GÜLEN CEMAATİ HURUÇ MU KAMİKAZE Mİ?

Gülen neredeyse 40 yıldır kendi cemaatinin lideri. Bu süre içerisinde çok büyük emekler sarf ederek cemaati bugün olduğu, kalabalık ve güçlü konumuna getirdi. Bu yola çıktığında belki 3-5 kişilik olan ekip bugün yüz binlerle ifade ediliyor. Cemaate ait mal varlığı belki de hiç yokken bugün milyar dolarlar seviyesinde.

Hiç şüphe yok ki Gülen bu günlere gelmek için sabretti ve çok çalıştı.

Ancak siz de kabul edersiniz ki bu ülkede sadece çalışarak elde edilebilecek şeyler sınırlı.

Gülen emeğinin gerçek karşılığını almak için hep söylediği “siyasetler üstü” tavrı, uygulamada çok kullanmadı.

Aslında Gülen cemaatinin siyasi karşılığı “iktidar”dı. Gülen cemaati 1970’lerde sık sık iktidara gelen Demirel’i, 80’lerde Özal’ı, 90’ların başında yeniden güçlenen DYP’yi, hatta 28 şubat sonrası sol cenahtan DSP’yi bile destekleyecek kadar iktidar bağımlısıydı.

Bu bağımlılık o kadar belirgindi ki, Gülen darbeyle iktidara gelen askerleri bile her defasında destekledi.

Gülen, 80 darbesini yaparak iktidara el koyan askerleri Sızıntı’daki bir yazısında şöyle selamladı;

“Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.”

(bkz. http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html )

Sanılanın aksine Gülen cemaati Milli Görüş karşıtı değildi. Gülen’in Milli Görüş’e hiç bir zaman destek vermemesinin nedeni Milli Görüş’ün 90’lardaki 1 yıllık yarı iktidarlık serüveni haricinde hiç bir zaman iktidara gelmemiş olmasındandı. Yine bilinenin aksine Refah Partisi ilk iktidara geldiğinde Gülen destek vermişti. Hatta Erbakan-Gülen ikilisi ilk ve son defa REFAHYOL iktidarı kurulmadan çok kısa bir süre önce 21 nisan 1996’da bir araya geldi. Erbakan, Samanyolu kolejlerinin Matematik olimpiyatlarının ödül törenine çağrılmıştı. O günlerde iktidarda olan DYP’nin çok sayıda bakan ve milletvekili de törendeydi ancak Gülen, iktidara Refah Partisi’nin geleceğini öngörmüş, kendi sitesinde bakanları değil, Erbakan’ın adını ön plana çıkarmıştı.

http://tr.fgulen.com/content/view/46/11/

Gülen’in Milli Görüş’e karşı tepkisi, askerin homurtuları başladıktan sonra geldi. Askerin iktidarı devralabileceğini düşünen Gülen, tıpkı 80’deki gibi asker güzellemelerine başladı.

28 şubattan sonra önce Hürriyet aracılığıyla Erbakan’a “çekil” çağrısında bulunan Gülen,

http://www.ymmd.org/wp-content/uploads/2012/03/beceremiyorsaniz1.jpg

ardından Kanal D aracılığıyla askere “ben sizdenim” mesajı gönderdi;

“Asker bazı sivillerden daha demokrat”

http://www.youtube.com/watch?v=ki95nsAu5gs

Gülen’in iktidar bağımlılığı 2000’lerde de sürdü. 2002 sonrası cemaat bu sefer, “çekil” dediği hocanın devam partisi, AK Parti’ye yöneldi. Bu kez verilen destek öncekilerden çok daha güçlüydü. Çünkü AK Parti iktidarın rakipsiz tek sahibiydi. 28 şubatta destek verdiği askerin kendisini ezmesinden ders alan Gülen, bu kez askerin homurtuları karşısında hemen saf değiştirmek yerine, AK Partinin yanında kalarak bir kez daha doğru ata oynadı. İstediği yasal değişikliklerin AK Parti tarafından gerçekleştirilmesiyle, o güne kadar “ben her şeyi yaparım” modunda yaşayan askeri koltuğundan indirdi.

Gülen’in bu uzun süreçli iktidar bağımlılığının altında yatan tek neden vardı, o da kadrolaşmaydı.

18 Haziran 1999 yılında ATV, Gülen’in ABD’ye gitmesine neden olan bir kaset yayınladı. Gülen konuşmasında devlet içinde yapılanmaktan söz ediyordu, hissettirmeden, bütün anayasal kuvveti kendi tarafına çekene kadar;

“Arkadaşlarınızın mevcudiyeti, İslam’ın geleceği adına bu işin garantisidir yani.
Bu açıdan Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim
arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle
değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde
garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hálá bu
sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir.
Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları
lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır….

Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Bu açıdan bizim ister o dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir…

Yani siz hâkim değilsiniz. Başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek, böyle dengeli, dikkatli tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki, geriye adım atmayalım yani…

Yanlış bir şey yapan, kıvama ulaşılmadan özleriyle tam bütünleşmeden gereken mesafe alınmadan bir kısım erken huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya başlarını ezer. Anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekmeden her adım erken. Kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp, taşıyabilecek güce ulaşacak ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekeceğiz ana kadar her adım erken sayılır…

Biliyorum ki elinizdeki meyve sularının boş kutularını dışarı çıkarken çöp
kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yanıyla çöp kutusuna atıp
gideceksiniz…”

(Konuşmanın tamamı için bkz

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-86583 )

Gülen’in her dönem iktidar partisini desteklemesinin nedeni işte bu devlet içi kadrolaşmaydı.

Aslında ilk başlarda hedef, iktidara giden daha kestirme bir yol gibi görünen askeriyeydi. Ancak, orada ilerlemek, diğer kurumlardaki kadar kolay değildi. Bu yüzden Gülen, ülkenin ikinci silahlı gücü “emniyet teşkilatına” ve anayasal müessesenin atanarak gelinen tek parçası olan “yargıya” önem vermeye başladı.

Emniyet teşkilatı, AK Parti için de önemliydi. Çünkü sürekli darbe tehdidi altındaki iktidarlarını korumak için kendilerini destekleyecek güçlü bir emniyet teşkilatı kaçınılmazdı. Bu yüzden emniyet, yetişmiş insan gücü sıkıntısı bulunmayan Gülen cemaatine teslim edildi.

Ve cemaat AK Parti ortaklığı ülkemizi bugünlere kadar getirdi.

Aslında büyük badireler atlatan her iki kesimin zorunlu ve başarılı ortaklığının, her ne kadar ortaklık sebepleri ortadan kalksa da, yol arkadaşlığı günümüzde de devam edebilirdi.

Aslında öyle de oldu, darbe tehlikesinin geçmesine, ülke normalleşme sürecine girmiş olmasına rağmen, her iki taraf da, ortaklığı kesin olarak bitirecek adımları atmaktan kaçındı.

Ancak cemaat elindeki devasa gücün farkındaydı. Elindeki silah yüzünden “devrilemez” gibi görünen askeri bile çok kısa bir süre içerisinde sadece emniyet ve yargıdaki üyeleriyle alaşağı etmişti. Askerin bile durduramadığı bu gücün karşısında kimse duramazdı. Bir anlamda, Gülen’in yıllar önce söz ettiği, tüm anayasal güçler kendi tarafına çekilmişti. Artık kafayı kaldırmanın zamanı gelmişti.

Nedim Şener, Ahmet Şık ve Hanefi Avcı olaylarından biraz rahatsızlık duyan AK Parti, sadece Yüce Divan’da yargılanması gereken İlker Başbuğ’un cemaatin yargı sürecine dahil edilmesi üzerine ortağından korkmaya başladı. Çünkü Yüce Divan yolunun sıradan yargıya indirilmesi, tarihi boyunca hiç bir zaman yargıya güvenmemiş, şiir okuduğu için hapis yatmış, 2002 seçimlerine girmesi yargı tarafından engellenmiş Erdoğan’ın dokunulmazlık zırhını anlamsızlaştırıyordu. Yüce Divan’a giden yol meclisten geçerken, özel yetkili mahkemelere giden yol sıradan bir savcıdan geçiyordu.

Erdoğan televizyonlarda az da olsa Başbuğ’un tutuklanmasına tepkisini dile getirse de okların kendisine döneceğine çok ihtimal vermiyordu.

Cemaat İlker Başbuğ’un tutuklanmasından 1 ay sonra, ellerindeki gücü ölçmek ve biraz da Erdoğan’ın tepkisini anlamak amacıyla bir hamle daha yaptı. Özel Yetkili Mahkeme savcısı Sarıkaya, MİT Başkanı Hakan Fidan’ı ifadeye çağırdı. Bu olay, Erdoğan’ın ortağına duyduğu güvenin iyice zedelenmesine neden oldu. Çünkü bu kez oklar Erdoğan’ın yakın çevresini hedef almıştı.

Yaşanan bu güven kaybı sonucu Erdoğan önce MİT Başkanının yargılanmasını engelleyecek yasal adımları attı, ardından kendisine de dava açılabilecek yapıya sahip “Özel Yetkili Mahkemeler”in yolunu kapattı. Zaman ve STV’nin yoğun muhalefetine rağmen Özel Yetkili Mahkemeler kaldırıldı.

Aslında Erdoğan, Hakan Fidan’ın yargılanmasını kendi iznine tabi tutacak adımı atınca cemaat ortaklığın bitmekte olduğunu fark etti ve yolsuzluk operasyonuyla ortaya çıkan ilk dinlemeler ve takiplere o tarihlerde başladı.

Ben o dönemde neredeyse bütün AK Parti yöneticilerinin, milletvekillerinin dinlenmeye başlandığını düşünüyorum. ÖYM’ler kaldırıldıktan sonra 2012’nin son aylarında Erdoğan’ın odasında böcek diye tabir edilen dinleme cihazı bulunması bunun işareti. Yüzlerce korumayla dolaşan Erdoğan’ı bile dinlemeye çalışmak cemaatin gözünü ne kadar kararttığını gösteriyor.

Erdoğan yine de olası yeni anayasa değişikliği ve başkanlık sistemine geçilmesi sürecinde desteğine ihtiyaç duyduğu cemaati kaybetmeyi göze almadığından, dinlenmesine çok ses çıkarmadı, cemaate karşı net adımlar atmaktan kaçındı.

Ancak hem gezi olaylarında cemaatin Erdoğan’a destek vermemesi, hem de yeni anayasanın sonbaharda rafa kalkması, Erdoğan’ın cemaate karşı beklettiği adımları gündeme getirmesine neden oldu.

Dershaneler konusu böyle açıldı. Erdoğan kendisine “elense” çeken cemaate gücün kimde olduğunu göstermek istedi. Ancak ÖYM’ler kapatılsa da özgüvenini yitirmeyen cemaat elindeki kozları tek tek masaya koymaya başladı.

Şimdiye kadar hep “iktidar yanlısı” olan cemaat, ilk kez iktidara karşı çok sert ve hiç bir etik değeri olmayan kesintisiz muhalefete başladı.

17 aralık operasyonun başladığı ilk andan itibaren servis edilen fotoğraflarla toplum üzerinde oluşturulmaya çalışılan algı, Başbakan’a yakın isimlere ait olduğu iddia edilen kasetler, arkası geleceği söylenen gözaltılar, iş adamlarına yöneltilen suçlamalar, tabiri caizse tam bir “cemaat darbesi”nin yaşanmasına neden oldu.

Ancak bu süreçte cemaatin hesap edemediği bir şey vardı. O da özellikle gezi olaylarıyla safları tamamen ayrılmış, neredeyse takım tutar gibi partilerine sarılan halk kitleleriydi.

Gezi olaylarında saflar arası açılmış, böylesi olaylarla yaşanabilecek partiler arası kitlesel geçişler minimuma inmişti. Yani cemaatin algı operasyonu AK Parti’ye oy kaybettirse bile iktidar kaybettirmeyecekti.

Ama cemaatin kaybedeceği çok şey vardı. Yıllarca ilmek ilmek dokunmuş yapının en önemli taşları bu operasyonla deşifre olacak, emniyetteki gücü tırpanlanacak, bürokraside kazandığı noktaları kaybedecek, yargıdaki konumunu bir süre daha korusa bile onun da elinden alınmasını engelleyemeyecekti.

Yani cemaatin gücünü gösterdiği bu saldırı, sadece gücünü değil, yıllarca gizlediği devlet içindeki varlığını da ortaya çıkaracaktı.

Çıkardı da. Şimdi cemaat bir çok kilit noktadaki adamlarını kaybetti. Her ne kadar hala yalanlasa da kendisine ait noktalar ortaya çıktı.

Cemaatin bu saldırısı, bir nevi kamikaze saldırısıydı.

Yıllarca hep iktidarlara oynayan cemaat bu kez kendisine oynadı.

Kaybetti, giderken yanında da birilerini sürükledi.

Ancak buna değmezdi.

Hayatı boyunca hep temkinli davranıp doğru ata elindeki birikimin küçük bir kısmını oynayan cemaat, bu kez yanlış ata varını yoğunu yatırdı.

40 yıllık emek, Erdoğan’ı hırslı olmakla suçlayanların hırslarının kurbanı oldu.

İktidar savaşı henüz bitmedi, belki cemaat elindeki başka kozları da oynayacak. Ancak bunlar bile bu noktadan sonra savaşın kaybedenini değiştirmeyecek.

Biraz Türkiye, biraz AK Parti ve toptan cemaat.

Muzaffer Serdengeçti
Araştırmacı-Yazar

GÜLEN CEMAATİ HURUÇ MU KAMİKAZE Mİ?” için bir yorum

  • 06/01/2014 tarihinde, saat 22:36
    Permalink

    tek taraftan bakan birinin yazacağı bir yazı olmuş. Koca bir topluluk hakkında suizan yapıyorsunuz. dedikleriniz doğruysa sorun yok ama yanlışsa ahirette helalliklerini almadan kurtulamazsınız. yine de affınızı dileyeceğim Rabbim sizlerin gizli açık günahlarını affetsin.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 4

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız