buy Instagram followers

GÜNEŞİ ARAYAN ADAM: TOLSTOY

“Hayatım durma noktasına gelmişti. Soluk alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, uyuyabiliyordum. Bunları yapmamak zaten elimde olan bir şey değildi. Ama yaşamıyordum, çünkü gerçekleştirmeyi mantıklı bulabileceğim hiçbir arzum yoktu… Hakikati bile bilmeyi arzu etmiyordum, çünkü hakikatin içeriğini tahmin edebiliyordum. Hakikat hayatın anlamsız olduğuydu. Sanki yaşayacağım kadar yaşamış, yürüyeceğim kadar yol yürümüştüm de bir uçurumun kenarına gelmiştim, önümde yok oluştan başka hiçbir şeyin olmadığını apaçık bir şekilde görebiliyordum. Durmam imkânsızdı, geri dönmem imkânsızdı, gözlerimi kapamam ya da önümde ıstıraptan ve ölüm gerçeğinden -tamamen yok oluştan- başka hiçbir şeyin olmadığını görmezden gelmem imkânsızdı.”
“Hakikat, hayatın anlamsız olduğuydu” diyordu ünlü Rus yazarı ve romancısı Lev Nikolayeviç Tolstoy. Hâlbuki inanmak ile inanmamak arasında boğuştuğu, hayatın anlamını çok şiddetli bir şekilde araştırdığı o meşum dönemde, dünyevi yönden her türlü nimete sahipti. Ama hayatının anlamını oluşturacak cevabı bulamadığı için sahip oldukları onda en küçük olumlu bir duygu meydana getirmiyordu.
“Bütün bunlar başıma talihin tam anlamıyla yüzüme gülmüş olduğu bir dönemde geliyordu. Henüz elli yaşına basmamıştım, çok sevdiğim iyi bir karım, iyi çocuklarım ve ben fazla bir gayret göstermeden gelişen ve büyüyen geniş bir malikânem vardı. Akrabalarımdan ve eşimden dostumdan, hiç olmadığı kadar saygı görüyordum. İnsanlar beni övüyorlardı. Ben de ünlü biri olduğumu düşünmekle kendimi hiç de kandırmış olmazdım. Deli ya da ruhsal yönden rahatsız olmak şöyle dursun, tam tersine benim gibi insanlarda nadir rastladığım bir şekilde zihin ve beden melekelerim son derece güçlüydü.
Bütün bunların hepsi iyi güzel de ne olmuştu da her türlü dünyevi saadete sahip olan Tolstoy, intiharın eşiğine gelmiş, hayat tamamen boş ve anlamsız hale gelmişti. Tolstoy, bu soruya, yapılan ve üretilen her şeyi bir anda yok eden, kendisini ya da sevdiklerini leş kokusundan ve kurtçuklardan ibaret bir hale getirecek olan “ölüm” diye cevap verir. Tolstoy’a göre, asıl şaşılacak olan, nasıl oluyor da insanlar bu gerçeği göremiyorlar? Saçlarına ve sakallarına ak düşmüş Rus edebiyatının dâhi romancısı “Er ya da geç yaptığım işler, her neyseler, unutulacak ve ben var olmuyor olacağım. O halde daha fazla çabalamak niye? … İnsan bu gerçeği nasıl olur da göremez? Nasıl yaşamaya devam eder? Şaşırtıcı olan işte budur!” diyordu debelendiği o çaresizlik içinde.
Tolstoy, içinde yuvarlandığı çaresizliği, nicedir anlatılan bir Doğu meseli diye nitelendirdiği şu hikâye ile çok çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır:
“Bir düzlükte karşısına öfkeli bir hayvan çıkan bir yolcuya dair nicedir anlatılan bir Doğu meseli vardır. Hayvandan kaçan adam kurumuş bir kuyunun içine girer, ama aşağı baktığında kuyunun dibinde ağzını açmış kendisini yutmaya hazırlanan bir ejderha görür. Talihsiz adam öfkeli hayvan tarafından öldürülmekten korkusuyla ne kuyudan dışarı çıkabildiği, ne de ejderha tarafından yenilmekten korkusu nedeniyle kuyunun dibine inebildiğinden, kuyunun içindeki bir çatlaktaki bir dalı yakalar ve ona tutunur. Büyük bir çaresizlik içinde olduğunu düşünmekte, ama gene de dala sıkı sıkıya tutunmaya devam etmektedir. Derken iki fare görür. Bir siyah bir de beyaz fare. Fareler sürekli onun tutunduğu dalın üzerinde gezinmekte ve dalı kemirmektedirler. Az sonra dal kopacak ve adam da ejderhanın ağzının içine düşecektir. Yolcu bunu görür ve ölümden kurtuluş olmadığını anlar. Dala tutunmaya devam etmekte, ama aynı zamanda etrafına da bakınmaktadır. Dalın yapraklarında birkaç damla bal görür. Bal damlalarına diliyle uzanır ve onları yalamaya başlar. Ben de aynı şekilde hayatın dalına tutunmuştum, biliyordum ki ölüm ejderhası beni bekliyordu, ondan kaçış yoktu ve o beni paramparça edecekti. Böylesi bir işkencenin içine neden düştüğümü anlayamıyordum. Beni bir zamanlar avutan o balı yalamaya çalışıyordum, ama o bal bana artık bir tat vermiyordu ve o siyah-beyaz, gece-gündüz fareleri benim tutunduğum dalı kemirmeye devam ediyorlardı. Ejderhayı apaçık bir şekilde görebiliyordum ve baldan da artık bir tat alamaz olmuştum. Sadece, kendisinden kaçış olmayan o ejderhayı ve de fareleri görüyor, onlara odaklanmış olan bakışlarımı bir başka yana çeviremiyordum. Ve bu bir mesel de değil, herkesçe anlaşılabilecek, o çürütülemeyecek hakikatin ta kendisidir.
Tolstoy, yukarıdaki bu hikâye ile beyaz ve siyah farelerin, her an ömür sermayesini biraz daha kemirdiğini ve kaçılması mümkün olmayan ölüme biraz daha yaklaştığını anlatır. Hayatın tüm anlamının, derin bir boşluk ve kapkaranlık bir hiçlik olduğunu ve ruhunun derinliklerinde hayata tutunacak bir kulp bulamadığını sarsıcı bir şekilde tasvir etmektedir. Tolstoy, insanlığın durumunu, idama mahkûm edilmiş ve idam sehpasına doğru götürülen bir idamlık olarak görmektedir. Bu arada güzel bahçeler, gönül açıcı çiçekler ve nefis yemekler idam sehpasına giden yolun kenarlarında dizilmişler. İnsanlar, diyor Tolstoy, bu durumda nasıl hayattan zevk alabilirler ve kaçınılmaz son olan “ölüm” ü göre-göre nasıl hiçbir şey yokmuş gibi davranabilirler.
“Bu, gerçekten korkunç bir durumdu. Yaşadığım dehşetten kurtulmak için ölmeyi istiyordum. Beni bekleyen son karşısında dehşete kapılmıştım… Karanlığın dehşeti öylesine büyüktü ki, kendimi bu dehşetten ilmik ya da kurşunla bir an önce kurtarmak istiyordum; beni en güçlü şekilde intihara doğru sürükleyen şey işte bu histi.”
1828’in 28 Ağustos’unda Moskova’nın güney tarafında, asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Lev Nikolayeviç Tolstoy, 82 yaşına geldiğinde, yağmurlu ve soğuk bir gecede evinden kaçtı. Yolda hastalandı. 7 Kasım 1910’da bir istasyon şefinin mütevazı evinde hayata gözlerini kapadı. Tolstoy, henüz bir kolej öğrencisi iken içine düştüğü inançsızlıktan, ruhuna ağır ızdıraplar verdiğini belirttiği bir mücadelenin sonucunda “Tanrı’yı arayarak yaşadığın takdirde hayat Tanrı’sız olamaz. Eskisinden çok güçlü bir şekilde içimde ve çevremde her şey ışıdı ve bu ışık beni bir daha terk etmedi.” diye anlattığı inanç nuruna ulaştı. Tolstoy, ancak Tanrı’nın varlığı düşüncesinin ruhunu, ağır ızdıraplar verdiğini belirttiği çaresizlikten kurtardığını ve huzur bulduğunu söyler.
Tolstoy’un yukarıda anlattığı o Doğu meselini, bizim topraklarımızdan biri, Bediüzzaman merhum da 8. Söz nam risalede anlatmaktadır. Bediüzzaman, bu hikâyenin aslının suhuf-u İbrahimiye’de bulunduğu, parlak ve güzel bir mesel olduğu bilgisini vermektedir.
Tolstoy’un kendi ruh halini izah edebilmek için anlattığı o hikâyenin yaklaşık olarak aynısı, 8. Söz’de iki kardeş üzerinden iki versiyonla anlatılmaktadır. Birinci kardeş, aslandan kaçıp kuyuya atlıyor ve Tolstoy’un tasvir ettiği dehşetli çaresizlik durumuyla yüz yüze kalıyor. Böyle dehşetli bir hal ile karşı karşıya kaldığı halde, kuyunun içinde yapıştığı ağacın dallarındaki meyveleri yiyerek içinde bulunduğu dehşetten kurtulmaya, aslan ve ejderhayı unutmaya çalışıyor ama kalp ve ruhu müthiş elemler içinde ızdırap çekiyor. 8. Söz’de, birinci kardeşin bu hale düşmesinin nedeni, o biçarenin bakışının olumsuz olduğuna ve aklını yerinde kullanamadığı için bu dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını anlayamamasına bağlanmaktadır.
Evet, kuyuya atlayıp ağaca yapışan adam dehşetli bir hal içindedir. Ne yukarı çıkabiliyor ne de kuyunun dibine inebiliyor. Hem aslan hem de ejderha onu her an parçalamak için bekliyorlar. Böyle bir durumdaki adam nasıl olur da o ağacın üzerindeki meyvelerden yiyerek sanki hiçbir şey yokmuş gibi zevk alabilir, kalbi ve ruhu huzur içinde olabilir?
Madem öyledir, o zaman insanı şaşkına çeviren ve hayatın anlamını hiçliğe mahkûm eden bu hali nasıl anlamalı ve yorumlamalıyız? İşte Bediüzzaman, hikâyenin ikinci versiyonunda ikinci kardeş üzerinden, hakikati arayan ruhlara, hayatın derin bir anlamsızlık ve dipsiz bir kuyu olmadığını, dünyanın aslında zindan değil bilakis cennet bahçelerine açılan bir kapı, hayatın da tüm güzelliklerin membaı olan Cenabı Hakkın isimlerinin bütün görkemiyle tecelli ettiği bir aynası olarak tasvirini yapmaktadır.
8. Söz’de, ikinci kardeşin de aynı akıbete duçar olduğu ve kuyuya atladığı, kuyunun içinde aynı dehşetli hali görüp bu durumdan ürperdiği anlatılır ama bir farkla; ikinci kardeş birincisi kadar korkmamış ve dehşete kapılmamıştır. Sebep basit gibi görünse de aslında çok önemlidir. Birinci kardeşin mahrumu olduğu şey, dünyaya ve olaylara olumlu (müspet) bakabilme ve hakikatin sadece gördüğü şeylerden ibaret olmayacağı, görünürde olanın arkasında büyük hikmetlerin bulunabileceği düşüncesidir ki ikinci kardeş bu özelliklere sahip olduğundan, bütün olayların arkasında yatan hikmet ve sebepleri bir bir çözüyor. Başından geçen bu maceranın anlamını ve niçin başına geldiğini kavradığından, kendisini dehşete düşüren aslan ve ejderhanın aslında bir yanılsama olduğunu; kendisini parçalamak ve yok etmek için değil bilakis kendisine hizmet için var edildiğini; merhametli bir Hâkimin kendisini tanıtmak ve sevdirmek için tüm bu olayları hazırladığını kesin bir şekilde keşfediyor. Bu keşifle de kalbi ve ruhu tarif edilmez bir huzura eriyor.
Hikâyenin iki farklı versiyonla anlatılmasından anlıyoruz ki aslında sorun olaylara, nesnelere ve dünyaya bakış açımızda yatmaktadır. Zifiri karanlık bir gecede, yalnız başına, hiç kimselerin olmadığı ürkütücü bir yolda, korku ve vehimler içinde giden bir zavallının, kendi gölgesini müthiş canavarlar şeklinde görmesi gibi iman nuruyla âleme bakmayan/bakamayan bedbaht ruhlar da kendisine dost ve hizmetçi olarak yaratılan şeyleri bile müthiş canavarlar şeklinde görür. Her şeyi var eden merhametli bir Allah inancına sahip olmayan nazarlar, bu dünyadaki her şeyin kendilerine düşman olduğunu; bu âlemin kötülüklerle dolu olduğu yanılsamasına düşerler. Evet, imanın nuruyla baktığınızda âlemde tesadüfe ve kötülüklere yer yoktur. Bu muhteşem düzen, muhteşem sonsuz kudretli Hâkimi zorunlu kılıyor; bu harika güzellikler, kemal sahibi bir Yaratıcının varlığını tüm insanlığa bağırıyor. Bizim kötülük zannettiğimiz şeyler aslında, bizim ruhumuza yerleştirilen manevi özelliklerimizi ortaya çıkartıp, bizleri insan-ı kâmil haline getirecek olan ateşleyicilerdir.
Düşünce tarihi, bizlere, nice hakikat sevdalılarının gerçek mürşitten mahrumiyet sebebiyle yitirildiğini hazin bir şekilde anlatmaktadır. Uğruna hayatını ve dünyasını cehenneme çevirdiği hakikati, kendisine gösterecek mürşidi bulmasının karşılığında belki de tüm hayatını ve sahip olduklarını feda edecekti Lev Nikolayeviç Tolstoy. Bugünün Müslümanları olan bizler, Tolstoy’un bulabilse kölesi olacağı Kuran’ı ne kadar okuyor ve ne kadar anlıyoruz. Yoksa ol mâhiler gibi derya içinde olup deryayı bilemeyen gafillerden miyiz?

Mürsel MİNDİLOĞLU

(Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fak. 1995 mezunu olan Mürsel MİNDİLOĞLU
İzmir/Aliağa’da Din Kültr. ve Ahlk. Bilg. Öğretmenidir)

GÜNEŞİ ARAYAN ADAM: TOLSTOY” için 2 yorum

  • 19/01/2012 tarihinde, saat 21:53
    Permalink

    Bu yazı pozitivizmin kaba ve gayr-ı insani olan bilim zihniyetine eleştiri olarak bir yazı hazırlamaya çalıştığım dönemde kaleme alınmıştı. Pozitivizmin babası Comte, insanlığın düşünsel gelişimi şemasında “pozitif”in son merhale olduğunu, insanlığın geldiği bu noktada bilimlerin insana mürşid olarak yettiğini ve artık dine ve metafiziğe ihtiyaç kalmadığını belirtmektedir. Comte’un kurduğu bu materyalist-pozitivist din, gayr-i insanidir.
    Gayr-i insanidir, çünkü insan aklını ve gönlünü meşgul eden sadece dünya ve evrenimiz hakkında “nasıl oldu” sorusu değil, aynı zamanda içinde yaşadığımız dünyamızı ve hayatı “kim var etti”, “niçin var etti” ve bizi buradan “nereye götürüyor” sorularıdır. Hiçbir hakikat sevdalısı ruh, bu soruların tamamına ikna ve tatmin edici cevapları almadan huzura ermemiştir.
    Bu soruların cevaplarını arayan gönüllere, “Felsefeye ve insan zihnine düşen bu bilimlerin üstüne çıkmak ve gerçekliğe ilişkin olarak, doğa bilimlerinin sağladığı bilgilerden daha derin ve mutlak bir bilgi aramak değil, bilimin ulaştığı sonuçların sentezini yapmak ve bu sonuçları sistemleştirmektir. Dünya hakkında, doğa bilimleri tarafından sağlanan bilgi dışında, hiçbir bilgimiz olamaz. İnsan bilgisi bilimin sınırlarını hiçbir şekilde aşamaz. ” şeklinde cevap vermek, kalbinde derin bir yara olan bir hastaya ağrı kesici vermek gibi sorunu çözmek, hastalığı iyileştirmek değil, problemi görmezden gelmek demektir.
    İşte Tolstoy’un ızdırabı bu bağlamda değerlendirilmek gerekir. O ruhunda müthiş bir ızdarap hissetmiş, din ve iman haricinde müracaat ettiği tüm kaynaklar onun ızdırabına hiç bir şey diyememiştir. Onu bu dünyada müthiş bir HİÇLİK ve ANLAMSIZLIK çukurunun içinde yalnız başına bırakmıştır. Ancak iman ile ruhu sükunet bulmuştur. Evet Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî îmânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir”.4

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 6

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız