HIRİSTİYAN ÖĞRENCİ OLMAK DA ZORMUŞ -I-

(Yeni Asya gazetesinde yayınlanan bu yazımızı sizlerle de paylaşıyoruz)

Her şey twitter’da başladı.

Agos yazarı Rober Koptaş’dan kopup gelen tweet (scream desek daha doğru) bir başka Hristiyan vatandaşımızında retweetıyla twitter hesabımızda gözüktü.

“Bu hafta sonu Paskalya, en büyük bayramımız ama açık öğretim sınavı var. Kurban bayramında sınav olmuyor, bizim bayramımızda neden oluyor?”

“Müslüman bayramlarında bir sınav olmazken başkalarının bayramları neden dikkate alınmıyor? Tek soru bu.”

“Bizim gibi ülkelerde inançlara saygı denirse salt Müslümanlardan bahsedildiğini anlıyoruz, özgürlük dediklerinde de kimleri kastettiklerini.”

Bizlerde saçma sapan ve yanlış uygulamalarından bıktığımız bu düzenin bir an önce ıslah edilmesi gerektiğine inanan muhalif bir Müslüman olarak; “Olmamalı bunu lütfen MEB’e bildirin ya da sendika köşemde(Ankara Egitim-Bir-Sen 1 nolu Şube) dile getirim isterseniz” deyince “ mutlaka MEB’na bildirilmiştir en azında azınlıklara ait gazeteler bunu yazıyor. Siz de dile getirirseniz sevinirim.” cümlesi üzerine bizde bu konuyu gündeme getirelim dedik.

Başta başörtüsü ve mescit sorunu olmak üzere Ankara Memur-Sen İl başkanı ve Eğitim-Bir-Sen 1 nolu Şube Başkanımız Mustafa KIR öncülüğünde yaptığımız mücadelelerde -Yeni Asya gazetesi gibi gazetelerin verdikleri destekleri de unutamayız sağ olsunlar onlar bizim sesimiz oldu – hamdolsun aldığımız neticeler ortadadır fakat nedense gayri müslim nüfusla ilgili özellikle Ankara’da olmadıkları için sorunlarını gündemimize alamadık ta ki twitterda bu haklı talebi görene kadar.

Konu elbette hassas çünkü daha çok batı dünyasının ABD vasıtasıyla Müslümanları ezdiği özellikle Filistin topraklarındaki işgalci Yahudi güçlerin zulümlerinden dolayı ‘Bu batı özellikle Yahudi ve Hristiyanlar bizim ezeli ve ebedi düşmanımızdır’ yaklaşımı varken böylesine çetrefilli bir konuda kalem oynatmak kendimiz için riskli ama hakkın hatırı için elzem bir konu olduğu açık.

Bir İslam mütefekkiri olan Bosna- Hersek’in kurucusu Aliya İzzetbegoviç (R.a)’in “Çoğunluğun sınırsız gücüne ise inanmıyorum, çünkü çoğunluk despotizminin başka despotizmlerden farkı yoktur. Özgürlüğün ölçüsü azınlıklara nasıl davranıldığıdır ve insanların farklı düşünebilme özgürlüğünden önce düşünce özgürlüğüne sahip olması gerekir” sözü bu konuda bize rehber olmalıdır.

Şimdi bana Ermeniler ya da Rumlar kendilerine yapılan zulümlerden bahsedebilirler yada Türkler Ermeni mezaliminden ama bir Müslüman olarak söyleyeceğim tek şey Aliya İzzetbegoviç’in deyimiyle ‘İslam en iyisi-bu hakikat- ama biz en iyi değiliz’

Burada sayfalarca İslamiyet’in hoş görüsü üzerine yazmak isterdim ama insanlar artık realiteye bakıp bana hikaye anlatma diyor. Ya da senin Müslüman olduğunu bana yapılan zulmü kabul edersen anlarım diyor çünkü insanlar artık kendisine yapılanları inkar eden ya da üstünü örten bir üsluba sahip yazarların hiçbir sözünü inandırıcı bulmuyor hatta hakikatten dem vurmasını utanmazca yapılan bir kara propaganda olarakta görebiliyor.

Şüphesiz bir insan bile günahsız değilken hatalardan arınmış değilken milyonlarca insanın oluşturduğu bir sistemin, devletin hatasız ve günahsız olmasını beklemek Platon’un ‘İdeal Devleti’ni yada Eflatun’un Medinetül Fazılasını realitede beklemek gibi bir safdillik olacaktır.

Bu coğrafyanın çocuklarından birisi olarak ortalama her vatan evladı gibi lise yıllarımda Yunan’a ordan da Rum’a, çevrenin ve eğitimin etkisiyle de Ermeni’ye düşman olarak yetişmiş birisiydim(Bizde ders kitapları ÇERKEZ Ethem’den başlayıp KÜRTLER’e kadar farklı din ve ırkların alayının hain olduğunu çok güzel vurgular). İlginçtir bu bağnazlığın belki dinden ve dindar çevrelerden kaynaklandığını düşünenler çıkabilir ama tam tersi laik eğitim dünyasının verdiği bu zihniyeti almış olduğum dini eğitim özellikle de Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı Risale-i Nurlar sayesinde aşabildim.

‘Gavur’a bakışta ilk şoku zimmilik ve cizye kavramlarında yaşamıştım.

İlahiyatda öğrendiğim bu kavram şimdiki vatandaşlık kavramına da kısmen tekabül ediyor aslında.

İslam hukukunda bir ülkenin işgali ya da egemenliğinin Müslümanların eline geçmesinden sonra üç şart vardır.

İslam’ın kabulü, Cizye ya da savaş.

Kısaca savaşmayan için iki şık konulur önüne; Ya Müslüman olacaksın ya da kendi dininde kalıp cizye vererek zımmi statüsüne geçeceksin.

Cizye ise insanların can, mal, namus gibi güvenliklerini sağlamak üzere alınan bir tür vergidir.

Cizye vermeyi kabul eden Hristiyan ve Yahudiler günlük hayatlarında, iş ve dini ibadetlerini devletin himayesinde gerçekleştirebilirlerdi.

Halbuki sokağın bana öğrettiği dil, gavuru her fırsatta sıkıştırıp hayatı zindan etmenin sevap olduğuydu.

Cizye denilen yaşlı, sakat, çocuk, din adamları ve kadınlardan alınmayan bu vergiyle ilgili Prof.Dr Ahmet ÖZEL’in ‘Darulislam, Darulharb -İslam Hukukunda Ülke Kavramı’ adlı kitabında anlattığı şu olayı da unutamamışımdır. Moğol istilası karşısında bir kaleyi terk eden Müslümanlar orada cizyelerini aldıkları ahaliye ‘Biz sizlerin can, mal, namusunu korumak için bu parayı alıyorduk ama artık sizleri koruyamayacağız bu yüzden paralarınızı geri veriyoruz’ diyerek topladıkları paraları ahaliye geri verip kaleyi terk ederler.

Özellikle İslam Hukukunda zimmi birisinin malına, canına zarar vermeyi bırakın zımmilere ait domuzunu öldürmenin, şarabını dökmenin bile caiz olmadığı ve bunu yapanın verdiği zararı ödemek zorunda olduğuna dair hükümleri görünce de şaşırmıştım. Allahın yasak ettiği bir şey birde farklı dinden insanlara aitse niye verilen zarar ödetiliyordu ki?

Hasılı vel kelam Hristiyanla bir Müslüman nasıl eşit olabilir sorusuna Osmanlıdaki gibi aynı sokakta yaşayamadığımız için kabul etmekte zorlanıyorduk. Halbuki ayeti kerimede denildiği gibi Allah dileseydi insanları ‘tek bir ümmet’ kılardı. (Hud suresi 118. Ayet) (Emperyal güç olmanın en temel ve bariz vasfı çok dilli ve çok kültürlü toplumları bünyede uzun süre taşıyabilmektir. Osmanlı ve Roma imparatorluğu gibi ama kendi vatandaşının ana dilinde eğitim yapmasına engel olan bir Türkiye ne dünyada lider olabilir nede başka ülkelere model)

Zekat ve ve hac nasıl ilahi bir emirse ve bunu çiğnemek günahsa gayri müslim bir zımmiyede eziyet ve haksızlık günahtı hatta Hz. Muhammed (s.a.v) efendimiz “Kim bir zimmiye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum.” (Acluni, Keşfu’l-Hafa’ II, 218) diyerek son noktayı koymuştur.

Dikkat edilirse meseleye İslam hukuku zaviyesinden baktık peki laik düzende insanlarımızın kendi dinleri ve hakları gibi gayr-i Müslimlerin de hakları olduğunu nasıl kabul ettireceğiz.

Bunu dini dışlayan bir eğitim sistemiyle sağlayabileceğimizi zannetmiyorum.

Şu an 12 yıllık kesintili eğitimle ilgili Kuran okuyan öğrenciler farklı zamanlarda farklı şartlara göre bizlere hitap eden ayetler okuyacaklardır. Sonuçta gayri Müslümlerin lehine bir tablo çıkacaktır. Risklerde yok değil. Örneğin Din Allah’ın oluncaya kadar savaşın yada küfrün elebaşlarını öldürün gibi ayetleri hemen Müslüman olmayan kişilere değil Müslümanlarla savaş halinde olan kişilere ait olduğu vurgulanmalıdır.

Arazideki öğretmenler bu anlamda önemli.

Allaha şükür İlahiyat camiasının yetiştirdiği insanlar, öğretmen adayları tüm bunların farkında olan insanlar.

Gerek geçmişe bakıldığında gerekse hali hazırda eğer her iki tarafın birbirine karşı zulmü varsa bu dinin hatası değil kafalardaki cehaletin karanlığındandır.

Bunu kabul etmemiz lazım.

1800’lerden itibaren başlamış olan karşılıklı kıyım ve tasfiye politikaları ve bulandırılan İslami düşünce gibi konulara baktığımızda yüzyıllık bir yıkıma maruz kalan binanın birden yapılmasını bekleyemeyiz eğitimle çözülecektir bu iş inşallah.

Risale-i Nur’dan Bediüzzaman’ın sözlerine kulak vermenin zamanı.

Ermeni çeteleriyle savaşmış ve Ruslara esir düşmüş bir insandan bahsediyoruz lütfen dikkat bir daha söylemek gerekirse ‘Ermeni çeteleriyle savaşmış ve Ruslara esir düşmüş’ bir insanın bir İslam aliminin cümleleri ışığında Müslümanca düşünmenin yollarını aramalıyız diyorum.

Çünkü nasları ayetleri doğru okumak kadar olayları ve hadiseleri de doğru okuyup ona göre doğru çıkarımlarda bulunmalıyız.

Bediüzzaman Said Nursî, hayatı boyunca tek adam yönetimine karşı mücadele vermiş, İslam dünyasının kurtuluşunu, her türlü istibdat ve baskıdan kurtulmasının anahtarını meşrutiyetçi ve hürriyetçi hareketlerde aramış bir alimdir.

Bu anlamda 1910’lar da Şark aşiretlerine Meşrutiyet’in önemini anlatmak üzere yaptığı seyahatte karşılaştığı soruları ve cevapları Münazarat adlı kitabında dile getirmiştir.

Sözü ona verelim çünkü kavganın içinden gelen, sevdiklerini, en yakınlarını bu savaşlarda kaybettiği halde Müslümanca bir bakış açısıyla Ermenilerle nasıl dost olacağız sorularına cevap veren Bediüzzaman bakın neler demiş;

İlk önce Kuran’da yer alan Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyiniz ayetine verdiği cevap ile başlayalım.

(İkinci ve Son bölümle bitecek)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

HIRİSTİYAN ÖĞRENCİ OLMAK DA ZORMUŞ -I-” için 4 yorum

  • 15/04/2012 tarihinde, saat 05:47
    Permalink

    ibrahim, yazı bitmiş olabilir di ama ekleme de hoş olacağa benziyor. Dr Ahmet Özel’in kitabını seksenbeşlerde okumuştum imam hatipli günlerimde. alıntıladığın cizye vergisi de bu günkü gibi aklımda. hatırlattığın için ayrıca müteşekkirim. bir twettan bu kadar yazı çıkarabilmekte baya kabiliyet işi. bravo

    Yanıtla
    • 15/04/2012 tarihinde, saat 10:57
      Permalink

      Üstadım marifet iltifata tabidir değerli yorumun için teşekkür ederim Allah razı olsun

      Yanıtla
  • 15/04/2012 tarihinde, saat 18:04
    Permalink

    Münazarat risalesi 100 yıl evvel yazılmış ama hala insanlık oradaki meseleleri anlayıp cemiyete ait problemleri halledememiş (menfi milliyetçilik gibi) ise ne yazık. Mesela benim en çok hoşuma giden ve insanın nokta-i nazarını genişleten yerlerden birisi Münazarattaki şu ibretlik yerdir:

    Sual : Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur?
    Cevap: Dört vecihle:

    Evvelâ: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinden size ayıp mı oldu?

    Saniyen: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın, Arap müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı. Beraber kavgaya giderlerdi. Bunlar ise, ehl-i kitaptır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı set çeker.

    Salisen: Düvel-i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri ocağı buna şahittir.

    Râbian: Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr-ı müslimlerin terakkîsine sebep, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zîrâ bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-ı müslimler, o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakr bataklığına düştük; onlar, fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Meselâ, senin dört oğlun varsa, askerlik mülâhazasıyla evlenmezler. Şâyet evlenseler, memuriyet ilcâsıyla kedi yavrusu gibi her tarafta gezdirerek, mahsül-ü hayatını zâyi edecektir. Delil istersen Van’a git; bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak. Göreceksin ki, Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zayıf bürhânı nazar-ı ibrete arz edecektir.

    Yanıtla
  • 23/04/2012 tarihinde, saat 16:42
    Permalink

    Yazınız için teşekkür ederim. Bir arada yaşayabilmenin mümkün olduğunu,
    önemli olanın niyet olduğunu ortaya koymuşsunuz.
    Sağ olun.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 6

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız