buy Instagram followers

GÖLGEDEKİ DELİL (2.ve SON BÖLÜM)


(Ayet-i Kerimeyle birebir mutabık gerçekleşen olayın geçtiği ABD’de gölgelerin şahitliği üzerine yayınlanmış başka bir haber)

Badem ağaçlarıyla çevrili bahçeye çekinerek girdi. Kapıda duran takkeli şalvarlı genç yanına geldi, ‘Buyur abi’, ‘ Ben şeyhi görecektim de’ , ‘Sadece ziyaret mi, yoksa gizli bir illet mi?’ ‘Bir film kutusu kayboldu da. Benim.’ ‘Ha biliyom. Televizyonlarda söylüyodu, buradan bi çocuk çalmış diye. Onun için.. Gel abi gel.’ Kemal içeri alınınca şeyhin yanına oturtuldu. Şeyh büyük bir sükûnetle önüne bakıyordu. Sanki trans halindeydi. Bir müridi ara sıra titremelerle kendinden geçiyordu. Geldiğine bin pişman olan Kemal’in isteği şeyhin kulağına söylendi. Yeşil sarığı, sarı cüppesi, şalvarı ve elindeki şimşir ağacından yapılmış tespihiyle birden yerinden hareketlenen şeyh Kemal’e doğru kısa bir an baktı. Kıpır kıpır duran şeyh Kemal’e bir daha dönüp mahmur gözlerle baktı ‘Sen cennetliksin, Hal âleminde gösterildin bana. Keşke herkes senin gibi teheccüd kılsa.’ Şeyh susup yine kendi âlemine daldı. Kemal terlemişti. Müridler kendisine garip garip bakıyordu. Esrar tekkesine mi ne düştük diyerek kalkmak için davrandı. Şeyh olanca gücüyle dizine çöktü, gözlerinin içine baktı, ‘Dün geceki mecliste haberini verdiler. Kalenin içinde bir odada. Bu gece dolunayda yalnız alacaksın.’ ‘Allahın manyakları beni bırakın’ diye bağırmamak için kendini zor tuttu.

Kemal soğuyan terlerini silerken surları yıkılmış kaleye doğru baktı. Dolunay her yeri aydınlatıyordu adeta yalancı bir gündüz vardı. Taş yığınlarını geçip kalenin içine girdi. Toprağa yarı gömülü odalara tek tek bakıyordu. Eğer şeyhin dediği çıkarsa tesislerdeki o mutluluk anı yeniden başlayacak, kopan film şeridi birbirine bağlanacaktı. İki kayanın arasından zorlukla geçti. İleri de küçük bir oda gördü. İçine girdiğinde film negatiflerini biraz dağınık da olsa pencere dibinde gördü. Sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Birden sert bir ses duydu ‘Galdır lan ellerini gavurun oğlu!’ Kemal ellerini havaya kaldırdı. Sesin geldiği yönden bir lamba yandı. Kale bekçisi silahını doğrulttu. ‘Gaçıra gaçıra tarihi eser mi bıraktınız. Gandıracak adam bulamadın de mi? Bulaman tabi. Beni duymadın. Ben kale bekçisi, Kıbrıs gazisi Fevzi. Dön! Dön!’ Deli miydi bu kimdi gerçekten bekçi olabilir miydi? Kemal elleri havada ağır ağır döndü, ‘Bakın siz benim’ ‘Kes! Benmiş. Türkçede biliyon ha’ ‘Ben Türküm.’, ‘En son yakaladım alamanda öyle dedi.’ ‘Bekçi bey ispatlayabilirim.’, ‘Hişt, sus. Melaikeyi rahatsız etme. En son alamanda öyle dediydi. Ama benim sahte nüfus cüzdanlarına karnım tok. Söyle Türksen, hadi. Yoksa dinime imanıma gurşunu alnına sıkarım bana saldırdı ateş ettim derim, söyle’, ‘Neyi?’, ‘Türküm demedin mi ispatla.’ ‘Neyle?’ ‘İlk önce kelime-i şehadet getir. ‘Bakın bende bu kültürün içinde yetiştim. Allah, Muhammed’ ‘Det meymenetsiz. Daha kelime-i sehadet bilmiyon.’ ‘Şey adı,şeyadat? Neydi?’, ‘Adını bilmiyon kendini nasıl bilecen. Düş önüme. Yavaş. Melaikeyi,ecinnileri rahatsız etme.’

Bekçi karakolda Kemal’den özür diledikten sonra utana utana çıktı. Kemal içinse olanların bir önemi yoktu. Mutluydu. Çünkü filmini bulmuştu. Polisler kaledeki odada yaptıkları incelemede bir ayakkabı izi bulunca Murat, babası, Molla Yahya, Faruk ve İsmet’in üzerinde yapılan araştırma sonucu bu izin İsmet’in ayakkabısına ait olduğu anlaşılmıştı. Fakat bu ayakkabı seri üretilmiş bir fabrika malıydı. İsmet’te savcılığa verdiği ifadede ek delil olarak sunduğu bir fotoğrafta olay gününde Tekirdağ’da Bağbozumu adlı bir kasabada annesinin evinde olduğunu söylüyordu. Fotoğrafın sağ alt köşesindeki rakamlar 07.19.1977 tarihli olay gününü ve saatleri gösteriyordu. Adli tıp fotoğrafta sahtecilik olmadığını belirten bir raporla İsmet’i doğrulamıştı.

Murat tek kişilik hücresinde küçük penceresinin tam altında oturuyor, güneşin karşı duvara vuran demir gölgeli ışıkları altında hayallere dalıyordu. Dış dünyayla alışverişini sağlayan bu gölge oyunu onun tek tesellisiydi.

Yirmi Eylül mahkeme günü. Murat ilk kez avukatını ağzında sigara, gömleğinin çıkmış ucunu pantolonuna sokmaya çalışırken gördü. ‘Bu dağınık herifi bedava diye mi tutmuşlardı acaba? İşimiz iş.’ diye düşündü. Sanık odasına davayla ilgili konuşmaya başladılar. Murat fotoğrafın fotokopisine bakıyordu. Ev bağbozumunda ismet’in annesine aitti ve tahkikat raporu da bunu doğruluyordu. İsmet, annesi ve köpekleri evin önünde ayakta yan yana durmuşlardı. Demir kapının yarısı gözüküyordu. Fotokopiden de asıl fotoğraftaki renklerin canlı olduğu belliydi. Sıcak bir gün olmalıydı. Alt köşedeki rakamlar olay gününü ve saatlerini gösteriyordu. İsmet, annesi ve köpeklerinin gölgesi evin dibindeki küçüklü büyüklü kasımpatılara uzanıyordu. Yan taraftaki binanın bacasının gölgesi ayaklarının ucuna kadar uzanmıştı. İsmet’in ayağında terlik vardı. Avukat ‘Karanfil ister misin’ deyince Murat başını kaldırdı avukata baktı. ‘Ne için?’ diye sordu. ‘Bugün insan hakları günüymüş. Girişte dağıtıyorlardı.’ Murat hemen fotoğraftaki çiçeklere baktı, gülümsedi. Şu çiçekler, evin dibindeki. Kasımpatı galiba? ‘Avukat fotoğrafa uzandı. ‘Hani?’ ‘İşte şunlar.’ ‘Bilmem ki. Ben çiçeklerden anlamam.’ ‘Adı üstünde kasımpatı. Kasımda açar. Siz mahkemede bu çiçekler kasımpatı mı diye İsmet’e sordurun. Kasımpatı sonbahardan kışa kadar çiçek açar.
Hakim şaşırdı, dudak büktü. İsmet’e baktı, ‘ifaden tutanaklara geçecektir. Fotoğraftaki çiçekler kasımpatı mı? İsmet gülümsedi, ‘Evet. Eğer yaz mevsiminde ne arıyor derseniz cavaplim. Bağ bozumu yüksekte bir yer. Yazın çok serindir. Soruşturabilirsiniz. Daha şu ayda domatesler yeni kızarmıştır. ‘Hakim avukata baktı.’ Başka söylicen bi şey bi şey? ‘Avukat yok’ dedi. Murat’ın başı önüne düştü, şişirdiği yanakları, kalbi üzüntü ve ümitsizlikten erirken çektiği bir ofla çöktü. Bana zorla kağıt imzalattırdılar demek geldi içinden. Hakim Ekim’in yirmi beşinde karar için toplanacaklarını söyledi. Murat Mahkemeden çıkartılırken dinleyici olan anne ve babasına ‘Üzülmeyin. Her şey düzelecek.’ Dedi. Gözleri Kemal’i aradı. Yoktu. Kemal’in avukatı İsmet’in kulağına bir şeyler fısıldıyor, beraber gülüyorlardı. Kendi avukatına baktı, o da çantasını topluyordu.

Beş Ekim. Murat’ta diğer hücre mahkûmları gibi tek bir sobayla ısınacakları revirlerden birisine yerleştirilecekti. Hücrenin bir kenarında yerde duran yemek tası, su bardağı, bidonu, tahta sedirdeki yatağı ve geceleri duyulan o kuru ve soğuk mahkûm sesleri yerlerini yeni renklere bırakacaktı. Havalar soğumaya başlamıştı. Kışın yaklaşmasıyla eskisi kadar yükselemeyen güneşin az da olsa içeri vuran duvardaki ışıklarına ellerini ve ayaklarını tutarak ısınmaya çalışıyor ve bir yandan da İsmet’in mahkemeye verdiği fotoğrafın fotokopisine gözleriyle delik deşik edercesine bakıyordu. Başı ağrımıştı. Fotoğrafı yere bıraktı. İyice kaybolan güneş ışıklarından ayağını çekti, ovaladı. Duvarda kendi kurtuluş ümidi gibi yok olan güneş ışıklarının gölgeli aydınlığına baktı. Hücre penceresindeki demirlerin kendi boylarına göre gölgesi iyice kısalmıştı. Fotoğraftaki güneşli havaya özlemle baktı. İsmet ve annesinin o yazlık elbiseleri içindeki ne kısa ne uzun lekesiz gölgeleri çimenleri serinletiyordu. O gölgeler daha mı uzun olmalıydı yoksa daha mı kısa. Elini alnına vurdu, heyecandan ayağa kalktı. Sevinçten az daha dengesini kaybedip düşecekti. Demir kapıyı tüm gücüyle yumruklamaya başladı. Gelen gardiyana fotoğraftaki gölgelerin incelenmesi için dilekçe vermek istediğini söyledi. Gardiyan ‘Hava biraz soğuk kafayı mı üşüttün.Yarına verirsin ’esprisiyle uzaklaştı.

Ekimin yirmi dördü. Gelen kış mevsimiyle karanlık kar gibi erkenden yağıyor, her şeyin rengini yok ediyordu. Karanlığın ortasına düşen kar hapishane damını, tabiatı olduğu kadar mahkûmların yüreklerini ve ümitlerini de kefenliyordu. Murat mahkûmların gözünde ümitsizlikten çıldırmış, mahkemeyi boş işlerle oyalayarak ecelini geciktirmeye çalışan çılgının tekiydi.
Ekimin yirmi beşi. Hafif bir sakal bırakmış, iyice şişmanlamış olan avukat oturduğu yerde sanık odasının penceresinden özellikle gelen geçen kadınlara bakarken Murat’da olanları anlatıyordu. ‘Kemal denen adam filmini bulunca seni şikâyetten vazgeçmiş. Ama medya çok gürültü yapınca savcı vazgeçmemiş. İsmet avukatıyla gelmiş. Raporla ilgili hiç bi bilgi vermiyorlar.’, ‘Bilir kişiden gelen olmamış mı?’, ‘Bi tanesi gelmiş.’, ‘O zaman olumlu.’, ‘Bilmiyorum. Sakız ister misin?’
Mahkeme salonunda bilir kişi heyetinden orta yaşlı, saçları dökülmüş, gözlüklü üniversite hocası hazırlıklarını merak ve şaşkınlıkla dolu bakışlar altında tamamladı. ‘Ben’ diye söze başladı. ‘Ankara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Astronomi bölümünde görevli Profesör Doktor Osman Temircan. Doktoramı ‘Lütfen’ dedi hâkim ‘lütfen sadede gelelim.’ , ‘Peki.’ Boğazını temizledi. Kısa bir an nerden başlasam diye düşündü. İsmet tedirginlikle, Murat ise ümitle bakıyordu. Hakim ‘Aslında raporu yollasanızda olurdu ama siz istemişsiniz gelmeyi buyrun lütfen’ Profesör elinde fotoğraf anlatmaya başladı, ‘Bu önemli bir olay. Kimse bunu keşfeden zekice bir şey yapmış. Ihımm. Eee…şimdi. Fotoğrafta görüleceği üzere yandaki bir binanın bacasının gölgesini kullanarak gök boylamı karşılığı olan güneşin azimutunu hesapladık. ‘Azimut mu?’ dedi hâkim. Semt açısı, o mahalin, bölgenin! Savcı söze girdi. ‘Ben size şunu soracam, böyle bir yöntem ilk kez mi kullanılıyor yoksa var mı başka örneği?’, ‘Var. Fotoğraflardan aydaki dağların yüksekliklerinin hesaplandığı şekilde biz de ailenin uzanmış gölgelerini teker teker kullanarak güneşin yüksekliğini bulduk.’, ‘Sonuç?’ dedikten sonra hâkim, profesör elindeki fotoğrafı bırakıp son açıklamalarını yaptı. ‘Yaptığımız inceleme ve hesaplar sonucunda bilir kişi heyeti ittifakken şu kararı vermiştir; bu fotoğraf söylenildiği ve üzerinde yazıldığı günde çekilmemiştir. Ya Nisan’ın 13’ü ya da Ağustos’un 31’i sabah vakti çekilmiştir. Çünkü güneşin yılda belirli durumlarda, aynı konumda bulunduğu yalnız iki gün vardır ve bu iki gün de, gölgeler hesaplandığında ancak bizim bulduğumuz iki güne tekabül etmektedir. Yoksa Temmuz’un on beşinde o gölge olmaz. Ayrıca anlamayanlar ya da inanmayanlar varsa o tarihte aynı kişilerle aynı fotoğrafı bir daha çekip bakabilirler gölgelere.’ İsmet yüzünden düşen bin parça öfkeyle etrafına baktı. Murat ilk kez gülümsedi. Hâkim savcıya itirazının olup olmadığını sordu. Savcı ‘Bilim ne diyorsa o. Delil güçlü.’ dedi. Mahkeme Murat’ın beraatına. İsmet’in ise yalan beyan ve mahkemeyi aldatmaktan tutuklanmasına karar verdi.

Murat evinde akraba ve komşularının geçmiş olsun ziyaretleri bitince heyecanla kendisini bekleyenlerle buluşmak üzere medreseye gidiyordu. Kış güneşi kendisine kendisi de kış güneşine gülümsüyordu. Hapishanede hayatını kurtaran o ayetin mealini düşünüyordu.

“Rabbini görmedin mi gölgeyi nasıl uzattı? Rabbin dileseydi onu durgun yapardı. Sonra nasıl güneşi ona delil kıldık?” (Kuran-ı Kerim, Furkan, 45)

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

GÖLGEDEKİ DELİL (2.ve SON BÖLÜM)” için bir yorum

  • 29/06/2013 tarihinde, saat 14:10
    Permalink

    Super olmus filmi olur bunun

    Yanıtla

tarik için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 3

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız