ELLERİNİZLE YONTTUKLARINIZA MI TAPIYORSUNUZ? -Saffât suresi 95. ayet-

-ŞEAİR-İ İSLAMİYE’DEN THEBRANDage MARKA DERGİSİNE-

‘İş dünyasına Marka Yönetimi’ alt başlığıyla çıkan THEBRANDage yani ‘Marka Çağı’ dergisi uzun zamandır dikkatimi çekiyordu. Kendi felsefi alt yapılarından habersiz bir nevi kapitalizmin amentüsünü veya biraz yumuşatırsak üniversal-emperyal güçlerin anayasasını yazıyorlar desek yeridir. Hani meşhur bir tabir var ya Marka Fetişizmi diye işte bu ‘marka’ denen olayın hiçte masum bir şey olmadığını bu dergiyi okudukça anlıyorsunuz.

Nedir bu derginin işlevi? Marka yönetimi hakkında akıl fikri vermek. Kimlere? Parası olanlara.

Marka kelimesine gelince etimolojik anlamını bir kenara koyalım herkesin malumu bir kelime ve kavram.

Dünyanın neresine giderseniz gidin bir mal ya da hizmetin kendisini tanıttığı ad ya da logoya ‘marka’ diyebiliriz.

Eskilerin tabiriyle bir nevi “alamet-i farika”.

Dergiyi neredeyse ilk sayısında beri aralıklarla da olsa izliyorum. Kalite, atmosfer, profesyonellik havası had safhada yabancı yazarları bile var. Özellikle Martin LİNDSTROM nam meşhur ademoğlunu bir hayli alayı vala ile takdim ettiklerine göre bu alanda dünya çapında bir isim olsa gerek.

Şimdi gelelim asıl meseleye.

Brandage’de okumuştum Barbie bebek yerine Suriye menşeili bir firma tarafından Ortadoğu’da çıkartılmış İslami görünümlü bebeklerden bahsediyordu.
Bu firmanın çıkarttığı bebekler çok tutmuş başarılı bir marka stratejisi izlemiş satışları iyiymiş v.s keza İranlılar da milli bebeklerini çıkartmışlar (Batının Barbie ve Ken’ine alternatif olacak oyuncak bebekler.. “Sara ve Dara” İran’da bir oyuncak şirketi Sara ve Dara adlı oyuncak bebekler üretti) Türkiyede de Milli Eğitim Bakanlığı ‘Elif bebek’ diye bebek çıkarttı ama ticari olmaktan uzak göstermelik bir devlet işi gibi geldi bana. Fiyatları da pahalıydı keza.

Elbette kız çocuklarının vazgeçilmez oyuncağıdır bebekler. Herkes kendi kültürüne ve ruh dünyasına göre şekillenmiş, çocuğunu da ona göre şekillendirecek oyuncak ister. Peki batı için her şey paraysa Barbie bebek yerine İslami görünümlü bebek işine İslamiyetin özüne yarayacak bir girişim olduğunu bile bile destekler mi? Benim görüşüm zor. Mesela tesettür defilesi tesettür kavramının tam zıddı bir durum olduğu için, evet alkışlarlar ama işin özüne dokunan işlerde hiç bir zaman görmedik batı ya da batılı düşüncenin Müslümanların arkasında durduğunu.

Dışardan bakılınca İslami bebek(tabir hiç hoş değil tüm çocuklar fıtrat üzerine doğarlar ama oyuncak için de olsa mecburen kullanıyoruz) onun markalanması v.s iç açıcı bir durum.Bu anlamda Brandage’de ideolojisiz bir duruş sergilese de başarılı her markanın hikayesini öyle bir iman ederek anlatıyor ki sahibi bile öyle anlatamaz yani tam bir postmodern tabirle zülfüyare dokunmayacak İslami anlamda başarıları da anlatıyor.

Tabiat boşluk kabul etmez elbette oyuncak içinde böyle sinema film içinde böyle.

Bediüzzaman’ın diş dolgusu gusle manimidir sorusuna verdiği cevapta kullandığı bir tabir var ‘umumi belva’ olduğu için der yani umumi bela desek daha doğru. Hani yapışmış kurtulamıyorsun, hayatın asli ihtiyaçlarından değil iken asli ihtiyaç gibi olmuş meseleler.

Sinema,TV ve oyuncak bebekte böyle artık kurtulamazsın.

Marka iyidir ve herhangi bir şey eğer çok satılıyor tutuluyorsa bir marka olarak artık şemsiyesi altına aldığı her şeyi meşrulaştırma aracı olup çıkmış durumdadır. Cola batının simgesi ise arkasına Turca deyince işi bitirirsiniz. Ülker firmasıyla ilgili aşağıda vereceğimiz örnek durumu biraz daha izah edecektir.

Peki marka denilen hadise niçin böyle önemli oldu hatta dergisi çıkmaya başladı, marka danışmanlığı şirketleri bir bir sökün etti.

Sebebi güvensizlik.

Nüfus çoğaldı ve Ahmet ile Mehmet’in ticaretteki o ikili ilişkileri bitti çünkü dünya küçüldü ve mal mübadelesi çoğalarak hızlandı.

İnsanlar insanları değil maddeyi tanır oldu bu yüzden kişiye değil bir markaya ‘Kaliteli’ ve ‘Güvenilir’diye itibar edilmektedir artık.

Burada artı parantez ama bir hayli uzun bir parantezle meselenin künhüne varmamızı sağlayacak bazı tespitlerde bulunalım.

Aslında batıda hiç bir zaman insana güven olmadı. Su-i zan üzerine inşa edildi o medeniyet. Rasim Özdenören’in bir kitabında okumuştum özetle şöyle diyordu’Batıya göre insan insanın kurdudur bu yüzden insana hiç güven yoktur örneğin Roma hukukunda bir suç ya da görevi bilmediğiniz için yapmamanızın mazereti yoktur ama İslamiyet’te Hz. Ömer döneminde zinadan ölüme mahkum edilen Yahudinin ‘İslamiyete göre bu işin sonunun ölüm olduğunu bilmiyorum’ demesiyle affedilmesi İslamiyetin insana güvendiğini ve bilmeyen insanı sorumlu tutmadığına işaret eder” der.

Özdenören demişken yine bir başka noktaya daha dikkat çekelim hani R.ÖZDENÖREN’e ait bir hikaye kitabı olan o meşhur ‘Gül Yetiştiren Adam’da anlattığı vitrin bölümü. Hikaye özetle şöyleydi; Bir istiklal harbi gazisi zafer ilan edildikten sonra münzevi bir hayata taliptir ve bu yüzden evine kapanır yıllarca dışarı çıkmaz . Neticede yıllar geçer ve bir gün dışarı çıkmaya karar verir. Camiye giderken çarşı pazardaki ve insanlarda ki değişime çok şaşırır özellikle de vitrine. Çünkü Osmanlıda ve eski usul ticarette vitrin yoktur ve gül yetiştiren adama göre de ‘malını teşhir’ komşularına karşı da ayıptır bir nevi kibir gösterisidir. Birde camiye gittiğinde gördüğü şapka onu şok eder çünkü Yunanlılar ‘gavur bizi kendine benzetmek dinimizden ayırmak için ülkemizi işgal ediyor, şapka küfür alameti’ diye savaşmışlarken caminin içinde evet özellikle caminin içinde halkın tabiriyle ‘lengeri’ görmesi onu şok eder.

Burada iki ayrım karşımıza çıkıyor;

İlki vitrincilik, marka imajı ve bunların ön penceresi olan teşhircilik.

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerimde ‘Kalk ve korkut, elbiseni temiz tut’ ayeti İslamiyet’te tebliğin yapılma biçimiyle ilgili bir strateji verir. O da şudur ‘görüntü’ önemlidir. Bu ayetden yola çıkan bir ilahiyat profesörünün kitabında okumuştum ‘Kimse kötü bozuk vitrinin önünde durmaz malını satacaksan vitrinin güzel olacak’ diye bir tespit yapmıştı. İmaj, marka araçtır asıl maksat ‘satıştır’a gelen bir düşünce tarzı ki el hak doğrudur.

Fakat çağın bir hastalığı dış görünüm ve imajdır. Eğer Marka isen kusurlarının önemi yoktur. Yukarıda bahsetmiştik Ülker firması ile ilgili o meseleye gelelim şimdi.

Diyelim Ülker firması dini cemaatlerden özelikle cemaatlere yardım ediyor diye destek alır. O tip müşteriler Eti v.s zinhar almaz. Fakat Yahşi Batı gibi İslam ahlakıyla taban tabana zıt neredeyse edebsiz bir filme sponsor olduğunda bu tüketicilerinde herhangi bir soru işareti uyandırmaz. Niye? Çünkü marka ve imaj olarak köprüyü çoktan aşmıştır. Din için Allah için alışveriş yapan sadık müşterileri koskoca Ülker firmasını bir film uğruna satacak değildir. Peki daha ‘aşırıya’ gideyim. Ülker firması repo faiziyle para elde eden bir şirkettir desem? Reeskont faiz filan değil hani o kılıfı uydurabilirler ama repoya ne diyeceksiniz. İMKB sitesinde Ülker firmasının 2005-2010 arası yıllık bilançolarını inceleyince bu acı tabloyu göreceksiniz.

İkinci ayrım şapka’dan yola çıkarsak şeair-i diniye konusu. Bu da Marka meselesiyle ilgi bir konu.

İslamiyette ‘şeair’ yani bir kişiyi diğer milletlerden, dinlerden ayıran görünümler önemlidir ve bir nevi alamet-i farikadır,markadır. Nitekim bele zünnar, kafaya şapka zorlama olmaksızın takılması küfür addedilmiştir. Hatta şapka inkılâbından sonra şapka takmayan ve karşı çıkanları muhakeme eden İstiklal mahkemesi heyeti İskilipli Atıf hocaya ‘kafadaki şapkanın dinle kalpteki imanla ne alakası vardır? Niye küfür alameti olsun ki’ diye sorduklarında verdiği cevapta çok manidardır. İskilipli Atıf hoca ‘bir kalenin’ ve ‘bir geminin’ bayrak direğindeki bayrağında bir ‘bez parçası’ olduğunu ama o bayrağın, bu kale ve gemi benim ülkemindir, benim tarafından fethedilmiştir mesajı verdiğini söyleyerek kafayı da bir kaleye benzetip orada gözükecek bezden şeylerin de bir düşüncenin yansıması ve imajı olacağını belirtir.

Şimdi bu yazıyı okuyan Brandage dergisinin elemanları dahil herkes bu ne yobazlık diye düşünüyordur lütfen sabredin aynayı size çevireceğim.

Peki Müslümanlar dinsel görünümü Allah için talep ettiğinde yobazlık gericilik oluyor da modern kıyafetlerde özellikle gençlik gruplarını dinledikleri müziklere göre kendilerini şekillendirmeleri, ticari bir markanın örneğin hamburger endüstrisinin çoluk çocuğa giydirmeye çalıştığı elbise, ellerine tutuşturduğu oyuncak ve promosyon ürünleri niçin sadece ve sadece ‘özgürlük’ tür ‘haklarıdır’ oluyor?

Bediüzzaman’ın ifadesiyle onlar bunu hayatları pahasına kabul etmezken bizler balıklama niçin atlıyoruz? Bediüzzaman kendisine sorulan bir sual üzerine şunu söyler (Mektubat,29.Mektub,7.Kısım İşarat-ı Seb’a,3.İşaret);

“Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa taassubu bıraktıktan sonra terakki etti.”
Elcevap: Yanlışsınız ve aldanmışsınız! Veya aldatıyorsunuz. Çünkü Avrupa, dinine mutaassıptır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer-i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a, “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın” denilse, taassupları muktezasınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım.”

Meseleyi toparlayalım.

Hiç bir marka sadece marka değildir ve markalaşma sadece markalaşma değildir.

Not: Aslında bu dergiye el atmamıza vesile olan asıl yazı 22.sayıda yayınlanmış olan ‘Sosyal Medya ve Markalar’ başlıklı yazıydı. Sosyal Medya Stratejisi İçin 5 Yol gibi alt başlıklarla markalara işmar etmeye çalışan derginin açtığı yoldan uzun zamandır farkına varılamayan bazı hastalıklara işaret etmek için birşeyler söyleyelim dedik fakat kader işte parmaklarımız klavyeye dokunmaya başlayınca önemli gördüğümüz başka bir konuya değinmiş olduk.Hayırlısı olsun.

ibrahimdemirkan

1972 Ankara doğumlu. Ankara İlahiyat mezunu. MEB'de öğretmen. EĞİTEK TV'de yapımcı ve yönetmen.

ELLERİNİZLE YONTTUKLARINIZA MI TAPIYORSUNUZ? -Saffât suresi 95. ayet-” için 2 yorum

  • 30/03/2011 tarihinde, saat 23:09
    Permalink

    Doğru.Putperest müslümanların ayaklarına basmışsın.
    Muhammed(as) şimdi aramızda olsa Ebu Cehil’den daha çok tepki gösterirdi onlar.Belki biz dahi onların içindeyiz.Peygamber(as) aramızda olsaydı ona ‘peygamberlik nasıl yapılır’diye akıl verir,imaj dünyasının giyimini onunda kullanmasını isterdik.>Daha açıkçası peygamberliği nasıl yapacağını öğretirdik…

    Yanıtla
  • 01/04/2011 tarihinde, saat 08:58
    Permalink

    At gözlüğü takmaman seni değerli kılan 🙂 Fikrin, vicdanın, aklın hür ve hep hür kalır umarım…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 8

Facebook hesabımız Twitter Hesabımız