“HALE”SİNİ YİTİREN MODERN İNSAN 1

1980’li yıllardan sonra Türkiye’de yaşanan hızlı toplumsal değişim süreci birçok açıdan belki olumlu karşılanabilir, fakat kültürel anlamda; gelişim hızıyla paralel bir deformasyon sürecine de girdiğimiz göz ardı edilmeyecek bir gerçektir. Bu sürecin belki de en tehlikeli tarafı bireyin “özne” konumundan “nesne” konumuna geçişidir ve bunu da mümkün kılan kültür endüstrisidir. 

Kültür endüstrisi ile kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de meta’lar haline geldiği söz konusudur. Bu durumda çağımıza egemen olan kültürün gerçek bir kültür olmadığı; kendiliğinden olmayan, şeyleşmiş ve taklit olanı “mutlak” olanın yerine koyan sahte doyumlar sağlayan bir kültürün olduğu gerçeğidir. Söz konusu gerçek kültürün kanımca en önemli göstergesi toplumun geneline hakim olan ahlaki değerlerin, toplumsal sorumlulukların, örf ve adetlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Bunun eksik olması kültürün kök salamamasına dolayısıyla kültürlenmenin gerçekleş(e)memesine neden olur. En basitinden kültürü bu boyutuyla ele alacak olursak günümüz insan ilişkilerindeki yozlaşmaya cevap bulabiliriz. Aynı apartmanda oturanların birbirlerini tanımadığı, komşu esnafların etik dışı rekabet halinde olmaları, aile içi ilişkilerinin sarsıldığı, yardımlaşmaların ve hoşgörünün azaldığı, gençliğin gayri ahlaki uçuruma sürüklenişi sizce de kültürümüzün günümüze aktarılamamasının en bariz örnekleri değil midir? Bütün bunlar bize kendi tüketicisi olan modern bireyi kendisi üreten kültür endüstrisinin varlığını göstermektedir.

Şüphesiz kültür endüstrisi kavramını doğuran günümüzün siyasi ve ekonomi yapısına zalimce hükmeden kapitalizm ve bu ideolojinin savunucuları devletlerdir. Sanatı ve kültürü metaya dönüştürüp sektör haline getiren ve sadece kar güdüsüyle hareket eden kapitalist sistemin önemli bir ayağını oluşturan kültür endüstrisi tüm dünyayı yapay bir kültürle kuşatarak aynılaştırmıştır. Tek düzeliğin çekici yapısını kıramayan modern insan da maalesef bu sistemin olmazsa olmaz parçasıdır. Unutulmamalıdır ki bir sektör haline gelen kültür endüstrisi yalnızca bir takım malları ve gündelik gereçleri değil beraberinde gelen dünya görüşlerini de, ideolojilerini de popüler kılar. Kapitalist sistemin evrenselliğini savunan ideoloji böylece geniş kitlelerce kabullenme yolunu bulur. Kültür endüstrisi kavramını 1947’de ortaya atan Adorno hayranlık uyandıran öngörüsüyle kültür endüstrisi ve kapitalist sistemin ilişkisini şöyle açıklamaktadır: “Kültür endüstrisi modern sanayi toplumun homojenleşmiş ve rasyonelleşmiş dünyasının düzgün işlemesine yardımcı olma işlevine sahiptir ve bu nedenle vardır. Bu amaçla kültür endüstrisi vaat ettiğini yerine getirmeyen sahte tatminler dağıtmakta, insanları kandırmaktadır.”

Kültür Endüstrisi Işığında Günümüz Sineması

 Her alanda etkisini hissettiren kültür endüstrisi kullandığımız sözcüklerin de içlerini boşaltarak kendi ideolojik anlamanı sözcüklere yüklemektedir. Örneğin kökeni 18. y.y dayandırılan “halkın beğendiği ve yaptığı her şey” anlamına gelen popüler kelimesi. Sizlerin de fark ettiği gibi sözlüklerde bu tanımıyla yer alan popüler kelimesinde belirleyicilik insanlardadır. Fakat belirleyiciliğin sektörde olduğu günümüzde bu kelime “yaygın olarak beğenilen, tüketilen” manasında kullanılarak ticari bir anlam kazanmıştır. Sinemayı da belirleyiciliğin “sektörün tekelinde” olduğu gerçeğiyle irdelememiz gerektiği inancındayım.

Günümüzde sinema deyince ilk akla gelenin Hollywood olduğu kanıksanmış bir durum ve Hollywood sineması da bu sanıyı boşa çıkarmayacak bir şekilde sinema salonlarını işgal etmiş ve sinema piyasasının neredeyse tamamına hakim olmuştur. Yazının daha önceki bölümlerinde de değindiğim gibi kültür endüstrisi ürettikleriyle beraber ideolojilerine de hayat alanı sunmak için vardır. Filmlerin ideoloji belirlemede ve yaymakta vazgeçilmez bir rol oynadıkları gerçeğinin kabulüyle ABD’nin Hollywood sinemasına neden bu denli önem verdiğini ve büyük bütçeler ayırdığını anlamakta güçlük çekmeyiz.

 ABD’nin küresel ve kültürel hegemonyası, askeri güç propagandası yapılan Hollywood sinemasında birçok gerçeğin manipüle edilerek perdeye ve ekrana yansıtıldığını görmekteyiz. Hatta savaşın kaçınılmaz bir son olduğunu savaşı destekleyen söylemlerle dile getiren Hollywood; ABD’nin özellikle İslam ülkelerine uyguladığı şiddet dolu eylemlerini meşru kılmaktadır. Daha da acısı bu tarz filmler gişe ve reyting rekorları (maalesef bizim ülkemizde de) kırarak kendini pekiştirmektedir. Örneğin onlarca değişik versiyonlarda çekilen J.Bond filmlerinde ki “insan hayatına değer vermediğinize göre doğu için çalışıyor olmalısınız.” repliği bizi haklı kılmaktadır.

Gözden kaçırılmaması gereken bir başka nokta ise; ABD’nin mağlup olduğu savaşları, yitirdiği itibarını sanal/görsel yapıtlarda kazanmasıdır. Bunun en güzel örneğini Vietnam konulu Hollywood filmlerinde görmek mümkündür. Vietnam’da hüsrana uğrayan ABD ordusu dünya kamuoyunun ve kendi halkının beyninde savaşı bu yolla kazanmıştır. Bununla da yetinmeyen Hollywood hayali bir düşman üreterek onunla son model savaş araçlarıyla savaşarak bütün bir kuşağı savaş ve düşmanlık kavramlarıyla yetiştirmektedir.

Sinema sanatının etkileyici gücünü bütün nimetleriyle kullanan Hollywood çektiği gençlik ve aşk filmleriyle de kültür(süzlüğü)nü toplumlara dayatmaktadır. Öyle ki bu tarz filmlerle aşk, sevgi gibi ulvi duygular cinselliğin öne çıkartılmasıyla basitleştirilmekte, alkol, uyuşturucu gibi maddeler özendirilerek verilmektedir. Kapitalizmin kendi değerlerine uygun olarak ürettiği bütün bu senaryolar kültür endüstrisi ve ideolojisini empoze etme işlevini çok iyi yerine getirmektedir.

Kültür endüstrisinin ve kapitalizm kültürünün sinemamıza olan yansımasını son dönem çekilen filmlerde görmek mümkündür. Özellikle son dönem gençlik filmleri batı kültürünü gençlerimize özendirici bir dille vererek onları bu kültürün etkisi altında bırakmaktadır. Tamamen ahlaksızlığın rol oynadığı bu tarz filmlerde geleneksel aile hayatımıza taban tabana zıt yaşamlar sergilenmekte ve toplumsal, dinsel öğretiler hiçe sayılarak hatta eleştirilerek verilmektedir. Adını burada zikretmeye utandığım bu filmlerden bir tanesi geçtiğimiz aylarda gösterime girerek “kültür endüstrisi” insanından hak(!) ettiği itibarı alarak en çok izlenilen film olmuştur. Sanal dünyada var olan bu senaryoların günümüze olan yıkıcı etkilerini ve gençlerimizde yarattığı travmayı maalesef yaşamımızın her alanında görmekteyiz.

Hollywood çoban püskülü ağacı demekmiş, Holywood ise kutsal orman

Klasik Hollywood’un diliyle bize seslenmeye çalışan sinemamız kültür endüstrisinin sanata yüklediği rolü icra etmekte dolayısıyla kapitalizmin bir sonucu olarak “farklı” olanı, bizleri filmin içinde tüketmeyip aksine filmde anlatılana dair, hayata ve dünyaya dair bir yığın soruyla karşı karşıya bırakan “sanatsal” filmleri izleyiciye sunamamaktadır. Az sayıda da olsa biraz önce yazdığım boyutta çekilen filmler ise estetik kaygılardan daha çok maddi kaygıları olan yapımcılar tarafından göz ardı edilmekte ve günümüzde bir kültür haline gelen “para”ya boyun eğmektedir.

Sinema sanatının topluma yön verme gücünü çok iyi idrak etmiş olan ABD son teknoloji ürünleriyle gücünü doruğa çıkaran Hollywood’un desteğiyle dünyanın geri kalanına kendini pazarlayarak ve kültürünü özendirerek modern dönemin sömürgeciliğini yapmaktadır.

YAZAN: LEVENT KOTAN

……………

Bu çalışma İKİNDİ YAĞMURU adlı dergide yayınlanmıştır.

Rafet KÜÇÜK

1973 İstanbul doğumlu. Tefsir ve dinler tarihi ile ilgili.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız