GECENİN CİLVELERİ…

O gün ziyaret sırası karımın dayısına gelmişti. Yeni evlenmiş, balayındaydık.

Dini bütün dayıya beni göstererek ne kadar dindar bir damada kız verdiklerini ispatlamış olacaklar. Tepeden bakan hali herkesi komplekse düşürmüş, benimle nispet yapacaklar akılları sıra. Zahmetli de olsa köye gitmek zorundaydık.

İlçeye otobüsle öğlen ulaşmıştık. Köyden minibüs sabah gelmiş ve ancak ikindiye doğru dönecekti. Çaresiz bekledik biz de hareket saatini. Özel sefer yaptıracak lüksümüz yok ya. Sonunda tekerler döndü ama pazara gelen köylülerin torbaları, satın aldıkları ıvır zıvır kolileri arasında koltuklardan kalan boşluktaki tabureye sığıştık ancak.

Minibüse ulaştığımızda hareket saatine çok zaman vardı. Şoför mahallini kapmak için beklemek gerekti. Bir çay içme arzusu bu devleti kaybetmemize yol açtı. Değer miydi bir bardak çay buna? Mutena koltukları kapanlar, enişteye yer vermek gibi bir nezakete boş verdikleri gibi, kim bunlar diye meraktan bile yoksundular. Köy dediğin kurnazların yurdu. Benim gibi salakları rahat ettirmek sanki çok umurlarındaydı. Benimki de boş beklenti, kendini önemsemek patalojisi elbette. Başka derdin mi yok senin? Sallana sarsıla kaynaşmış bir kitle olarak köye ulaştık.

Daha evin avlusuna girmiştik ki dayı bir ibrik ve peşkirle önümde bitiverdi. Belli ki akşam namazına camiye yetişmek muradındaydı. Sahibi tertip sıfatını, şehirden gelen yeğeni ve onun dindar olduğu ballandıra ballandıra anlatılan kocası için kaybetmek gibi bir niyeti yoktu. Zaten böyle yapsa mümkün müydü o makama ulaşmak. Kaybetmemek uyanık ve sürekli azim ve gayretle ancak.
Ben tulumbadan su basıp abdest alırken araya sıkıştırdılar hoş-beşi. O kadar yolculuktan, ter ve tezek kokularından sonra iyi gelmişti abdest gerçi. Avludaki hayvan tersi, insan düzüne karışmış, beni aralarına almışlardı. Evin bir odasından ulaşan ekşimiş ayran kokusu dışındaki her kokuya temiz bir beden, arınmış bir ruhla hazırdım işte. Dayı da görsün şehirli yeni nesil dindarları. Köyde sade ve ağır ağır akan bir hayatın içinde sahibi tertip olmak ne kolaydı.

Orta boyu, kalın dudaklarını kaplayan kaytan bıyıkları, sakallı yüzü ile güzel bir insandı dayımız. Ellibeş yaşında demişti karım. Daha genç görünüyordu aslında. Teslimiyeti, mümin bakışları alnından kara gözlerine; oradan bana yansıyordu. Işıl ışıl bakarken, fısır fısır duaları ile yan yana yürürken çoğaldığımı hissettim. Merasimi filan boş vermiş, beni bağrına basmış; şimdi Tanrının huzuruna takdim için götürüyordu işte. Samimiyet böyle bir şey belki de. Bu içtenliğe cevap olsun diye adımlarım hızlanmıştı, ona yetişmek için. Bütün o yolculuk gerilim, sorumluluk ve yükler üstümden kalkmış, takılmıştım peşine. Neredeyse yirmi dört saat birlikte olduğum karımın denetiminden bile kurtulmuştum. Oh çeksem yeridir yani.

Camiye girer girmez ezan okunmaya başladı. Dayımız dudakları kıpır kıpır dualardan sonra elini yüzüne sürüp kamete kalktı. İmamın hemen sağında. Zaten beş-altı kişiydik. Beni de yanı başına davet etti işaretle. İmamın tekbiri ile namaza durduk. Onlarca yıldır tanıyormuşum gibi bir etkiyle yakın durdum dayıya. Hâlbuki düğün hay huyu arasında bir kere görüşebilmiştik sadece.
Camiden eve dönüşte beni kırk yıllık dostu sayan bir yakınlık vardı davranışlarında. Merasime, törene gerek kalmadan, canı gönülden akrabalığa kabullenmiş olduğunu anladım o an. Allah (yanı) başımızdan eksik etmesin dayımızı. O kadar samimi ve yakın ki. Köyde kaç hane var, işte şurası uzaktan akrabamız Hacı Velinin evi filan. Duyuyorum ama aklım anlattıklarında değil. Kurt gibi acıkmıştım. Midemdeki salgılar kahvaltıdan bu yana bi şey yemediğimi hatırlatıyordu. Guruldayıp utandırmasa bari.

Eve girdiğimizde sofranın hazır olduğunu görmekle gülümsedim. İşte Allah ne verdiyse Halil İbrahim sofrası önümde. Yer sinisinde olsa da. Son zamanlarda gelin-damat el öpme, akrabaları ziyaret seanslarında ikramlara alışıktım ama bu akşam ki cemaatle namazın peşin bir ödülüydü bana. Nihayet akrabalardan biriyle beraber cemaatle namazını kılmış mutmain mümin gülümsemesi dayımızda. Ondan daha sevecen bir davet yengemizin mübarek çehresinde.

Diz çöküp sofrada yerimizi aldık. O an ikram edilen nimet, geniş bir tepside bulgur pilavının ortasındaki kızarmış tavukla önümüzdeydi. Yanında salata ve yayık ayranı. Öyle de bir acıkmışım ki tek başına yiyebilirim sofrada ne varsa. Neyse ki dayımız, fazla gecikmeden besmele çekip pilava ilk hamleyi yaparken beni de davet etti göz işareti ile.
Yemek sohbetsiz olmaz. Bu arada beni de gözlemlemiş olur. Kendimi seyirlik bir sirkte hissetmeye alışkındım kaç gündür. Habire kaşık sallamaktan ayrıntılara yoğunlaşacak dikkati boşvermiştim. Laf lafı açtı. İki çocukları varmış, biri ilçede imam-hatipte yatılı, diğeri Ankara’da ilahiyatta okuyormuş. ‘’Onlar da mı sahibi tertip?’’ diyecektim, pilav ve tavuk daha cazip geldi, boş konuşmaktansa kaşığı dolu tutmak yeğdir diye pilava yumuldum. Tam doydum diyeceğim, ayran içince yeniden acıkıyorum. Sofraya yeni oturmuş gibi baştan başlıyorum. Bakışlarda sevecenlik sürüyor. İştahlı olmak iyidir köy yerinde. Bir insan nasıl yemek yerse öyle çalışır. Damat da maşallah, iştahı yerinde. Turp gibi, sadece heybede değil göz önünde. Böyle görüyorlar zannındayım.

Göz ucuyla karıma bakınca gördüm ki, kaş-göz işaretleri ile bir şeyler söylemek derdinde. Tam anlamadım ama diğerleri bu iletişimi görmesin diye bakışlarımı tepsiye eğince o an anlayabildim karımın uyarısını. Benim önümde derin bir heyelan oluşmuş, tepsinin karşı yanlarında pilav tepeleri sağlam ve yerli yerinde. Zemin etüdüne gerek yok anlamak için. Ortada idi her şey. Karımın iç sesleri ‘sığır gibi yemeye ara ver, çevrene bak; insanlara gönül alıcı bir iki söz söyle’ emirleri yağdırıyordu.
‘Yenge,’ dedim, elinize sağlık çok lezzetli, içine sevgi katmışsınız!’ ‘Afiyet olsun evladım’ diye yüzünde beliren o güzel tebessüm, cesaretimi tekrar artırdı. Ben tavuğa yoğunlaştım elimde olmadan. Dayı, ‘köy tavuğu bu, lezzetlidir, buyur’ deyişinde belki bir kinaye vardı ama ben oralarda değildim. Market tavuklarının posayı andıran tadından sonra, bu lezzet. Yabana atılacak bir ikram değil. Bu kadar teşvik karşılıksız kalmasın diye kaşıkla giriştim cevap vermek yerine. Artık karıma da bakmıyordum. Yalnız kalınca fırçayı yiyeceksem, değmeliydi hiç olmazsa. Üstelik haklı da olurdu.

Yemekten sonra ‘çayı koydun mu?’ diye yengemize sordu dayımız. Bir yandan da kollarını çemremeye başladı. Mübarek insanın abdesti zırh gibi duruyordur yerinde ama bana hatırlatmak istiyordu yatsının yaklaştığını. Artık nasıl bir iştahla yemek yediysem vaktin girdiği, dayının elbette camiye gideceği, teberrüken beni de yanında götüreceği aklımdan çıkmıştı. ‘Çayı yatsıdan gelince içelim’, tembihi beni eyleme zorlayan bir uyarıydı aslında.
Yatsı biraz daha kalabalık, camide. On-onbir kişi. Bu belirsizlik müminleri sayarken arada kendimi unutmamdan. Hâlbuki camide en genç benim. Böyle bir değer unutulur mu?
Dayımız namaz sonrası cami avlusunda ‘Allah kabul etsin’ niyazları arasında cemaatin gözünde beliren soruları ‘bizim küçük kızın damadı’ diye cevaplıyor. Köylüler benim elimi daha bir candan sıkıyorlar. Artık eve gidebiliriz. Çay, kuru yemiş, meyve ikramından sonra gece ilerledi.
İnsan genç de olsa yoruluyor, haliyle. Düğün-dernek derken on beş gündür bir koşuşturma zaten iflahımı kesmişti. Dinlenme fırsatı bulamadan habire o akrabadan bu akrabaya el öpmekti bütün işimiz.

Dayının iştahlı, heyecanlı, şeri şerif dairesindeki konuşmaları ninni gibi gelmiş bana. Akşam tavuğu da fazla kaçırmıştım. Uyku gözlerimden akıyor. Arada göz kapaklarım kapanıyor. Hayret, bu saatte yatan olsa tavuk musun, derdim herkese.
Söz biter mi? Doğal bir akışla süren dayının tebliğ faaliyeti, niye bitsin ki? Sahabeden girip tabiine, oradan tebe-i tabiine, daha yeni Gazali’ye gelmişti. Bunları nereden, ne zaman öğrendi? O kadar işin gücün arasında? İlk müridini bulan şeyh gibi anlattıkça anlatıyor. Şimdi kalkıp bu konuda Spinoza şöyle demiş diye hevesini kırmamın anlamı yok. Damat dediğin uslu, beyefendi, halim selim sürekli gülücük dağıtan sığırcık yavrusu.

Neyse ki yengemizin sürekli denetimi ortama hâkim.
‘Yoldan geldiler yorgundurlar’ ihtarı ile dayımız konuşma şehvetine gem vurmak zorunda kaldı. Odalarda ışıklar yandı, yer yatakları, mis gibi yün yorganlar indi yüklüklerden, bize istirahatimiz için ihtimam gösterilen bir hazırlık.
‘Allah rahatlık versin’ duaları ile odaya çekilmişiz. Dayımızın ‘sabah namazına hazır ol enişte!’ uyarısı. Gerçekten duydum mu yoksa zaten havada asılı olduğu için yakıştırdım mı emin değilim. Gidebilsem iyi olur tabii ki. Bu endişe, tedirginlik, takdir edilme beklentisi ile pijamaları giyip yatağa girmişim, alelacele. Karım dışarı çıktı bir ara. Mırıl mırıl sesler geliyor, yengemizle aralarında ne konuşuyorlarsa… Sesler anlaşılır kelimeler değil, dışardaki çekirge, ağustos böceği şarkıları bile ninni artık bana. Ana şefkati gibi saran yatağın sıcak koynundayım. Her şey dışarda artık.
Ne kadar uyudum bilmiyorum, uyandım. Karım uyuyordu. Derin solukları arada iç çekişlerine -bazen horultulara- dönse de. Erken yatınca gece yarısı uyanır, sabaha doğru belki uyuyabilirim. Bu saatten sonra uyku bana haram. Kıvransam da uyumak ne mümkün artık.

Yanımda karım, yastıktan taşan saçları, yorgandan çıkan bacakları ile davet sinyalleri gönderiyor sanki. Önümde serilen güzellikleri görmeyeyim diye sırtımı döndüm ona, gözlerimi kapattım. Habire ‘estağfirullah’ çekiyorum. Dışarda insanlar var, seslerini işitiyorsam onlar da bizi duyabilir. Sabah namaza kalkacağız, yıkanmak zaten mümkün değil. Odaya göz gezdirdim, ne bir banyo yeri ne gusülhane var. Meğerki olsa, su nerede, güğümün yeri belli değil, nerede ısıtacağız? Nasıl yıkanırız?
Aklım fazla mesaide, imkânsız olanı mümkün kılmak için gerekçe arıyor, sürekli. Kendimi ikna etmek için yoğun bir çabadayım. Artık vahşi bir ata binmişim; şaha kalkıyor, yeleleri uçuşuyor; düşmeyeyim diye tutunacak bir yer ararken savruluyorum oradan oraya.

Oturma odasındaki saatin tiktakları ulaşıyor bana. Vaktin daraldığını, fırsatların heba olduğunu…
Allahım! Yanımda bir uçurum. Derin nefeslerle beni kendine çekiyor. Başım dönüyor; düşmemek için uzaklaştıkça sürekli bir eğimle kayıyorum. Dikkatli bakınca davet filan yok. Yine de sıcaklığı dağı saran sis gibi. Gecenin nasıl bir gücü varsa bütün dirençlerimi yok etti. Benim hicap perdelerim soluk. İçimdeki düğmelerin her biri sırayla açıldı. Kendimden korktum, ilçeye, oradan şehre kadar kaçmayı düşündüm. Sessizce elbiselerimi giyer, avluya ulaşabilirsem kendimle ne yapacağımı bilememenin dehşetini savuştururum diye. Elbiselerime ulaşmak kolay ama gıcırdayan kapılardan geçmek, herkesi uyandırmadan mümkün değil. Evden çıksam şehre gitmek için aracı nerede bulurum bu saatte?

Nefesi yasemin gibi yayılıyor uçurumun. Omuzları elmastan bir tepe gibi. Mevcudiyeti bile cennetten bir ikram. Her bir soluk, içimde ritmi durmadan artan nağmelere dönüşüyor. İnsana hayat veren bir müzik içimde düm-teklerini artırdı. Tamam, ilk defa görmüyordum karımı. Şu an bulunduğum şartlarda ulaşılmaz olmuştu birden. Dokunulmaz. Helalimdi, haram olmuştu.
Dışardaki gardiyan, beni namaza çekip götürdüğünde ne yapacaktım? Dünya sallanır, gök başıma yıkılırdı. Kendimi neyse de yeryüzünü murdar kılmaya ne hakkım vardı. Bu nasıl bir cüretti. Ellerimle yoklayayım istedim, uçuruma yaklaştıkça belki itiraz eder, niyetimden vazgeçirecek ikna gücünü, otoritesini kullanırdı.
Uykuda mı uyanık mı anlayamadım. Daha bir çekici göründü gözüme, dokundukça. Allah’ım, ne güzel bir dünyadayım, insanlar neden bu kadar iyi, önümdeki büyük ikramiye nasıl bir ödül? Ben Kadir gecesi mi doğdum, Tanrısal bir ödülle karşı karşıyayım şu an.

Nefesiyle harekete geçen titreşimler beni kabına sığmaz eyledi. Gece ne kadar ihtişamlı, oda müzikle efsunlanmış bir ışık çadırı. Başım hâleye bürünmüş. Göğsümde tıpırtılar, karanlıkta oluşan gökkuşağının, bilincimi kamaştıran deprenmenin ortasındayım. Dünyanın güzellikleri ile nefes nefese. Utandıran, gönendiren, bin bir kaygı dolu işkence, acı, tepinme. Şaha kalkan atı zaptetmenin imkânı yok.

Bir düş gibi sarıldı, kuşatıp fırlattı havaya. Sonunda kâbusa uyandım. Şahlanan, yılkı atı gibi sakinleşmiş, tembel tembel otlağa yayılmış, gözlerim tavandaydı.
Yalancı seher ortalığı biraz aydınlatmış. Dayımız çağırırsa duymazdan gel, uyur gibi yap sonunda tek başına gider. Silah dayayacak hali yok ya? Sahibi tertip ben miyim? Zatı âlileri, alsın mübarek tertibini, sürdürsün namını. Beni sürükleyerek ne geçecek eline?

En fazla eşlik edersin, abdestte biraz mübalağa yapsan o da gusül yerine geçer. Geçmez mi yoksa? Su bulamayınca toprakla teyemmüm etmeye ruhsat yok mu? Burada aslolan temizlenme niyeti. Abdesti mübalağa edersen o da gusül yerine geçer, geçmeli. Geçer mi? Allah’ım, lanetimi, bu eve, köye, yeryüzüne bulaştıracağım. Hele ki bu pis bedenimi Allah’ın evine nasıl sokarım? Kırklansa yine temizlenmez cami. Keşke şimdi ölsem ya da kendimi pencereden atsam, kafam kırılsa. O zaman köyün müminleri murdar bedenimi yıkar, cesedime abdest aldırır ve temizlenmiş götürür camideki musalla taşına. Şimdi ben hangi yüzle çıkarım inananların karşısına? Nasıl dururum sahibi tertip dayının yanı başına? Allah’ın huzuruna?
Bir tık sesi. Bir daha. Allah’ım! Sesler de duymaya başladım. İşte dayı uyandı, çağıracak beni, tertemiz niyetlerle çıktığı yolda yanında bir günahkâr, pis bir beden, sabırsız bir iblis taşıdığından habersiz. Elinde bir gürz. Her vuruşta bendeki kir dağılacak dört yana. Tak. Tık, tık…

Hayır, yattığımız odanın kapısı. Tıklar arttı, yükseldi de. Karımı dürttüm. Akrabalarını, niyetlerini, davetlerini o göğüslesin. Yorganı çektim başıma. Dünya birikse çevreme bende onlara bakacak yüz yok. Bırakın beni pisliğimde boğulayım.
Karım açtı yorganı, biraz sonra. Gülümsüyor, mahcup. Ama odada göz attığı yerde; koca bir leğen, ısı yayan bir güğüm ve naylon bir tas.
Nasıl bir ışık belirdi gözümde, tünelden çıktım; karanlıktan, kirleten niyetlerin arasından. Gözümde umudun ışığı. Kedi gözleri gibi parlıyor karanlıkta. ‘Yengem, dedi, anlayışlı kadın.’ Allah’ım dedim, bu kadını, yengemizi almayacaksın da cennete kimleri alacaksın? Beni mi? O ibadetinden, kendinden emin, kibir abidesi dayıyı mı? Nasıl bir sevinçle ve kurtuluş yolu bulmanın rahatlığı ile sarıldıysam leğene, bütün insanlık adına, yeryüzündeki günahkârlar, sabırsızlar, edepsizler adına temizlendim, arındım. Boy abdesti alıp dayıya eşlik edecek ululuğa ulaştım.
Camiye giderken dayı bıyık altından gülüyor. Dikkatli baktığımı görünce önüne bakıp duaya sığınıyor. İmama ne oluyor peki! Ya cemaate? Herkes gülüyor gibi geldi bana. Suçluluk duygusu diyordum, sana öyle geliyor. Sen namaza yoğunlaş.
Camiden dönüşte ortalık ışımıştı.
Herkesin niye bıyık altından güldüğünü eve dönünce karımın şaşkın bakışları altında aynaya sürüklemesinden sonra anladım. Evet, yıkanıp temizlenmiştim ama leğeni kenara çekerken islerle kararan elimi yüzüme, alnıma sürmüştüm. Odada bıraktığım izlerle elbiselerdekini saymıyorum.

Mustafa EVERDİ

Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 5

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız