Download Instagram Photos

GÖLGEDEKİ DELİL (I)

(İçe dönük ve ben merkezli bir anlatımdan daha çok hızlı geçişlere,aceleci bir üslûba sahip bu hikâyede yapmak istediğim modern zamanların rengiyle boyanmış bir şark masalı anlatmaktı. Şimdilerde geleneksel hikâyeye sırt çevriliyor. Usta kalemlerce öksüz bırakıldı. Bir kaç kişi dışında. Artık eski hikâyenin olay, zaman ,kişi gibi temel enstrümanlarına yer verilmiyor. Anlık duyumlar ,imgeler, sadece yazarlara mahsus bir dünyaya ait kişisel kurgular. Bu hikâyenin sonunda mahkemede delil olarak kullanılan fotografla ilgili astronomi profesörünün ağzından söylettiğim bilgiler yıllar önce okuduğum ‘Bilim ve Teknik’ dergisinden alınmıştır. Bilim Teknik’in eski siyah beyaz sayılarından birisine ait bu haber küpürü bende durmaktadır. Bu delil A.B.D ‘de bir mahkemede Walter Tranowski kardeşlerle ilgili olarak kullanılmış ve olayı çözmüştür.(Olayla ilgili geniş bilgi almak isteyenler internete bakabilirler ) Özellikle ayet-i kerimenin bu olaya uygunluğu, delile tam mutabık olması, bana bu hikâyeyi yazdıran asıl amildir.28 Şubat sürecinin kasvetli havasında yazdığım bu hikayeyle sizleri başbaşa bırakıyorum)

GÖLGEDEKİ DELİL

Câmide cenaze namazı için yavaş yavaş saf tutuluyordu. Kenarda duran Kemal’e babasının eski arkadaşı Toto Necmi yaklaştı. Yıllarca ünlü İtalyan komedyeni Toto’yu Musevi ağzıyla seslendiren bu yaşlı adam, başındaki fötr şapkasını çıkarttı, gözleri buğulu üzülme derecesine Kemal’e baktı. Kelimeleri uzun aralıklarla tek tek söyleyerek konuşmaya başladı, ‘Başın sağ olsun Kemal’im…’ ‘Sağol Necmi amca’. Toto Necmi cenaze namazı için saf tutanları şapkasıyla işaret etti, ‘Son duada yok musun?’ Kemal üzgün ve mahcup konuştu ‘Beni biliyorsun Necmi amca’. Namazla pek aram yok’, ‘Babanla giderdin camiye. Görmüştüm ben sizi bi defa’. ‘Babam çok rica ederdi. Üzülmesin diye giderdim. Yoksa dua şey bilmezdim. Gider ‘Allah, Muhammed derdim. Bir iki defa böyle oldu. İnanmadığım bir şeye dua… İçimiz neyse dışımızda o’. ‘Peki, oldu. Başın sağ olsun! Kemal sıkıntıdan top sakalını kaşıdıktan sonra mavi gözlerini ovuşturup yuvarlak cam gözlüklerini sağlamlaştırdı. Hemen yanındaki arkadaşı eliyle ağzını kapayarak espriyle karışık mırıldandı. ‘Saf’a gir abi. Bak yoksa İsmet geliyor.’ İsmet gözlerindeki alaycı edayla Kemal’in yanına sokuldu. ‘Merhaba. Başın sağ olsun.’ ‘Sağ ol. Bu acılı gününde surat mı yapcam sana.’ ‘Sağol’dedi Kemal. Biraz sustular. İsmet eliyle ağzını kapatarak sessizce Kemal’e doğru konuştu. ‘Seninle yarın konuşsak. İşkenceye hayır mitinginden sonra.’ ‘ Televizyon projesi içinse kaç defa söyledim sana, ben sinemacıyım. Yarın mitingde de yokum.’ ‘Bak adın yeter. Bi evet bi imza.’ ‘Babamın cenazesine mi geldin, iş görüşmesine mi?’ Tekbir sesiyle konuşmaları kesildi. Kemal boğaza doğru baktı. Bir mavileşen bir grileşen bukelamun renkli göğün altında denizcilik okuluna ait tarihi bir gemi perinin kanadını andıran beyaz yelkenlerini açıyordu. Bu nasıl sürpriz bir manzara diye içerledi. Yerimiydi şimdi tam babasını kaybettiği zaman bu cami avlusunda. Tarihi film için iyi malzeme diye düşündü. Ya babasının cenazesi? Boğaza yine baktı. Mutluluktan kanat açmış gemi uzaklaşıyordu. ‘Tam bir Ayzenştayn tekniği. Mükemmel kurgu. Ölüm, tabut, insan cenazesi ve bu ayrılığı gösteren gemi. Şu rezalete bak! dedi kendi kendine ‘Babam ölmüş, ben neler düşünüyorum’.

Kemal evde son hazırlıkların yapmış dışarı çıkıyordu. Karısına seslendi, ‘Yola çıkıyorum’, ‘Acelen ne! Taziyeye gelecekler, n’olcak? Hem sen işkenceye hayır mitinginde konuşmayacak mısın?’, ‘İş çok, iş. Yönetmen, oyuncular gelmiş bile… Adana’ya filmi negatif montaj için bırakmışlar. Elimi çabuk tutmalıyım. Ev, araba hepsi filme ipotekli. Film ne kadar çabuk çıkarsa biz de o kadar çabuk rahatlarız. Herkes bu durumu bildiği için anlayışla karşılar, merak etme. ‘Peki peki hemen git,’ Kemal ceplerini kontrol ettikten sonra kapıya yöneldi. ‘Ha unutma, o İsmet denen herif ararsa rahatsız etmemesini söyle. Adımızı kullanıp milyarlar kazanacak pis sahtekâr.’ ‘Peki söylerim’. ‘Ha bi de, yine televizyonlardan, gazetelerden film için röportaja gelirler. Yönetmene yolla hepsini’. ‘Oldu yollarım canım.’

Murat, risale-i nur dershanesinden çıktıktan sonra ağır ağır patlak boruların beslediği, çarşının çamurlu yollarından evine doğru yürümeye başladı. Baca tuğlalarından örülmüş sade üç katlı bir evin dibinde çöpleri karıştırırken ara sıra başını kaldırıp yoldan gelen geçenlere temkinlice, ürkek ve çekingen bakışlar atan siyah bir köpekle göz göze geldi. ‘Şunu korkutsam mı’ dedi. Bir boş ver çektikten sonra evine ulaşmak üzere tanıdığı ve tanımadığı tüm insanların bakışlarından kaçınarak, gizli ve buruk bir vedayla ayrıldığı risale-i nur okunan ve sohbetleri yapılan medreseden isteksiz adımlarla uzaklaştı.

1997. Temmuz’un on beşi. Adana-Kayseri karayolunun yakınındaki tarihî evleri, Yenice kalesi kalıntıları ve Ayvacık dinlenme tesisleriyle tanınan ilçenin bu kenar mahallesinde oturuyordu Murat. Briketlerle U şeklinde örülerek çevrilmiş sade ve boş bir bahçenin içinde kerpiçten yapılmış kireç badanalı ev; uzun yıllardır kiracı olarak barındırdığı ailenin sıkıntı ve fakirliğini âdeta dışa vuruyordu. Eğitim fakültesinden yeni mezun olan Murat, ailesini ve kendisini geçim sıkıntısından kurtarabilecek tek ümit kapısı olan öğretmenliğe başlayacağı günleri sabırsızlıkla bekliyordu. Evin kapısını çaldı. Uzunca bir süre bekledi. Annesi kapıyı açtı. İçeri girip odasına geçti. Her zaman ki gibi pencere önünde oturmuş kendisi ile aynı konulara ilgi duyan Molla Yahya’dan ödünç aldığı ‘Müslüman Astronomlar’ adlı kitabı okumakta bir yandan da Nur medresesinde yaptıkları son derste bundan sonra tüm ülke çapında yürütülen irtica kampanyalarından dolayı zar-zor elde ettiği öğretmenlik hakkını kaybetmemek için risale derslerine gelemeyeceğini acı, tatlı anılar paylaştığı dostlarına söylemeden çıkıp gidişini bir türlü hazmedemiyordu. Anne ve babasıyla mazbut bir aileyi oluşturuyorlardı. Tek geçim yolları babasının emekli maaşıydı. Annesi ev işlerini zar zor yapabilen elli yaşlarında ihtiyar bir kadındı. Babasının yaptığı tek iş ise her ezandan önce erkenden yola çıkarak çarşı camiinde namazını kıldıktan sonra geri eve dönüp bir sonraki namaz vaktini beklemekti. Murat masa saatine baktı, vakit gelmişti.

Kemal Adana’dan aldığı filmin negatiflerini, iki parçalı yuvarlak, gri renkli madeni bir kutunun içinde, arabasının bagajına yerleştirmişti. Kendisine huzurevinden babasının ölüm haberi ulaştırılınca iki gündür gözüne ne bir uyku girmiş ne de doğru düzgün bir şey yemişti. Filmin sevinci bile açlığını bastıramıyordu. Ayvacık dinlenme tesislerini görünce bir şeyler yemeye karar verdi.

Kemal yemeğini yedikten sonra hesabı ödedi, dışarı çıktı. Güzel yemeklerle adeta yeniden dirilmişti. Neşe ve zevk okyanusu sanki avuçlarının içindeydi. Arabasının yanına geldiğinde bagaj kapağının açık olduğunu fark etti. ‘Bu ne tedbirsizlik’ diye söylenerek kapağı kapatmak için elini uzattı ama düşüncesi bile kendini titreten bir ihtimal aklına geldi. Yoksa filmi çalınmış mıydı? Kapağı kaldırılınca kanı dondu, gözlerine inanamadı. Film kutusu yoktu.

Hava kararmış, polis daktiloları susmuştu. Filmin çalındığını duyan gazete muhabirleri, kameramanlar en yakın haber bürolarından gelmiş, sonucu bekliyorlardı. Baş komiser Kemal’in üzüntüsünü hafifletmek için konuşuyordu. ‘Son kurulan hükümetin genelgesi, MGK isteyince bizden de irticai faaliyetler filan listesi. Bunların takibatı vaktimizi alıyor. Bunların nerden vuracakları belli olmaz. Sizin gibi sanatı seven, sanatçı insanlar önemli. Atatürk ne güzel söylemiş, “sanatsız kalan toplumun ee şey eder. Şeyi olmayan toplum.’ Kemal komiserin kendisine yaranma havasını fazla çekecek hali yoktu; ‘Demek istediğinizi anlıyorum. Bakın bu film için medyadan büyük bir destek vardı. Onlarda bunun peşinde olurlar.’ ‘Bulacağız, hiç merak etmeyin. Sokak sokak arıyoruz. Çalan ya bir köşeye atmıştır ya da satacağı bir yer filan arar’. ‘Siz İsmet denen adamı nasıl sorgulayacaksınız?’, ‘İstanbul’daki savcılık bakar. Siz evi aradınız mı?’, ‘Sonra ararım.’, ‘Telefon çalınca komiser hemen ahizeyi kaldırdı.’ ‘Tamam, geliyoruz’ dedi.

Komiser karanlık bir odada yüzü aydınlanmış genci Kemal’e gösterdi, ‘Gördünüz mü bunu Adana’da, tesiste filan?’ , ‘Yo, görmedim.’ , ‘Peki, siz dışarıda bekleyin.’ Kapı kapatıldı. Kemal, masasındaki dosyaları inceleyen polis memurunun karşısına oturdu. İçeriden tokat sesleri, acı haykırışlar gelmeye başlayınca polise sordu, Memur bey, içeri de ne oluyor?’, Bu hırsız Recep. O çalmış olabilir.’ ‘Dövüyorlar ama.’ , ‘Beyefendi bu adamlar kesinlikle güzellikten anlamaz. Medya kapıya dayanmış olayı çözmemizi istiyor. Komiserde ona çalışıyor.’ ‘Ama bu işkenceyle olmaz ki’ ‘İşkence değil beyefendi öyle şey olur mu hafif bri kaç tokat.Hergele velveleye veriyor ortalığı mahsustan.’ Kemal ‘Tokatta işkencedir’ Polis hiçbir şey söylemeden dosyalara döndü. Kemal kısa bir an düşündü, ayağa kalktı. İçerden yankılanarak gelen kısa ama acı haykırışlar uzun çığlıklara, hıçkırıklara boğulan yalvarmalara dönüşmüştü. Kemal yeter diye bağırarak kapıya hücum etti. Polis onu engellemeye çalışırken kapı hızla açıldı. Melek yüzlü komiser adeta şeytana dönmüş bir şekilde Kemal’e ve polise baktı, ‘Bu çalmamış’ dedi.

Murat akşam sofrasından yeni kalkmış, oturduğu somyada, Molla Yahya’dan aldığı ‘Marifetname’ye bakıyordu. Tahta kapı çalınınca bu tok ses odaya kadar uzandı. Murat gidip kapıyı açtığında bekçiyle karşı karşıya kaldı. Bekçi naylon poşetli elinde tuttuğu film kutusunun üst kapağını gösterdi, ‘Bu sizin mi?’, ‘Yo’, ‘Bu evde mi oturuyonuz?’, ‘Evet’, ‘Senden başka kim var?’ İhtiyar babası kapıya yanaştı, ‘Ne var? Bekçi, ihtiyar adama baktı, ‘Hacı emmi nasılsın?’ ‘İyiyim gurban’ Bekçi film kutusunu bu çalamaz diye düşündü. ‘Bi şey yok hacı emmi. Şunu sizin bahçede buldum.’ Murat’a döndü. ‘Sen gel de bi karakola gidelim. Hacı emmi siz de merak etmeyin, bi şey olmaz. Burada kalın. Size haber veririz. ‘Murat ceketini aldıktan sonra anne ve babasına ‘Merak etmeyin, sadece bir kapak neyin nesiyse belli olur, hemen gelirim’ dedi. Bekçi ve Murat karanlıkta kayboldu.

Komiser, Kemal’e gülümseyerek baktı, ‘İşte kapağı’ Kemal’in içini bir sevinç dalgası kapladı. ‘Hasarsız, kazasız filmi de bulalım da…’ dedi, kapağı eline aldı. Komiser önündeki dosyaya baktı. Kemal ‘Konuştunuz mu çalanla’ dedi. ‘Konuşuyorlar. Bu dosyada çocuğun ismi var. Adı Murat. Filmin konusu neydi?’, ‘Konusu?’, ‘Evet’, ‘Bi sokakta fahişe ve annesi var. Fahişe hasta annesi için kötü yolda. Mahalledeki imamda o kadını sokaktan attırmaya çalışıyor. Sonra imamın çok sevdiği oğlu var. O da fahişeye aşık ama kimse bilmiyor. İmam halka fahişenin evini yaktırınca, oradaki oğlu da ölüyor.’ , ‘Tamam, cuk diye oturdu. Bu Murat denen çocuk aşırı dinci, cemaat üyesi.’, ‘Ama nerden!’. Kemal bir an durakladı, ‘Haa, konusundan gazetelerde, televizyonlarda bahsetmiştik. Demek ki onu duyunca…’ , ‘ Olayı kapıdaki habercilere sizinle açıklayalım Kemal Bey.’

Murat’a ilk vurdukları an kulağı uğuldamış, duyduğu acıdan değil utancından başını yere eğmişti. Asıl üzüldüğü örgüt suçlaması için karakola getirilip sabaha kadar aynı acıyla, aşağılanmayla yüzyüze kalan Molla Yahya ve Faruk olmuştu. Yine de bir örgüt bağlantısı çıkartamayıp onları serbest bırakmaları Murat’ın tek tesellisi olmuştu. Televizyon kanalları ve gazetelerde yer alan haberler ise sanat düşmanı gericilerin iş başında olduğunu söylüyordu. Murat nöbetçi mahkemenin tutuklu yargılanmasına karar verdikten sonra adliyeden çıkartıldı. Olanları şaşkınlıkla izleyen anne ve babasıyla göz göze geldi. Babası ‘Zor değilmiş, çıkarmışsın’ diyebildi. Murat Kemal’i görünce ona doğru seslendi. ‘Ben yapmadım.’

Kemal emniyet binasında yalnız başına bir odada oturmuş, düşünüyordu. Adli tıptan gelen raporla Murat, İsmet, Molla Yahya ve Faruk’un parmak izine rastlanılmadığı bildirilmişti. Kemal ilçede fazla durdum diye düşündü. Eve telefon ettiğinden beri de karısının ağlamaklı ve telaşlı sesi kulaklarından bir türlü gitmiyordu. İçeri giren bir bekçi düşüncelerini böldü. Bekçi başıyla selam verip oturur oturmaz konuşmaya başladı. ‘Film kutusu , sizin miydi?’ , ‘Evet’, ‘Size bi şey dicem’ , ‘Ne’ , ‘Sizin derdiniz filmi bulmak, he?’ , ‘Evet’ , ‘ Bakın, bizim burada şeyh var. Büyük Şeyh… Kim gitse kaybettini bulur. Parada almaz. Sağlam Şeyh.’ Kemal’in öfkeden gözleri yandı, birden patladı, ‘Ne şeyhi be! Şeyh mi olurmuş bu devirde! Şeriatçı mısın nesin? Rahat bir tavır içerisinde konuşan bekçi şaşırmış, sandalyesine sinmişti! Yok beyefendi. Ben namaz kılmam, şey etmem. Şeriatçılık ne ola ki. Ben size iyilik olsun diye söyledim. Kaleye giden yolda oturuyo. Herkes bilir, tanır.’ Kemal dişlerini sıktı, sinirden titreyen parmağını bekçiye doğru uzattı, bir şey söylemeden dışarı çıktı.

Kemal lokantada oturmuş kimin filmi çalmış olabileceğini düşünüyordu. Filmi bulamazsa evini, arabasını kaybedecekti. Nedense de aklına hep şu kaybolan eşyaları bulan şeyh geliyordu. Gitde ne olurdu ki inanmak zorunda değildi. Hatta sahtekar şeyh tecrübesi olur her yerde anlatırdı bunu. Eğer arkadaşları bir şeyhe gittiğini duyarlarsa rezil olurdu. ‘Boş ver’ dedi ‘kuru bir inat yüzünden milyonlarca lira mı kaybedilir. Denemekte fayda var. Hem onlara da bi cevabımız olur, eğer duyarlarsa…

(2. ve Son Bölümüyle Bitecektir)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 3 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız