DÜNYADA KAÇ TÜRLÜ HİKAYE VAR?

Dünyada kaç çeşit öykü vardır dersiniz?

Hani biz “zengin kız – fakir oğlan” hikayesi ya da “seri katil – polis filmi”, “Yarışma-rekabet filmi” falan deriz ya… kaç çeşit öykü olabilir böyle?

Öyküleri bu şekilde tasnif ederek mümkün olan öykü tiplerini belirleme gayreti, bildiğimiz kadarıyla 16. Yüzyıla kadar gidiyor ama, en bilineni yirminci yüzyılın başında Georges Polti’nin “36 dramatik durum” isimli çalışması. Polti ulaşabildiği sayıda masalı, klasik ve modern öyküyü inceleyip bir sınıflandırma yapıyor böyle bir sonuca ulaşıyor. Polti’ye göre dünyada sadece 36 çeşit öykü var. Gördüğümüz bütün filmler, okuduğumuz bütün romanlar, öyküler hep bu 36 öykünün tekrarı. Belki karakterlerin isimleri, yaşları ya da cinsiyetleri değişiyor, mekanlar başkalaşıyor ama öykünün aslı değişmiyor. Ne dersiniz, ilginç değil mi?

Bu 36 çeşit öykü; neler mesela? Hepsini şimdi saymayalım ama örnekler verelim:

1- Yalvarma öyküleri. Bir zalim, bir tür yakarış haline gelen bir güçsüz ve bir de otorite sahibi güçlü biri ama nasıl karar vereceği şüpheli olan kişiyle kurulan öyküler. Hayalimizde hemen bir şeyler canlandırdı değil mi?

2- Kurtuluş, azad oluş öyküleri. Bir talihsiz, bir tehdit eden, bir de kurtarıcı karakter içeren öyküler.

3- İşlenen bir suçun suçlusunun, intikam duygusuyla takip edildiği öyküler. Bir suçlu ve bir de intikam almak isteyen kişiyle oluşturulur…

Liste böyle devam ediyor, ama ben size dünyada 36 çeşit değil de aslında sadece bir öykü olduğunu söylesem, ne dersiniz?

Bunu konuşmadan önce isterseniz bir gezginle tanışalım:

Normal şartlarda burada viking falan demeyip bizim Ahmed İbn Fadlan’ın bu adamı bir güzel marizlemesi gerekiyordu ama o zaman film olmazdı. Ayrıca hızı ve çevikliğiyle meşhur bir arap atını ilk defa görüp de “savaşa köpek getirmiş” falan diyen kaba saba adama ne demeli? Filmin sonunu söylemek gibi olmasın ama o arap atı neler yapabildiğini hepsine gösterecek, inanıyorum buna. Ve ayrıca gerçek bir olgunlaşma öyküsünün nasıl olması gerektiğine dair çerçeveletilecek bir söz: “yerin kapılmadan ölümle tanış”

İçlerinden biri bizim Ahmed İbn Fadlan olan 13 savaşçı, -bu arada Ahmed İbn Fadlan, 10. Yüzyılda yaşamış gerçek bir insan, gerçek bir gezgin- bir iskandinav köyüne musallat olan garip ve korkunç bir yaratığı öldürmek üzere bir araya geliyorlar. Filmin adı 13.savaşçı. Az önce, aslında bir tane öykü var demiştim ya, bu filmin öyküsü işte o öykünün, ünlü amerikalı yazar Michael Crichton tarafından yorumlanmış hali. Michael Crichton bilinen en evrensel öykülerden birini, 10.yüzyıl gezgini Ahmed İbn Fadlan’ın hikayesiyle birleştirdiği nefis bir yorumla karşımıza çıkıyor. Buraya da geri döneceğiz.

Nedir bu tek öykü? Anlatayım;

Mutlu, mesut, çiftçilikle uğraşan insanların yaşadığı, neredeyse hiçbir şeyin değişmediği bir köy hayal edin. Her gün bir önceki günün aynısı. Ne bir skandal, ne kavga gürültü, ne de bir felaket olarak adlandırabileceğimiz bir doğa olayı olmuyor. Sabah tarlaya, bahçeye git, akşam yorgun argın eve dön. Yat uyu, bilin bakalım yarın ne olacak? Aynısı. Kadınlar, erkekler, aileler, çocuklar her şey aynı rutinlik içinde günlerin haftaların ayların birbirini kovaladığı bir köy. Ne bir olay var ne de kendisini bir olayın ortasında bulan bir insan var. Bu insanlar mutlu mu yani şimdi? İşte bu denli sıkıcı bir köyde, insanların sıkıntıdan patladığı bir gün… Yakınlardaki bir dağdaki mağarada, yuvasında bin yıldır uyumakta olan ejderha uyanıveriyor.

Ejderha uyanır uyanmaz bütün ejderhaların hep yaptığı gibi ağzından alevler saçarak yakınlarda bir köy var mı, “kebap yapabileceğim mutlu mesut ve tombul köylüler var mı” diye aranmaya başlıyor. Sürpriz! Tam da böyle bir köy olduğunu öğrenince bizim ejderha başlıyor köyü ve köylüleri ısıtmaya.

Rutin ve tekdüze hayatlarının böyle ısınması köylüleri hoşnut etmiyor tabii… “Neden biz tanrım!” diye vaveyla etmeye başlıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki rutin ve tekdüze bir hayat yaşadıkları sürece olgunlaşmaları mümkün değil. Bilmiyorlar ki insanı olgunlaştıran, yani gerçek bir insan yapan, yani varoluşsal bütün potansiyellerini kullanabilecek hale gelmesini sağlayan şey, karşısına çıkan engellerle, dertlerle belki de travmalarla savaşmaktır. Çabalamaktır. Ter dökmektir. Gerekirse bedel ödemektir. Konfor dolu ve bütün tehditlerden uzak tekdüze bir dünya, insana hiçbir şey kazandıramaz.

O ejderha eğer hiç uyanmasaydı, belki de obur ve bencil bir çiftçi olarak yaşayıp ölecek olan genç bir insan “ben bu ejderhayı öldürürüm” diyor ve yola çıkıyor. Yola çıkarken ejderhayı öldürmek için kendince gerekli gördüğü, işine yarayacağını düşündüğü bütün silahları kuşanıyor. Binbir güçlükle karşılaşıyor tabii yolda. Belki yolda kendine bir arkadaş ediniyor ve yine belki yolda daha önce varlığından bile haberdar olmadığı acayip yaratıklarla, cinlerle, perilerle karşılaşıyor. Belki hiç bilmediği şeyler öğreniyor belki de o güne kadar doğru bildiği bazı şeylerin doğru olmadığını öğreniyor. Hem içine doğru hem de dış dünyada hiç ummadığı deneyimler yaşıyor. Ve nihayet ejderhanın mağarasına geliyor. Ejderha aleviyle kavrulmadan, ejderhayı öldürmenin bir yolunu aramaya başlıyor. Ama bilmediği bir şey var. Hatta belki bilmediği çok fazla şey olduğunu öğreniyor. Ejderhanın dışarıdan göründüğü gibi devasa pulları olan, ağzından alevler saçan bir canavardan ibaret olmadığını öğreniyor. Kesin olan bir şey var: Ejderha ile yüzleşmek kahramanımıza iyi gelmiyor. Çünkü bu yüzleşme bir şekilde mutlaka kendi içinde bir şeylerin değişmesine bir şeylerin ölmesine neden oluyor. Bu sayede bir daha artık o eski insan olma ihtimali kalmıyor. Ejderha ile kapışmak demek bir anlamda ölmek demek. O eski çiftçinin ölmesi ve yerine o güne dek kimsenin tanımadığı bir kahramanın doğması demek. Çünkü o çiftçi çocuk ölmezse ejderha da ölmeyecek. İşte sonra ejderha için ana kucağı olan bu mekanda, kör kuyuların en karanlık olduğu yerde bir tür ölümsüzlük iksiri buluyor kahramanımız. O iksiri içerek yeni bir insan oluyor ve her hikayede olmasa da çoğu hikayede zafer kazanmış, ama kazandığı zafer yüzünden başkalaşmış, dönüşmüş, olgunlaşmış, hem eksilmiş hem de çoğalmış olarak köyüne, o rutin cennetine geri dönüyor. Kahramanın gözünde her şeyin anlamı ve değeri altüst olduğu için artık köyün bir daha o eski köy olması da mümkün değil. Ve kolları sıvıyor, -ejderhanın ininde bulduğu o iksir neyse eğer- o iksir sayesinde köyün yeni rutinini kuruyor. Yepyeni bir dünya bu sayede kuruluyor.

İşte size bahsettiğim tek öykü budur. Bütün öyküler, bir şekilde, anlattığım bu öykü gibi yorumlanabilir. Bir öykünün ihtiyacı olan her şey burada mevcut. Nedir bunlar?

1- Tekdüze bir dünya
2- Olayları başlatan tetikleyici bir olay
3- Bir kahraman
4- Kahramanı bekleyen bolca iç ve dış çatışma. Tercihler ve bedelleri.
5- Kahraman için bilinçlenme
6- Kahramanın taraflardan biri olduğu bir hesaplaşma
7- Ölüm (muhtemelen mecazi) ve yeniden diriliş
8- Yeni tekdüze dünyanın kuruluşu

Ortaokul kompozisyon derslerinden hatırladığımız giriş-gelişme-sonuç da burada görülebilir:

1-2-3 GİRİŞ
4-5-6-7 GELİŞME
8 SONUÇ

Michael Crichton’un yazdığı Eaters of the Dead (türkçesi Ölü Yiyiciler) isimli roman, film haliyle de 13. Savaşçı; Ahmed İbn Fadlan’ın Viking ülkesine yaptığı gezi hakkında bilinenlerle, kuzey avrupa ülkelerinde rastlanan Beowulf adlı halk öyküsünü yaratıcı bir şekilde buluşturan bir öykü. Ejderha var mı, var. Kahraman var mı, var. Tekdüzeliği bozulan bir köy var mı, var. Öykü için gereken her şey var.

Bir öykü her zaman böyle fantastik bir dünyada geçecek diye bir kural tabii kiyok. Yani mesela ejderha her zaman sözlükteki anlamıyla bir ejderha olmak zorunda değil. Kahramanın hem dışında hem de içinde yaşayabilir. Mesela bazen dış ejderha, şampiyon bir boksör olur ama ondan daha güçlüsü içindeki var olma tutkusudur. Bazen bütün hukuk sistemini avucunda tutan ve derdi kazanmaktan başka bir şey olmayan bir avukatlar ordusu, dev bir hukuk firması olur. Bazen kahramanın boynundan aşağısının felçli olmasıdır dış ejderha. Ya da bazen bir baltaya sap olamamaktır. Söz gelimi Othello’nun dışındaki ejderha Iago, içindeki ejderha ise güvensizlik ve kıskançlıktı. Belki de gururuydu. Kahraman her zaman ejderhayı öldüremez. Tragedya böyle doğar. Bazen dıştaki ejderha, içteki ejderhanın yanında kedi yavrusu gibi masum kalır. Öte yandan bu “tek öykü” gözünüze fazlaca maskülen bir şeymiş gibi görünmesin. Ejderha kılıktan kılığa girebildiği gibi kahraman da herhangi bir kimlikte, cinsiyette ya da yaşta olabilir, yeter ki yazar ne anlatmak istediğini biliyor olsun.

Öykülerdeki ejderhalar bir yana yaşadığımız hayatlarımızdaki ejderhaları görebiliyor muyuz? Görüyor ve tanıyorsak savaşmaya gücümüz, inancımız var mı? Mesela küçücük bir yalan ya da doğru bildiğimiz şeylere karşı küçük bir yalpalama bile bizi kendi ejderhamıza yem ediyor olabilir mi?. İnsan çoğu zaman neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir. İnsanın asıl sorunu aslında bilmemek değildir. Ama insan ejderhasıyla pazarlık yapabileceğini zanneder. Oysa ejderhanın asıl gücü, en yiğit kahramanı bile dönüştürebilmesidir. Ve bu dönüşüm öyle pat diye bir anda gerçekleşmez. Her şey adım adım olur. Sözgelimi küçücük bir taviz bir başka tavizi doğurur ve böylece her şey çorap söküğü gibi gelir.

Hop! İşte ejderha kazandı. Sıradaki kahraman adayı gelsin!

Kimse sabah uyandığında “bugün insanlara ne kötülük yapsam acaba” diye düşünmez. Kötülük yapan kötü insanlar, bir zamanlar kendi rutin ve mutlu köylerinde yaşayan o çiftçilerden biriydi. Kahraman ejderhayı öldürmek için ejderhanın mağaradaki yuvasına geldiğinde önünde sadece iki seçenek vardır; ölmek ve yeni bir insan, bir kahraman olarak doğmak ya da uzlaşmak ve bilerek ya da bilmeyerek saf değiştirmek.

Sizce şu an o tek öykü hakkında mı konuşuyorum, yoksa hayat hakkında mı? Şu an anlatı ve öykü sanatı üzerine size Joseph Campbell, Vladimir Propp gibi yapısalcıların, folkloristlerin çalışmalarını mı anlatıyorum? Konumuz hayat mı yoksa anlatı mı?

Bilmem. Siz söyleyin.

Gökhan YORGANCIGİL
Senarist-Yazar
(Bu yazı https://www.gokhanyorgancigil.com/ sitesinden alınmıştır)

FACEBOOK HESABIMIZ