HİKAYE-ÖYKÜ-KARAKTER (Kadın Öykücüler)

Türdeş Anlatılar

Netameli bir alandayım. Burnundan kıl aldırmayan bir ortamda, kendimce anlayabildiğimi sergilemek, verilen emeğe saygı diye yorgunluklara katlanmak, ahmaklık aslında. Ben mukaddes ahmak olduğunu kabullenen biriyim. “Kendimi İsa gibi hissediyorum,” “O da bir ahırda doğmuştu!”

Günümüzde edebiyatın türleri birbirine benzeşti. Anlatı, deneme, hikâye, ayırması güç bir şekilde yakınlaştı, karıştı. Deneme; hayat-insan-edebiyatla ilgili konularda yazarın düşüncelerini edebi bir dille anlatmasıdır. Anlatı, karakterler oluşturmadan insan, olaylar hayat üzerine gezinen duygudurumunu yazmaktır. Bir anlatının hikâye olması için, anlatıcı dışında karakterler bulunmalı, mümkünse birkaç bakıştan verilmeli olaylar. Karakterler ne kadar kanlı-canlı olursa, hayata yakın düşerse benimsenir. Hikâyecinin başarısı, gözlemci yeteneği ve karakter kurgulamadaki yetkinliği ile sergilenir. Her gün baktığımız ama görmediğimiz bir ayrıntı mutlaka bulunmalı öyküde. Mesela neonlardaki sönük harflerin, karakterin veya anlatıcının dikkat çektiği bir ayrıntı olarak yer alması gibi. Her yerde karşılaşırız, çoğu zaman dikkatimizi çekmez. Hikâye bunun farkına vardırır.

Elbette nasıl anlattığı önemlidir edebiyatçının. Dilde akıcılık, imgeler kurma, kullandığı metaforların okuyucuda oluşturduğu derinlik de. Öyküde karakter, sadece anlatıcı üzerinden sürüyorsa buna hikâye demek zor. Öykü diye bir tür gelişti bu nedenle. Öyküyü hikâyeden ayıran, bir olay-karakter yaratma yerine, monologu andırır biçimde tek bir bakışla olayların, duyguların anlatılmasıdır.

Okur Var Okuyucu Var

Farklı açılardan bakışla anlatılsa da öykü, edebiyattan anlayan dar bir alana yöneliktir. Öğrenciler veya genel okurun zorlandığı anlatıdır. Okumak için çaba göstermek ister. Herkesten bu çabayı beklemek mümkün değil. Nazlıdır okuyucu. Sanat eserinin gücü, okunabilme kıvamı tutturabilmesinde; genel bir deyişle yediden-yetmişe seslenebilmesindedir. Hikâyeden her bir okuyucu değişik tatlar alır, farklı anlamlar çıkarabilir, değişik yorumlar yapabilir. Herkes bulunduğu seviyeden anlar ama etkilenir bir şekilde. Her okuyucuyu öykü atmosferine çekebildiği ölçüde başarılı sayılır yazar.
Öykünün seslenebildiği dar bir çevredir. Son zamanlarda ne kadar zor anlaşılırsa o kadar iyi öykü olacağına dair bir anlayış gelişti. Düşüncenin güçlü olması, edebiyat eserinin gücü olmaz her zaman. Kahramanların entel, derin yorumlarla hayata eşyaya bakması okunurluğu güçleştiren tercihlerdir. Edebiyatın işlevi, eşyanın, olayların, insanın içindeki güzel-estetik anlamları, anlaşılabilir yalın biçimde anlatırken ortaya çıkar.

Küçük insani özelliklerimizle bir dünya inşa edebilir miyiz! Dünya zaten var. O halde o dünyaya kulak kesilen, gözlemleyen başarılı olur. Başarılı saydığımız bütün edebiyatçılar dünyayı değiştirmeye değil, anlamaya ve anlatmaya çalışanlardır.
Modern öykülerin bir olay karakter olmadan da kurgulandığını görüyoruz. Olay şart değil elbette. Ancak bu durumda anlatıcının iç dünyasına tanıklık ediyoruz. Öyküde anlam, anlaşılması ve kime seslendiği tartışılmıyor. Mahalleden, sokağımızdan çocukluğumuzdan, dünyanın bilmediğimiz bir yerinde yaşayan karaktere hayat veriyorsa, buna hikâye deriz. Ahmet Büke, Mahir Ünsal Eriş, Mustafa Çiftçi hikâye anlatıyor ama –mesela- Bahtiyar Aslan, Hasibe Çerko, Zeynep Sati Yalçın, Selvigül Kandoğmuş öykü yazıyor. Öykü yazarlarında da Eda, Gönül, Hasan, Hatice, Hayat, Yusufhan, Firuze, adında karakterler bulunuyor elbette. Ancak –mesela- Yıldız Ramazanoğlu’nun Bu Sefer Lila Olsun Saçlarım kitabındaki Nimet Hanım, Kuaför Kadın gibi hayatın içinden, hikâyeyle farkına varabildiğimiz tiplerin dile geldiğini göremiyoruz.

Mustafa Çiftçi, oku(ya)mamış, içinde ukde bulunan, kaybeden marangoz, bakkal, seyyar kokucu gibi esnaf tipleri anlatmadaki ustalığı ile öne çıkıyor. Mahir Ünsal Eriş, bir hikayede sıkışan sıradan bir insanın -Ali’nin- inşaat halindeki apartmana çiş yapmak isterken ideolojik bir suçlamayla karşı karşıya kalışını anlatır. İdeolojik bir bilinçten uzak, halktan birinin polis sorgusunda traji-komik siyasi hayatına şahit oluruz. Düzenin baskıcı yanının yol açtığı faciaları sezeriz.

Ben Kahramanı

Öykü yazanlar ise hep öznel hikâyelerini anlatıyorlar. Kahramanları dünyanın şifresini çözmüş. Bize sunuyor. Çoğunluğu da kendileri hemen hemen. Üstelik ideolojik bakışları her öyküde göze batacak bir tarafgirlikle belirginleşiyor. Bunu bir karaktere söyletseler sorun olmaz ama biz anlatıcının/yazarın kenarda tebessümle öyküyü seyretmediğini her cümlede müdahil olduğunu görürüz. Mesela Selvigül Kandoğmuş, Yusufhan kitabında “Yusufhan bu bakışlar karşısında, içe işleyen bu yumuşak ses karşısında eriyebilirdi, çözülebilirdi” diyor. Erimesi yeterliydi. Nerden çözülüyor; elbette namus timsali mazbut bir genç olarak yazarın gözünde. Dindarların nezdinde. Yazarın hassasiyeti olmamalı mı? Elbette olur ama bunu dolaylı, hikâye atmosferi içinde ifade etmesi gerekirken, doğrudan değer yükleyen bir pencereden baktığında sorun çıkar.

İyi-kötü değerlendirmesi yazara ait yani. Karaktere değil. Okuyucu gaflete düşmesin, neyin iyi neyin kötü olduğunu atlamasın, ben işaret edeyim, gayreti sezilir. Zeynep Sati Yalçın Çölden Sonraki İlk Kuyu’da, Şahin de, Hayırlı Haber kitabında Kırağılar Vurmuş Gençliğine hikâye paragraflarının arasına “Asra yemin olsun ki insan hüsranda, ancak hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna’ydı.” diye sureler (levhalar) ekliyor. Ayrıca başka şair ve yazarlardan çok fazla alıntı yapınca eser güzelleşmez. Murat Menteş’in yaptığı gibi. Yalçın’ın Beklerken ve Şeker Kırığı kitaplarında böyle levhalar yok, anlatım ve karakterler oluşturmakta bir gelişme görülüyor. Şahin de hayata yönelince, ideolojik olaylardan uzaklaşınca daha güzel öyküler sunuyor ortaya. Bunun olumlu olduğu tartışılmaz.

Zaten kitaplardan anlıyoruz ki dindar bir anlatıcının bakışı ile olaylar yansıyor okuyucuya. Karakterler üzerinden imalı anlatmak yerine doğrudan müdahil olan bu tür cümleler öyküyü güçlendirmiyor, yazarın bir yere aidiyetini ispatlama çabası gibi algılanıyor. Yine Beklerken kitabında Yüzleşme gibi güzel hikayeler var ama mesela “Şimdi, şekildeki değişimin öze sirayet edemediğini düşünüyordu” “Makyajsız dupduru yüzüyle” “Ailenin önemini ve kutsallığını, aile içi iletişimin bilhassa dejenerasyon tüm hızıyla yaşandığı günümüz dünyası” gibi cümleler değer yargısı içeriyor. Belki karakter bunları söylese o kadar yadırganmaz. Böyle düşünen insanlar da var çevremizde çünkü. Onların dilinde daha anlaşılır, makul, sosyal hayatın bir yansıması görülebilir. Anlatıcı tarafsız olmalı bu nedenle. Yoksa daha ilk cümlelerde ‘alev gibi kırmızı rujlu dudaklar’ diye başlayınca anlatıcı, tarafını seçmiş görünüyor. Başlı başına olumsuz, kötücül bir karakter özelliğine dönüşmüş ruj sürmek. Hangi ruj süren kadını çekebilirsiniz öyküye artık.

Etkilen-Taklit Etme

Ayrıca genelde kadın yazarlarda açık bir Nazan Bekiroğlu etkisi seziliyor. İskender Pala üslubu. Tarih kutsaması. İbadet aşkı vs. Sanki hayatın şenlikli yanını görmek günah, dünyada iyi şeyler olmuyor, gülmek, güzellikleri istemek, arzulamak matah bir duygu sayılmaz. Dünya oyun-eğlence değil. Nazan Bekiroğlu, yaşlı-dul pencereden bakınca anlaşılır onun açısından belki. Kanları delice akan, hayat ve dinamizm fışkıran gençlere ne oluyor? Bu kadar ağırbaşlı, ciddiyet, sorumluluk yükleyen cümleler, olaylar, öyküler. Biraz uzaktan bakılsa belki de hayat güzel, insanlar derin, kötüler o kadar kötü, iyiler o kadar iyi değil. Bir dilencinin, çöpçünün, evsizin ibretlik coşkulu anları var(dır). Kadın kuaförün, konsomatrisin, hatta fahişenin. Yok, Yusufhan’ı baştan çıkaran Züleyha sadece tensel bir istek peşinde. Sezdirilse buna da bir itirazım olmaz. Züleyha açısından bakılsa belki yalnızdır, sevgi arıyordur, âşık olmuştur? Yusufhan kadın perhizinden abazandır. Böyle bir ihtimal yok öykülerde. Züleyha, imtihan aracı, Yusufhan’ı günahlara çağıran bir Lilith adeta. Öte yandan Afganistanlı Züleyha, bir adanış abidesi. Öykülerdeki Yusuf’ları saymıyorum artık.

Kaldı ki Zeynep Sati Yalçın’ı ve Selvigül Kandoğmuş Şahin’i kadın bakışındaki ayrıntılar nedeniyle başarılı buluyorum. Kitapları ikişer-dörder baskı yapmış. Her ikisi de dörder kitap yayınlamış. Birikimleri, kadınların içdünyasını anlatan öyküleri ile ispatlamışlar yazarlıklarını. Kahramanları erkek olduğunda bile. Bütün sıkıntı, bu kadar kitap yayınladıkları halde, metni esas alan bir değerlendirme, eleştiri yazılmaması. Bu kadar edebiyat dergisi, öykü özel dergileri yayınlanıyor ancak canlı bir kültürel ortam, tartışma, eleştiri yok ortada.

Değini Çok Eleştiri Yok

Eserlerinin karşıdan nasıl anlaşıldığını göremiyor yazarlar. Değinme yazılarını saymıyorum. Onlar yazara da edebiyat birikimine de bir katkısı olmayan hatır-gönül yazıları. Bir bilinmezliğin içinde sürekli dergiler çıkıyor, öyküler yazılıyor, kitaplar yayınlanıyor. Nesnel, rehberlik yapacak bir eleştiri ile karşılaşmıyor bütün bu faaliyetler. Tersine “berrak suyu, içmek için önce bulandırmak gerekir” gibi anlaşılacak, yönlendirmeler görüyoruz. Hikâyelerdeki iyi yanları, eksik yönleri gösteren bir eleştiri geleneği yok. Olanlar karşılıklı ödünç övgüler, söyleşiler, dayanışma gösterisine dönüşmüş alış-verişler. Kalanlar da deneme-sınama yanılma ile yazmayı sürdürüyor. Söz konusu ettiğim yazarlar yine gayretli ve kendilerini ispat çabasında. Zeynep Sati Yalçın, Selvigül Kandoğmuş kitaplarını benim zalim elime vermek cesareti gösterebildiler.

Yazarların bir kısmı sessizliğe mahkûm edilirken bir kesimi al gülüm-ver gülüm ilişkisinde. Başarılı olabilecek yetenekleri mevcut müktesebatı ile öyle bir parlatma çabasına giriyor ki dayanışma lobileri, zirveye çıktığını sanıyor o yazar. Nobele bir adım kaldı nerdeyse. Kendi aralarında çok mutlular. Bu yüzden en küçük bir eleştiriye tahammül edemiyorlar. Lobiler dışında sizden söz eden niye yok peki? Farklı din-milliyet-ülke insanına ulaşabiliyor muyuz, başka düşüncedeki insanlara seslenebiliyor muyuz? Kendi cemaatimiz içinde mutlu mesut oyalanıyoruz. Pistonlu yükseliş de bir yere kadar. Artık yaşamak istemiyoruz ama ölmek de istemiyoruz. Hayatı oynamak istiyoruz.” Öykü de bir oyuncak artık. Bari seyirlik, şenlikli olsa. Her yer kasvet. (O kadar fakirdim ki, martılar bana simit atıyordu!)

Oysa okuyucu esere bakar, ifade gücüne, edebi niteliğine. Ne kadar dindar, ateist, sosyalist, liberal olduğunuza değil.
Herkes kitap(lar) yayınlıyor ama karşıdan bir ses-yankı bulamıyor. Her iki yazar da son kitaplarında daha yetkin hale gelmişler. Arada sorunlu cümleler olmasına rağmen. Nedense kadın yazarlar bir cümlede birkaç yüklem kullanıyor, hangisine vurgu yaptığı anlaşılmıyor. Cihan Aktaş’tan bulaşan virüs gibi. Yalçın’ın hikâyesinde bir cümle mesela: “Acı çeken biri değil de yıllardır varmak için uğraştığı menzilin yolunun sonuna gelmiş, artık varacağı yere bir an evvel varmak isteyen bitkin, ihtiyar bir yolcu hali…” Bir cümlede üç kere varmak fiili, yolun sonuna gelmişse, daha nereye ulaşmak istiyor, bu bitkin, ihtiyar yolcu? Cümle –naçizane- şu şekilde anlaşılır güzel olabilir belki; “Yıllardır ulaşmak istediği menzile gelmeden ihtiyarlamış, bitkin düşmüş acı çeken bir yolcu gibi.”

Öykü yazarları içinde Bahtiyar Aslan, Hasibe Çerko gibi başarılı olanları var tabii ki. Ancak bu başarı; yaratılan karakterlerin gücünden, kurgulanan olayların okuyucuya yakın düşmesinden değil; yazarın derin cümlelerinin, betimlemelerinin özgünlüğünden kaynaklanıyor. Gözümüzde canlanacak, atıf yapılacak bir karaktere hayat vermeyince öykücünün başarısını test etmek mümkün değil. Herkesten Gogolun, Binbaşı Kovalev’i, Ömer Seyfettin’in Muhsin Çelebisi çıkarması beklenemez ama hiç olmazsa kekliğinin aşkından resim sanatına yönelen marangoz Âdem, Aslı’nın Mercimeği kadar gözümüzde canlanacak bir tip bulabilmeli okuyucu. Öykülerin çoğunun filmi çekilecek olsa, ne çıkar ortaya? Artık öykülerini görsel olarak düşünerek de yazmalı yazar. Kutlu’nun Uzun Hikâye’sindeki Komünist Ali gibi, bir filme konu olması ne mümkün çoğu hikâyenin? Filme çekilmesi şart mı diyenler de olabilir. Öykünün iklimi gözümüzde canlanmalı en azından. Muhayyileye seslenmeyen öykü, aforizmatik cümleler geçidi mi olmalı?

Hiç olmazsa çiçeklerin peşinde bir küçük kız, elleri yara içinde, kalbi kırık, travmalardan bulanık ruhu çıksa bari ortaya. Burada söz konusu edilen yazarlara ait olmayan “ve birlikteliklerin menfaate dayandığı şu demde bile, temelinde göksel rıza olan dostluklara yelken açabilen yıldız gözlü, yıldız özlü insanları görüyorum.” gibi cümleler. Nerede bu insanlar? Biz niye görmüyoruz? (Kör olduğumdan kesin) Edebiyat cümlesi ile edebiyat paralamak arasında ince bir çizgi bulunur. Vecize üretmek, aforizma paralamak, romantik edebiyat cümleleri yazmakla nereye kadar gidebilir edebiyatımız?

Öykü zaten modern bir tür. Değişik üsluplarla/biçemlerle güzelleşebilir anlatılanlar ama öykü olabilir mi? Belki anlatı denebilir, hikâye olmaz işte. Çünkü hikâyeciyi başarılı kılan, kendi dışında, hatta tam karşısında karakterlere hayat vermesindeki yetkinliktir. Toplumun her kesiminden karakterler yaratma, -en azından onları dile getirebilme- yeteneğidir.

Eşya Dile Gelirse

Ahmet Büke de insanlar dışında bir “sinek”, bazen bir fare karakterin ağzından takip ediyoruz hikâyeyi. Feyza Hepçilingirler’in bir hikâyesinde yağmur damlası gözünden izleriz, bir apartmanda yaşayanları. Hayatın farklı pencerelerini seyreder, düşer yere o damla. Biten ömür gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden kısa bir sürede. Öyküde ne kader cümlesi var, ne yalan dünya. Ne din anlatır. Ne vaaz verir. Biz okuyucu olarak bu algıya ulaşırız zaten. Yazarın özgünlüğü algıda seçicilikte ortaya çıkar. Olayı anlatma biçiminde. Hikâye (edebiyat), bir vaizin, papazın, hidayet rehberinin, okuyucuyu cennete ulaştırmak çabasının ürünü değildir. Daha çok dünyaya estetik, ince, derin bir bakış sağlayan güzellik peşindedir. Edebiyat yoksunluklar içinde cenneti, zenginlikler arasında cehennemi bu dünyada hissettiren, anlatabilen, bazen yaşatabilen sanattır. Bunu yaparken, tapınaktaki vaazdan farklı bir yöntem izler. Sanat zaten Yaratana öykünme çabasıdır. Ayrıca peygamber rolüne girmesi gerekmez.

Askıda Kalmasın

Öykünün ince ayarları vardır. Mesela dünyanın en büyük yazarı bile olsanız kadını topal kılmışsanız, konuşan birinin Niğde ağızlı olduğunu söylüyorsanız öyküde bunun bir anlamı, bir amacı olmalıdır. Askıda bırakılmaz imgeler. Sinekten bahsediyorsanız, hikâyede bir karşılığı, anlatmak istediği farkındalık sezdirilmelidir. Okuyucuyu hikâyeye katan, muhayyilesinde devamı sürdüren kesintiler, ihmaller bunun dışındadır tabii ki.

Giriş cümlesi önemli, herkes bunu bilir ama bu cümlenin hikâyenin sonunda bir yere bağlanması ihmal ediliyor çoğu zaman. Ahmet Büke bir hikâye girişinde “Tam o anda, bu değişimin olduğu yere çok yakın olan kapı çekildi. Merdivenlerden aşağıya acele topuk sesleri hızla indi.” Derken, öykünün sonunda tabanca ile öldürülen bir cesetle karşılaşır sinek. Telefondaki “Ve yol gürültüleri ardından endişeli bir ses. “Cep telefonun yanıt vermediği için seni buradan aramak zorunda kaldım. Ters giden bir şeyler var. Sakın o kadınla buluşma. Tekrar ediyorum. Buluşmayı hemen iptal et…” Böylece kurşun deliğine türünün devamı için sineğin yumurtladığı cesedin, bir kadın tarafından tabancayla öldürüldüğünü anlarız.

Güray Süngü bir hikâyesinde duvarda bir çividen bahseder. Hikâyenin sonunda görürüz ki karakter bu çiviye astığı bir iple intihar eden arkadaşını görür. (Buna rağmen sessizce sigara paketini alıp çıkması, ayrıca irdelenmesi gereken patolojik bir vakadır-neyse…) Çivi askıda kalmaz yani. Mustafa Çiftçi’nin bir hikâyesinde karakter, bir cümlede geçen selatin camii ifadesine kafayı takar. Sonunda sürpriz olmasa da radyo konuşmasıyla Selatin Camisi nedir bir cümleyle okuyucuya anlatır.

Giriş paragrafındaki dikkat çeken bir ayrıntı, imge, metafor, askıda kalmamalıdır. Son paragraf-cümle bunu bağlamalı bir olaya, imgeye. Böylece öyküyü okumak, takip etmek, bitirmek için bir sebebi olur okuyucunun. Başarılı yazar da okuyucunun zihnine bu kancayı atabilendir.

Mustafa EVERDİ
Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 5

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız