hiç bahsetmezdi, ben de sormaya cesaret edemezdim.

Ebemi, selin gitmesinden sonra bir bağın dibinde selle yıkılıp sürüklenmiş bir çam ağacının altında ağzı, göz pınarları, burnu çamur dolu halde bulmuşlar. Babam sel sonrası incelemelere gelen yetkililere köyün imamı sıfatıyla selin yıkıp götürdüğü evlerin yerlerini göstermiş ama o yetkililerden birisi olan vali, babamın gösterdiği o yerlerde eskiden ev olduğuna inanamamış. Çünkü sel köyü dümdüz etmiş ve denildiğine göre ev büyüklüğünde kayaları sürükleyip köyün ortasına bırakmış. O selden sonra da bizim köyün adı ‘Selalan’ olmuş.

Vali civar köylere emir verip ne kadar traktör varsa toplatıp yardım ettirmiş. Her neyse. Bir felaket sonrası anlatılacak çok şey vardır. Babam diyanette kadrolu imam olduğu için geçim yönünden biz rahattık. Ya diğer köylüler? Civar köyler de bizim köyün halkı da kıra, bayıra, bir bozlak çalığı olan kaderimize küfredip, ‘dağın-taşın dibinde yabani hayvanlar gibi yurt kurduk, selde geldi bizi vurdu, rençberlik, malcılık neyine git şehre rahatça çalış’ sözleri hiç kimsenin ağzından düşmez olmuştu. ‘İstanbul var İzmir var. Medeniyet dururken bizim işimiz ne buralarda’ diyerek amcamgil ve biz İstanbul’a ulaştık. Kamyondan inince annem ‘Ermeni pastırmasına döndük be’ diye söylene söylene temizliğe girişti. Ben gülümsedim, diğerleri ise göçün telaşıyla işe koyuldular ve zaman akıp geçti. Doğrusu buralara pek alışabileceğimi zannetmiyordum. Şehir burası insanı yutar. Ha sel ha şehir.

Zaten bende ne iş-güç var ne de başka bir şey, üstüne üstlük birde sağırlık. Canım sıkılsa da artık elden ne gelir, bol bol yat uzan.

-Yiril yiril sigara gokutmuşsun göbel!

-Napim ana ya..

-Oh uzan bakalım bayır eşeği gibi, sümbül ağası.

-Dışarda içtim ya..içeri nasıl girsin?

-Baban gelirse görün valla. Zaten hey heyleri üstünde.

Babam iki ay önce emekli olmuş, karşımızdaki camiye gidip geliyordu. Bana göre emekliliğin tadını çıkartıyordu. Sağırlığım kısmi sağırlık da olsa çalışmamı engelliyordu. Yine de ben çalışmadığım halde zar-zor da olsa geçimimizi sağlayabilyorduk. Sefil değildik ama fakirdik. Babamın emeklilik ikramiyesi, sağ kulağımı ameliyat ettirmek için harcandı ama sonuçsuz kaldı. Kulak burun boğaza gitmiştik orada KBB’ci doktorun ‘biz KBB’ciler için en zor ve en hassas ameliyat kulak ameliyatı’ dediğini hatırlıyorum. Peki dedik ve kaderimize teslim olduk. Yine de şükür, yüksek sesleri duyabiliyordum. Fakat konuştuğumda da aynı tonda olunca…

Şehirde yeni taşındığımız bu mahallede lakabım ‘Dolmuşçu Rıfkı’ydı. Dolmuş muavini gibi bağırıyormuşum konuşunca. Annem de kızardı bazen, bağırtlak derdi, bağırtlak. Ben de susardım. Susmanın zehirden acısını tadardım. Susmanın ne denli acı olduğunu anlardım. O zaman yağan yağmurun benim için yağmadığını, dükkanların benim için açılmadığını, çekilen filmlerin benim için çekilmediğini anlardım. Üzülmezdim, üzülemezdim. Mahallemize yeni bir aile taşınmıştı. Benim yaşımdaki kızları dilsizdi. Kız dilsiz ben sağır olunca herkes bizi birbirimize yakıştırıyordu. İkimizde sakattık ya da kibar insanlara göre özürlüydük ya. Öylesine utanıyordum ki artık sokağa çıkamaz olmuştum, ancak gece çıkabiliyordum. O zaman çok iyi anladım dedemin sözünü, Allah geceyi fakir-fukara için yaratmıştır.

Amcamgil ve biz her ne kadar medeniyet, şehirlilik bir başkadır düşüncesiyle koca şehr-i İstanbul’a geldiysek de henüz iki seneyi tamamlayamadan kendimizi sokakta bulduk. Bir gece önce misafirliğe gelen amcam ‘köyde kalan salakların açlıktan arkalarının örümcek bağladığını, kendisine iki kuruş için yalım yalım yalvardıklarını, kısa zamanda kazandığı dolarları göstererek siz de gelin behey ahmaklar, karnınız doyar, sel korkusundan kurtulursunuz’ diyerek verdiği nasihatları muzaffer bir komutan edasıyla babamın deyimiyle ‘yerli spartaküs’ gibi anlatıyordu. Babam da onu tasdik etmişti. İşte bu konuşmaların olduğu geceden bir gün sonra, tam bir gün sonra geçen sene sokağımızı şöyle bir yoklayan sel bu sefer tavana kadar gelmişti.

Amcam hiçbir eşyasını kurtaramadığı için küfredip duruyordu, çok kızgındı. Biz ise neredeyse tüm eşyalarımızı kaybettiğimiz halde ‘ Ya Nasip’ dedik. O kadar düşünülüp taşnıldığı halde köye dönmekten başka bir çözüm yolu bulunamadı. Şimdi mecburen köye dönmenin vakti gelmişti. Çamur deryasının içinde temizlik yaparken bir yandan o kötüledikleri köyün yerinin değiştiğini, bu yüzden daha güvenilir olacağını, burada muhanete muhtaç olmaktansa orada ağalar gibi yaşayacaklarını kendi aralarında bağıra bağıra konuşmaya başladılar. Sağırlık bu büyük şehirde işe yarıyordu. Kısmen kötü lafları nispeten de gürültüyü duymuyordum. Amcamın horantaları ve ailemle köye döndük. Annem ‘Aklımın şişesi gırılaydı da gelmiyeydim buralara’ diye her gördüğüne söyleniyordu. O da alışamamıştı zaten buralara.

Ben utançtan çıkamadığım ve bunun sebebi disiz kıza, babamsa camisine veda edip köyün yolunu tuttuk. Amcam bana eskiden beri duyduğu ama inanmadığı şu sözü artık yaşayarak öğrendiğini söyledi, Her şey aslına dönermiş. Sabah biz şehirden ayrılırken yine o aynı koşuşturmacanın bir parçası olmaya hazırlanan insanların o gri bulutlar gibi her tarafı kaplamış betonşehrin ümidsiz dalgalarına kendilerini bırakırken aslında bir türlü kabullenemedikleri ancak hayal kurmanın tadıyla kendi ruhlarındaki fırtınaları dindirebildikleri dünyalarına bir cami minaresinden okunan sabah ezanı yetişiyordu. Sabah ezanları ile dalga dalga yayılan o lahuti hava, rengini hangi insanın gözyaşından hangi ümid bestesinden aldığı belli olmayan bir kuşla beraber kanatlanarak bizimle beraber köye dönüyordu. O kuşun adı Kader’di.

“-Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır ve onun için Kıyamet günü bir kitab çıkarırız ki neşrolunarak onu şöyle karşılar
‘Oku kitabını! Hesap görücü olarak bugün sana nefsin yeter!’. “

İSRÂ SURESİ- 13,14.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

HER ŞEY ASLINA DÖNERMİŞ” için bir yorum

  • 16/09/2009 tarihinde, saat 08:32
    Permalink

    Çok güzel ,orjinal deyimler içeren iyi derlenmiş bir yazı

    Yanıtla

İsmail için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 8

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız