HEPİMİZ BİR RÜYA’DAYIZ, ÖLÜNCE UYANACAĞIZ

Buğday filmi uzak bir gelecekte geçiyor diye başlamak isterdim yazıma. Maalesef bugün de izlerini görmeye başladığımız yakın geleceği anlatıyor yönetmen Semih Kaplanoğlu. İklim değişimleri yavaş yavaş yeryüzünü yok etmekte, sadece yapay olarak korunmuş bazı şehirlerde yaşam sürmektedir. Bu şehirlere ise serbestçe girmek yasaklanmıştır ve ancak bir düzine testten geçerek içeri girilebilmektedir.

Şehir dışında insan, hayvan, bitki, bozuk(!) genetik dizilime sahip olan ne varsa bırakılmış, yiyecek ihtiyacı da genetik müdahalelerle üretilmiş tohumlardan karşılanmaktadır. Ancak işler istendiği gibi gitmez ve bu tohumlar birkaç hasat sonrası bozulmaya başlarlar. Bunun sebeplerini araştıran bir akademisyen(Cemil Akman), bir süre sonra şunun farkına varmıştır: “Hiçbir zaman mükemmel bir tohum üretemeyeceğiz.”

Cemil Akman keşfettiği bu gerçekten sonra ortadan kaybolmuş, şehri terketmiştir. Artık hayatının geri kalanını terkedilmiş topraklarda gerçek tohumlarla gerçek ürünler yetiştirmek için harcayacaktır. Ona bu yolculuğunda eşlik etmek isteyen birisi daha vardır: Profesör Erol Erin. Cemil Akman’ın ileri sürdüğü tezi benimsemiştir ve onunla birlikte gerçek tohumu bulmak için yola çıkmanın vakti artık gelmiştir.

Film hakkında aklınızda bir resim oluşturmaktı buraya kadar amacım. Bundan sonrasında iki akademisyenin gerçek tohumu bulmadaki yolculuğunu izleyeceksiniz. Yazının bundan sonrasını filmi izledikten sonra okumak isteyebilirsiniz, uyararak devam edeyim.

Birçok kişi tasvir edilen dünya için distopya demiş. İlla bir kategoriye alınması gerekiyorsa evet doğru bir ifade ama yönetmen geleceği değil bugünü anlattığını söylüyor.

Aslında haklı. Tamam henüz şehirlere genetik kontrolle alınmıyoruz ama ülkeler için aynısı değil. Mültecilere gerek Amerika gerekse Avrupa devletlerinin nasıl davrandığını, onları içeri sokmamak için ellerinden geleni ardına koymadıklarını her gün haberlerden okuyoruz.

Gelelim yapay tohum konusuna. Bugün birçok ülkede daha fazla verim alabilmek için tohumların genetiğiyle oynanıyor. Evet çok fazla mahsül alınabiliyor belki ama çıkan mahsüllerden alınan tohum yeniden ekilince ürün vermiyor. Yani genetiğiyle oynadıkça aslında bir şeyleri de kaybediyoruz. ‘Dirt! The Movie’ diye toprak ve çamur hakkında bir film izlemiştim bu konuyu ele alan. Filmde Amerika Tarım Bakanlığı’nın, çiftçileri laboratuvarda üretilen yapay tohumları ekmeye zorladığından, buna uymayanları cezalandırdığından bahsediyordu. Ülkemizde de Amerika kadar olmasa da durum pek farklı değil. Daha birkaç ay önce 4 yeni genetiği değiştirilmiş tahıl ürününün daha kullanılmasına izin verdi Biyogüvenlik(!) Kurulu’muz. https://www.haberler.com/gdo-lu-dort-urune-izin-9892532-haberi/ GDO’lu ürünlerin hayvan yemi dışında direkt aldığımız yiyeceklere de karışması ve yasallaşması an meselesi yani. Zaten bir fırın çoktan ekmekte ithal edilen bu tahıllardan kullandı ve yakalanana kadar birçok kişiye ‘un mamülleri’ yedirdi.

Bunları düşününce anlatılanın aslında öyle uzak bir zamanda olmadığına hak veriyorsunuz değil mi?

Filmin devamında genel çerçeve olarak Kehf Suresi’nde anlatılan Hz. Musa ve Hızır Aleyhisselam’ın keşif dolu yolculuğunu izliyoruz. Neden mi bu kadar iddialıyım, yolculuğun başlangıcındaki repliklere bakın:

Profesör Erol Erin, Cemil Akman’a “Yanında beni de götür” diyor. Cemil ise “Bu yolculuğa gücünüz yetmez” diye cevap veriyor. Erol ise “Deneyeceğim” diyor, “Lütfen denememe izin verin.”

Gelin şimdi de Kehf suresinin art arda gelen şu ayetlerine bakalım:

“Musa ona dedi ki: Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” (Kehf, 18/66)

“Dedi ki: Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin. (Böyleyken) Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?” (Kehf, 18/67-68)

“(Musa:) ‘İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.’ dedi.” (Kehf, 18/69)

Filmin geri kalanında da surenin 82’ye kadar olan ayetlerini izliyoruz genel çerçeve olarak. Erol, bazen dayanamayıp vazgeçse de Cemil ile gerçek tohumu ve kendi öz benliğini bulma yolculuğuna devam ediyor.

Sahneler Ne Anlatır Bize

Yönetmen, genel olarak ne anlatmak istediğini açık açık söylese de bazı sahneler var ki her izleyen farklı bir yorum yapabilir. İlk olarak kamp yapacakları zaman bir odun ile yuvarlak çizmeleri beni üzerine düşündüren sahnelerden. Bir gece kampa kurt geliyor ama o çizginin içine giremediği için zarar veremiyor. Sonra o çizilen dairenin içine ayakkabılarını çıkarıp giriyorlar bir de. Bana sanki ev, aile, mahremiyet, sınırların insanı güvende tuttuğu meselesi anlatılmaya çalışılmış gibi geldi. Yani sınırlarımız olmalıyı çıkardım oradan. Yoruma açık.

Diğer bir sahnede ise buldukları tohumları ekmek için kullanacakları toprağı bir türbenin içindeki camiden alıyorlar. Burada da hikayenin de Kuran’dan olmasından hareketle bozulmamış, fıtrata yakın olan hayatın camilerin ve Kuran’ın sahibi Yaratıcı’nın değerlerini takip etmekle geri kazanabileceğimizi söylüyor yönetmen.

Birçok sahnede karar verici konumda bilim adamları var. Mültecileri şehre almayan, tohum üreten, bozulunca düzeltmeye çalışan kişiler de bilim adamları. Bu ister istemez insana tamamen bilimin tanrı edinildiği bir dünya işte böyle olur da dedirtiyor.

Filmin final sahnesinde karınca yuvasının etrafında oluşan o dairesel şekil de bir şeylerin simgesidir büyük ihtimalle. Diğer yandan camide birbirlerinin ayakucuna doğru kıvrılarak uyumaları ve kameranın bunu tam 180 derece yukarıdan alması..

Her Şeyin Bir Sonu Vardır

Film genel itibariyle bir maneviyat arayışıyla çevresel bir kaygı etrafında ilerliyor. Ve doğayla o safiyane ilişkisini kaybetmiş bir insanlığın nasıl bir felakete uğrayacağını gösteriyor. Çare ise yaratılış ayarlarımıza geri dönmekten geçiyor. Peki bunu nasıl yapacağız, asıl soru bu.

Filmin İngilizce dilinde olması beni biraz rahatsız etmedi değil. Ne kadar Semih Kaplanoğlu İngilizce’nin dünya dili olması ve gün geldiğinde tüm dünyanın onu konuşuyor olacağından hareketle İngilizce tercih ettiğini söylese de böyle yerli bir filmin Türkçe olmasını daha çok isterdim.

Siyah beyaz tercihi ise bence çok yerinde olmuş. O karamsar dünyanın portresini destekliyor biraz da. Diğer yandan etraftaki nesnelere değil daha çok hikayeye odaklanmayı da sağlıyor. Görüntü yönetimine zaten diyecek sözüm yok. Açılar Andrei Tarkovsky’nin Stalker filmini andırıyor çoğu sahnede. Zaten hikayede de benzer noktalar var.

Buğday filmi, bence ülkemizde çekilmiş en iyi gelecek zaman tasviri filmi. Dişe dokunan konuları ele alıyor ve aynı zamanda bir çözüm ipucu da veriyor. Aynı zamanda bir dini film de denilebilir tabi ki. Semih Kaplanoğlu’nun Variety dergisine verdiği röportajdan bir kısımla yazıyı sonuçlandıralım:

“Dinlere özel bir ilgim var. İslam, dini tarih boyunca gelmiş tüm peygamberlere saygı duyar. Kur’an kitabımız Musa Peygamber’e geniş yer ayırır ve onun hakkındaki efsaneleri hatırlatır. Erol ve Cemil’in yolculuğu, Kur’an’daki el-Kahf / Mağara suresinde zikredilmiştir. Bu efsane tarih boyunca birçok İslam alimi tarafından incelenmiştir. Ben bu filmde onun hem İbn-i Arabi’nin Fusus al-Hikam/ Aklın Mühürleri eserindeki yorumundan, hem de kendi inancımdan yararlandım. Kutsal kitaplardaki metinlerin sadece geçmişten birer masal olmayıp, bugün de hayatımızı etkilediğine inanıyorum”.

Ali Burak CESUR
(Yönetmen-Senarist)


Bu yazı Film Eleştiri kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
= 5 + 4