HIRİSTİYAN ÖĞRENCİ OLMAK DA ZORMUŞ -SON-


(Yeni Asya gazetesinde yayınlanan bu yazımızın ikinci ve son bölümünü de sizlerle paylaşıyoruz)

Suâl— Yahudi, Nasara (Hıristiyan) ile muhabbetten (sevgiden) Kur’ân’da nehy (yasaklama) vardır. “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. (Maide Sûresi: 51)” Bununla beraber, nasıl “Dost olunuz”, dersiniz?
Cevap—(Burada âyetle ilgili usûl-u tefsir ve fıkha ait açıklamaları geçtik) … Demek bu nehy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez; belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Öyle ise, her bir Müslümanın, her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh Müslüman olan sıfatı veya bir san’atı istihsan etmekle (beğenmekle) iktibas etmek (almak, alıntı yapmak) neden caiz olmasın? Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin!…
(Bediüzzaman’ın cevaplarına döneceğiz, ama konuya uzak olanlar için kısa bir açıklama yapalım. Bilindiği gibi Müslüman bir erkeğin gayr-i müslim bir bayanla evlenmesi caizdir. İşte insan evleneceği insanı sevmediği müddetçe evlenemez, ama “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” âyetinin zahirine bakınca böyle bir evliliğin olmaması gerekirdi.)
S— Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi (eşit) olacağız?
C— Müsavat (eşitlik) ise fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda (köle, hizmetçi) birdir. Acaba bir şeriat karıncaya ayak basmayınız dese, tazibinden men’ ederse, nasıl benî-Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ! Biz imtisal etmedik (uymadık). Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) adi (sıradan anlamında kullanılmıştır) bir Yahudi ile muhakemesi ve fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyubînin miskin (fakir, güçsüz anlamında kullanılmıştır) bir Hıristiyan ile mürafaası (duruşması) sizin şu yanlışınızı tashih eder, zannederim.
S— Ermeniler zımmîdirler. Ehl-i zimmet (zımmî hukukuna tabi olan gayri müslimler), zimmettarlarıyla (gayri müslimleri himaye eden Müslümanlar) nasıl müsavî (eşit) olur?
C— Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adalet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde, hukuklarını istibdadın (baskıcı rejim) sünnet-i seyyiesiyle (kötü âdetleri, yolu) muhafaza edemedik; sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevî zimmî-i muahid (Anlaşma ile İslâm devletinde koruma altında olan gayr-i müslim) nazarıyla bakıyorum.
S— Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
C— Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat’iyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir (bağlıdır). Fakat mütezellilâne (zilletli, düşük bir şekilde) dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi (millî onuru) muhafaza ederek, musalâha (sulh, barış) elini uzatmaktır.
Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan silinsin. Olabilir; yalnız, size husûmetin (düşmanlığın) bir faydası olsun. Yoksa, mutlaka husûmet zarardır. Halbuki, Âdem zamanından, yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali (yok olması) değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi “Dunehu Hartul Katad”dır. (“Dikenli bir dalı elle soymak” anlamına gelen bu deyim, önünde çok engel bulunan ve imkânsız olan şeyler için kullanılır.) Ömerdılan kabilesi bin senedir yine Ömerdılan’dır. (Abbasiler döneminden beri devamlı saldırıya uğrayan bir kabile ve bu konuşmanın olduğu zaman hâlâ ayaktadır.)
S— Bir kısım Jöntürk der: “Demeyin Hıristiyanlara ‘Hey kâfir!’ Zira ehl-i kitaptırlar” Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?
(Bu konuyla ilgili küçük yaşlarda milliyetçi-muhafazakâr bir gazeteden okuduğum bir yazıdaki bakış açısından bahsetmek isterim. Gazetenin bir tarih köşesi vardı ve bu soruyla ilgili bir bilgi oradan veriliyordu. O köşede Osmanlı’da Tanzimat ilân edilince davulcuların sokağa çıkarak ‘Bundan sonra gâvurlara gâvur denmeyecek ey ahali’ diye ilânlar verildiğini okumuş ve ben de gülerek “Gâvura gâvur denmez de ne denilir canım?” diyerek hak vermiştim. Şimdi Üstad’a bir kulak verelim de, söylediğimiz sözlerin nereye kadar uzandığını anlayalım.)
C— Kör adama “hey kör!” demediğiniz gibi… Çünkü eziyettir. Eziyetten nehy var. “Kim bir zımmîye eziyet ederse…” Hadis-i şerifin devamı şöyledir: “Ben onun hasmıyım. Ve kimin hasmı ben olursam, kıyamette onunla hesaplaşırım.” (Kenzü’l-Ummal, 4.cilt, hadis no:10909) ilâ ahir.
Saniyen: Kâfirin iki mânâsı vardır: Birisi ve en mütebadiri (akla gelen ilk şey) dinsiz ve münkir-i Sâni (Allah’ı inkâr eden) demektir. Şu mana ile ehl-i kitaba (Hıristiyan ve Yahudilere) ıtlak etmeye (isimlendirmeye) hakkımız yoktur.
İkincisi: Peygamberimizi (asm) ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu mânâ ile onlara ıtlak etmek hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen evvelki mânânın tebadüründen bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur.
Hem de daire-i itikadı, daire-i muamelâta karıştırmaya mecburiyet yoktur. Kabildir, o kısım Jöntürklerin muradı bu olsun.
‘Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur?’ gibi soruları ve cevapları Münâzarât adlı kitabına havale ederek son sözlerimize gelelim:
Başta Millî Eğitim, YÖK ve YÖK’e bağlı Anadolu Üniversitesi gibi bütün üniversitelerce Hıristiyanların ve Yahudilerin bayram günlerinin dikkate alınarak bu dine mensup olanlara tatil verilmesi, özellikle sınav tarihlerinin buna göre düzenlenmesi bir insanlık borcudur ve bu ülkede çoğunluğu oluşturan biz Müslümanlara göre de gayet müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Hiçbirimizin itirazı olmaz.
Laiklik bahanesiyle ya da “Bu dinciler kendi emellerine gayrimüslimleri âlet edip sonra bambaşka şeyler gündeme getireceklerdir, aman bu hak verilmesin!” diyenlere de Bediüzzaman’ın ifadesiyle şunu söyleriz:
“Padişah ne vakit Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, zulmedenler, padişah da olsa hayduttur. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz; san’at, marifet (ve ittifak) silâhıyla. Amma, komşularımız ve bizi teyakkuz (uyanık olma) ve terakkiye (ilerlemeye) sevk eden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle (tam bir hoşnutlukla) dost olup elele vereceğiz. Zira husûmette fenalık var. Husûmete vaktimiz yoktur.”
Bizim dâvâmız ve derdimiz budur ve bundan başka da bir derdimiz ve gizli gündemimiz de yoktur.


ibrahimdemirkan hakkında

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.
Bu yazı Makale-Kültür kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
= 4 + 0