GEÇMİŞTEN GELEN

Uykusuz bir gece geçirmiştim. Sabaha karşı dalabildiğim derin uykudan diafonun sesiyle uyandım.
Uyku sersemi halimle güvenliğin geceden kalmış sesini tanıdım yine de. Uyandırılmanın hışmıyla tam, “Ne var!” diye bağıracaktım ki “Aşağı iner misin” diye emreden bir tonda konuştu. Şaşkınlığım daha da arttı. Her zaman kibarlıktan kırılacak gibi saygıyla konuşan güvenlik bu sabah, gözaltına gelen polis edasındaydı.
Acele ile elbiselerimi giydim, bir sigara yaktıktan sonra asansörün çağrı düğmesine bastım. Asansörün gelmesi saatler sürdü.
Apartmanın önüne geldiğimde hiç kimse yoktu. Ne beni bekleyen misafir ne de otomobil…
Güvenliği de kulübesinde göremeyince, sitenin dış kapısına doğru yürüdüm. Bahçede ilk gördüğüm çiçekleri sulayan damlama sisteminin siyah boruları oldu. Fışır fışır akan su sesi ağlayan birilerini andırdı o an nedense. Bu acının varlığına karşın gamsız bir dünyanın sakinleri, kuğuran güvercinlere öfke duydum. Elimde bir taş olsa onların bu pervasız rahatını kaçırmak için savururdum üzerlerine. Hatta bir kaçını parçalamak isterdim. Kan görünce bayılan biri olarak hayal etmekle yetindim sadece. Yürümeye devam ettim.
Soğuğu keskinleştiren rüzgâr ağaç yapraklarını sallıyor, kuşların cıvıltılarına içimdeki üşümenin titremeleri karışıyordu.
Site giriş kapısındaki kulübesinde olması gereken güvenlik de yerinde değildi. Sitenin önünden geçen yolun karşısında insanda kuşku uyandıran, siyah bir otomobil duruyordu. Hah, güvenlik görevlisi de işte oradaydı. Sürücü tarafındaki yarı açık camdan içeri girecekmiş gibi eğilmiş, konuşuyor mu dinliyor mu belli değil. Sırtı bana dönük olduğu için anlamam ne mümkün?
Ayak seslerimi duyunca otomobilden ayrılıp bana doğru koştu. Yüzüme imalı bir bakış atıp gizemli bir tonda ‘sizi arıyormuş’ diye sırıttı. Otomobil geçmişten gelen kervanlardan arta kalan bir hurdaydı. Park etmemiş, bir zamanlar ihtişamlı olsa da bir deri bir kemik kalmış develer gibi çökmüştü yola. Yarı açık cama baktığımda sarışın birinin uzaklara bakan siluetini gördüm. İçtiği sigara içerisini puslu bir görünüme boğmuştu. Cama doğru başımı uzattığımda duman gözlerimi yaktı.
Sabah sabah ağzımda zehirli bir acılık… Bir bardak çay içmeden, bir lokma yemeden sigara yakmıştım o saatte. Nikotin bütün hücrelerime ulaşmıştı işte. İçim kabarıyor, başım dönüyor, düşecekmiş gibi sarsak bir halde adımlarımı yoklayarak atıyordum.
Konuştuğum insanların gözüne bakmaktan kaçınan zayıf biriydim. Onun için asansör, otomobil gibi kapalı yerlerde biriyle yakın olmaktan çekinir, en uzak noktada durmayı yeğlerdim. Otomobile girmek aklımdan geçmeyen bir ihtimaldi. İçerdeki kişiden uzak durmayı, emniyetli bir mesafeden konuşmayı tercih ediyordum. Ancak sıcak, yumuşak ve kuşları ürkütmeyen bir sesle kaçınılmaz bir davet yapıldı: içeri gelir misin?
Otomobilin çevresini dolanıp kapıyı açtım. Bir ayağım içerde diğeri dışarıda, güvenlik görevlisine, apartmana, gökyüzüne baktım. Sanki son bakışımdı. Yardım isteyen bir çığlık da denebilir. Güvenlik bizi çaktırmadan izlese de destek verecek gibi görünmüyordu. Bir daha görmeyeceği biriymişim gibi ilgisizdi yerine geçtikten sonra. Elinde bir maşrapa olsa arkamdan su bile dökmeyecek. Sırıtışında sanki onun özlemi olan bir piyangoya ulaşmışım gibi haset bir hinlik vardı. O sırıtış dudaklarından belli belirsiz bir eğretilik saçıyordu.
Ön yolcu koltuğuna ilişip diğer ayağımı da içeri alınca, sürücü koltuğundan eğilip kapımı sertçe kapattı. Eğilirken kolları dizlerimi ezdi. Başı göğsüme dokunmuştu. Saçları içimi gıdıkladı. Ondan bana doğru iç bayıltıcı bir koku yayıldı. Nedense o yana bakamadım. Soramadım, aradan geçen yılların hesabını. Hesap soramam zaten de bir açıklama bile beklemedim. Sabah üşüten, sigara acılığı ile ağzımın tadını bozan dünyanın o kokuyla gökkuşağı rengine boyandığını gördüm. Külüstür otomobilin camları temiz değildi. Yağmur, tozları şeritler halinde çamura çevirmiş ve kesik kesik izler bırakmıştı camda. Ağlayan otomobil değil sürücüydü sanki. Sahibi ile bütünleşmenin böylesini görmemiştim. Benim otomobilim sünepe halimle tezat bir sonradan görmeliği yansıtırken bu araba benzeşmişti sahibiyle. Hurda halinden bile soyluluk akıyordu.
Sol eli direksiyonu tutarken, önümüzde uzanan yola bakıyor, diğer eli elimi tutmak ister gibi aranıyordu. Korku mu çekingenlik mi, elimi sakladım ondan. Sol dizimde karar kıldı sonunda. Öyle tesadüfen değmiş, çekip çekmemekte kararsız gibi. Hüzünlü bir tebessümle bana bakıyordu. Ben, ağlasam mı sevinçten yerimde duramayıp gülsem mi, bir karar veremedim.
Nasılsın dedi fısıltıyla. Başımı sallayıp iyiyim anlamına boyun büktüm. Hoş geldin demedim. O da tokalaşmak için uzatmadı elini. Aslında ona elimi uzatmam, kibarca nihayet geldiğini, bu anı yaşamak için uzun yıllar beklediğimi söylemem gerekirdi.
Hatta sarılıp öpmem de bekleniyordu. Aradan geçen yıllardan sonra bunun yersiz bir davranış olacağını derhal fark ettim. O bana, ben ileriye bakıyordum. Kalbimi fırlatmak istiyordum, bakışlarımın uzandığı ufuk hattına. Diğer yandan gökte beyaz bir bulutun üstünde oturduğum, çevremdeki kar tanelerine, yağmur damlalarına ellerimi uzattığım duygusuna kapıldım. Otomobilin içi göz gözü görmeyen sisle bulanık, kirli ön camın gösterdiği manzara yeni bir güne uyanan çiçekler gibi berraktı. Ön camdaki gözyaşı izleri otomobilin içine hüzün, dışarıya yaşama sevinci taşıyordu.
Aklım, çık kaç kurtul bu otomobil ve sürücüsünden derken kalbim ölene kadar bu halde kalabilirim diyordu. Bir yanım huzurla dingin bir haldeyken diğer yanım tedirgin ve iğneli fıçıya kıstırılmış gibi acı çekiyordu.
İçerisi suskunluktan bunaltıcı bir havaya bürünmüştü. Kendimi derinliklerde vurguna uğrayan dalgıçlara benzettim. Kolu çevirerek sağ yanımdaki camı indirdim biraz. İçerisi sigara, parfüm ve yabancılık kokuyordu. Aralanan camdan dışarı baktım, hayat günlük canlılığına kavuşmak üzereydi. Sanki uçurumun kenarındayım da bir adım atarsam düşeceğim diye korkuyordum.
Onun konuşmamak için binlerce mazereti vardı. Rahatlatan konuşmayı ben yapmalıydım. Yine aptal durumuna düşmekten korktum. Geçmişte olduğu gibi. Hiçbir açıklama yapmadan ayrılıp hayatını bir başkasıyla kurduğu zamanlardaki hale düşmekten.
Bunu hatırlayınca benim bir hayatım, sorumluluklarım, görevlerim var diye düşündüm. Lanetini bana da bulaştırmaya gelmişti. İyi, güzel, başarılı günlerinde ulaştığı yüksek yerlerde arayıp bulmamıştı beni. Öfkelendim birden. Zor gününde lütfedip beni hatırlaması, kapıma kadar gelmesi hayra alamet değildi. Beni de lanetlendiği kadere dâhil etmenin gaddarlığı olmalıydı bu geliş. Öfkeyle kan beynime sıçrayınca hayatın yeniden kendi rengine büründüğünü fark ettim.
Koltuğa yayılıp uzattığım bacaklarımın sonunda ayaklarım görünmüyordu. Birden toparlandım. Karabasandan uyanan biri gibi şaşkınlıkla baktım ayağımdakilere. Derin bir nefes almak yerine şaşakaldım. Terlikle çıkmıştım dışarı.
Yeniden gerçeğe döndüğümü, sisin ardından çıkıp aydınlık bir yere ulaştığımı fark ettim. Sonunda dönüp baktım solumda oturana. Uzun boylu, büyük ela gözlü, hüzünlü bir tebessümle utangaç duruşlu ve orta yaşlarda gösteriyordu artık. Güzelliği yerli yerinde dursa da yüzünde solgun bir yorgunluk seziliyordu.
Beni ısrarla süzdüğüne bakılırsa gelişine cevap vermem, hali vakti yerinde bir dostun üstüne düşeni yapmam gerekirdi. İşlerin nasıl diye ikinci defa sordu. Omzumu silktim. Bekleyişine olumlu olumsuz bir şey demeliydim. Merakı dağılsın diye çalışmadım, hatta kılımı kıpırdatmadım. Ellerimle terliklerime dokundum bunun yerine. Bir bedenim olduğuna, yaşadığıma, ikna olmam lazımdı. Uzaklardaki motor gürültülerine, hayatın hercümercine baktım. Önce evime sonra yatağıma dönmeliyim diye düşündüm.Yoksa burada oturdukça azala azala birlikte tükenecektik.
Evet, bu oydu. Altına füze bağlanmış gibi yükselen. Sonunda devlet çığı üzerlerine kâbus gibi çökmüş ne varsa ellerinden alınmıştı. Makam, kariyer mülkiyet kayıp gitmişti avuçlarından. Devletin şakası olmadığını anlamıştı. Hayatın da.
İstediği miktarı duyunca ağzım açık kaldı. Beni ne sanıyordu. Milyoner mi, rantiye mi? Miktarın fazla geldiğini düşünmüş olmalı ki beş aydır ev kirasını ödeyemedim, çocuklar da perişan ve aç dedi. Daha az miktara da razı olduğunu ekledi. Hala pazarlık peşindeydi. Hesap kitap içindeydi. Her zaman olduğu gibi.
Sanki hiç ayrılmamıştık. Dün bıraktığı yerden bugün devam ediyordu. Onca yıldan sonra bir araya gelmemiz sıradan bir olaydı. Google’dan buldum seni dedi. Zaten ben Tanrının kaybolmuş evladıyım dedim. Google’da olmasa yaşadığımız farz-ı muhal. Cevaben bizler de siktirettiği evlatları o zaman, diye kinayeli konuştu.
Uzatmanın âlemi yoktu. Gereğinden fazla konuşmanın da. Bir bankamatik bulalım dedim. Bugün cumartesi. Yoksa havale yapmalıyım. Pazartesiden önce geçmez eline.
Çalıştırdı külüstürü. Birkaç durak ötede bütün bankamatikler yan yana. Hiç konuşmadan katettik o mesafeyi. Çektim ne varsa hesapta. Yarı açık pencereden ona uzattım. Desteyi alıp cebine soktu. Sonra geçmişte olduğu gibi bir kelime konuşmadan, vedalaşmadan, teşekkür etmeden çekip gitti. Orada kalakaldım öylece.
Ağlamak üzereydim. Aptallığım tescilli, geçmişe bakmak kaderimdi. Teselli etmesem kendimi, belalı birine bulaşıp dayak yerdim herhalde. Bu kadarla kurtulduğum iyi oldu dedim bir yandan. Yoksa büyülü etkisiyle beni tekrar böceğe çevirecekti. Tekrar çamura düşecek, melankoliye dalacaktım.
Eve kadar bütün o yolu nasıl yürürüm diye düşündüm sonra. İlk adımda ayağımdaki kadife puf terliği hissettim. Ben bir aptalım diye düşündüm. Bitmez bu askerlik diye yazıklandım kendime. Göğsüme vurup hırslandım neden sonra. Hep senin yüzünden bunlar diye sitem edip içimden bir türkü tutturdum. Hayat nasıl geçerdi yoksa?

Mustafa EVERDİ
Yazar-Hukukçu

FACEBOOK HESABIMIZ